Reflective humanoid android surrounded by planets, circuitry, roots, and layered text

Anlamsızlık, Hayat ve Varlık

Bir hayat düşünün. Paraya ihtiyacınız yok. İnternet üzerinden siparişinizi seçiyorsunuz. Hazır olunca ayağınıza geliyor. Dilerseniz kendiniz de tasarlayıp o merkeze gönderebiliyorsunuz. Ancak tasarımınız o, üretim tesisinin veri tabanında yerini alıyor. Yani özgün tasarımınız, benzer ihtiyacı olan insanlara da sunuluyor. Karşılığında ise, aldığınız tek şey üretim önceliği.

Bu üretim tesisi her şeyi üretiyor. Her şey otomatik ve insan çalışmıyor. Sadece mobilya, telefon, evde kullandığınız aletler değil; giyim, kitap ne isterseniz. Ya da bunun gibi bir sürü üretim tesisi var. Dilerseniz, o tesise gidip, ekrandan da seçim yapabiliyorsunuz.

Tasarım için de, uğraşmıyorsunuz sadece anlatıyorsunuz. Harcadığınız tek şey zaman.

Market alışverişi de benzer. Ücretsiz ve haftalık olarak kapınıza bırakılıyor. Özel istekleriniz olursa, onlar da size sunuluyor.

Sağlık ihtiyaçlarınız için de, durum aynı. Sigortaya, sıra beklemeye, doktor aramaya gerek yok. Her şey size sunuluyor. İhtiyacınız olduğunda gidip tedavi oluyorsunuz, ilaçlar size sunuluyor.

Barınma ihtiyacınız da yok. Ev almanıza gerek yok çünkü her şey ücretsiz. Değiştirmek isteseniz, talepte bulunuyorsunuz ve gitmek istediğiniz yerdekiyle değişiyorsunuz. Aksi durumda evden çıktım, çıkarıldım derdiniz yok. Tamir ve yenileme gerektiğinde de, ücretsiz şekilde halloluyor.

Dışarıda da, her şey otomatik. Araç sürmüyorsunuz, trafik yok yerine tekrarlı seyreden araçlar var. Aynı hızda, aynı ritimde. Birine atlıyorsunuz ve istediğiniz yere götürüyor sizi. Hadi bir de hyperlooplar olsun, dünya başkentlerini hızlı şekilde birbirine bağlasın. Vize derdiniz de yok ama her yerde kameralar var. Otomatik olarak onlar aracılığıyla tespit ediliyor anormallikleri. Şehirler ise oldukça güvenli. İstediğiniz zaman, istediğiniz yerde oluyorsunuz. İstediğiniz kadar vaktiniz var. İşe ihtiyacınız yok.

Kısacası, hiçbir yaşam kaygınız yok. Böyle bir dünyada, zamanınızı nasıl geçirirdiniz? Ya da böyle bir dünya da, sizi yaşamak için ne motive ederdi?

Bu soruyu sorduğumda, hem iyi hem kötü cevaplar aldım arkadaşlarımdan. Kimisinin hayatında işin ne kadar önemli olduğunu ve iş olmadan hayata dair hiçbir fikirlerinin olmadığını gördüm. Kimisi de, çevre ve sosyal sorunlar için çalışır ve savaşırdım dedi. Yaratıcı olanlar ise, buna müzik, sanat ve edebiyatı ekledi.

Aslında sonsuz yaşam fikriyle benzer bir fikir. Bu açıdan bakınca, binlerce yıldır sorulan ‘hayatın amacı ne’ sorusu da ilginçleşiyor. Çünkü sıradan bir insanın cevabı genelde işi ve günlük mücadeleleri etrafında dönüyor. Ya da hayata bağlayan şey aile oluyor. Birey olarak, insanın özü ne sorusu ise cevapsız kalıyor. Çevre ve sosyal sorunlardan bahseden, sanat, müzik ve edebiyat diyen insanlara saygı duyuyorum çünkü toplu bir yaşamın daha farkında gibi geliyorlar. Hayatı tüketmekten ibaret olan çoğunluğun ise bencilliği ortaya çıkıyor. Bencilliğin karşısı materyalizm. Yani materyallerle oluşan bir benlik. Materyal ortadan kalkınca ortada bir şey kalmıyor.

Kendimizi kandırarak yaşıyoruz. Hayallerimiz, ideallerimiz ve amaçlarımızla kandırıyoruz. Biri bitiyor, diğeri başlıyor. Zaman geçtikçe, geçmiş nostalji öğesi oluyor. Kimisi özlüyor, kimisi sövüyor. Yaşanmışlıkların sonucunda ise, yine adım attıran gelecek oluyor.

Peki geçmiş ve gelecek olmadan yaşayabilir miyiz?

Aslına bakarsak, hayatın en başına gelirsek. Bizleri dünyaya getiren şey, ebeveynlerin bencilliği. Yani hayaller, istekler ve arzular. En temelinde ise hayata bağlanma arzusu. Bir bebek dünyaya gelirken, bunların hepsinden habersiz dünyaya geliyor. Geçmiş ve geleceği, hayalleri ve hırsları sonradan öğreniyor. Bir taraftan bakarsak, bembeyaz bir sayfa. O sayfayı doldurmak ve anlamlandırmak o kişinin elinde. Her ne kadar, geldiği aileyi, ülkeyi, yaşam koşullarını seçemese de. Tam bir hür irade paradoksu. Tıpkı meslek liseleri gibi. İstediğin her şeyi olabilirsin ama biz senin için bunu layık gördük.

Diğer taraftan bakarsak, hür bir irade yok. Her şey doğduğıun aileye, çevreye ve koşulara bağlı. Aç birine, istediğin her şeyi olabilirsin demek garip. Sürekli sıkıntı yaşayan birine, hayat yine de çok güzel dersen, kim bilir ne der. Ya da mülteci kampında doğan bir çocuk için hayat ne kadar güzeldir mesela, Nazi kampındaki bir çocuk için? Peki bombaların altında yaşayan insanlar için…

Doğal olarak hür irade de, hayatın ‘güzelliği’ de aslında kendimize söylediğimiz yalanlardan ibaret. Büyükdükçe öğrendiğimiz ve inandığımız yalanlar.

Peki bu kadar canlı neden yaşıyor?

Aslında işin temeli, hayatta kalma dürtüsü. Şöyle bir etrafınıza baktığınızda, nüfusun büyük bir çoğunluğu sadece hayatta kalmaya çalışıyor. Acıyla, sıkıntıyla, stresle, kimisi de eğlenceyle, coşkuyla ama temelde tüm olay hayatta kalabilmek. Aslında anlam arayışı, dediğimiz şey yeni bir yalan arayışı. Bunu kabullenmek bile büyük bir başarı esasen.

Hayattaki her şey anlamsız demek, depresif bir bakış açısı değil aslında. Daha çok, hayata karşı alaycı bir bakış açısı. Bu absürdlüğe karşı bir savunma. Sevginin, aşkın, coşkunun, heyecanın bir anlamı yok mu? Var. Tüm bunlar hayatla kurduğumuz bağlar. Bir bütünün parçası olmak gibi, hiç bitmeyecekmiş gibi hissetmek için uydurduğumuz yalancı köprüler.

Bunu kabullenmek bence, hayatı yaşanabilir kılmanın şartı. Evet, belki de ‘yaşanabilir’ daha doğru bir yaklaşım, anlamlı bir hayat yerine. Sefaletle, savaşlarla, hastalıklarla mücadele eden ve neşeli kalmayı başarabilen insanların olayı da hem hayatı kutlamak hem de yaşanabilirlilik.

Yoksa anlam olarak bakarsak, bir kum tanesinin ne kadar anlamı varsa o kadar anlamlı hayat. Ya da son günlerde öldürdüğünüz böceklerin, sineklerin hayatından daha anlamlı değil. anlam yüklediğimiz şeyleri düşününce, insan ister istemez gülüyor. Körlük romanındaki gibi bir gün herkes birden kör olsa, hayata bakışımız, anlamlı bulduğumuz her şey birden değişiyor. Hayatta kalamadığımız zaman, hepsi çöpe dönüşüyor. Hayatını futbola vermiş bir adamın, 25 yaşında bacağının kopması gibi, tüm idealler kendini boşluğa bırakıyor. Bu sefer yine elde kalan, hayatta kalma arzusu oluyor.

Yani insanın gerçekten kaybedebileceği tek şey hayatı. Dünya, tüm gelişmini bu tehdide borçlu. Yani her şeyin otomatikleştiği bir dünyada, bu tehdit ortadan kalkarsa, insanlar ne yapar sorusunun cevabı zor. Sosyal sorunlar, çevre bile aslında aynı motivasyondan ortaya çıkıyor. Sanat, müzik, edebiyat ise daha çok kendini ifade etme isteğinden ve özgürlükten. İçten gelen bu özgürlük ve ifade duygusu bir bakıma hayatın, yaşamın üstünde bir yere sahip. İnsanların çoğu ise bu duygunun varlığından bile habersiz.

Durum böyle olunca, aşırı refahın getirdiği şey ile, çok düşük refahın getirdiği şey aslında aynı.

Psikoloji, hayatı anlamsız bulmayı, tedavi edilmesi gereken bir hastalık olarak görüyor. Tüm pratikler, hayata bağlanmakla ilgili. Bağlandığımız hayat ise materyaller üzerine kurulu, sahip olduklarımızla var olduğumuz bir hayat. Halbuki, ölüm her zaman bir seçenek ve o seçeneğin hem zorunlu olması hem de seçenek olarak o kadar yakın olması, yaşanabilirlik için önemli. Hayattan tatmin olmayan ve çektiği acılardan kurtulmak isteyen bir kişiye, hasta demek acımasız bence. Tıpkı savaşmak istemeyen askerin, motive edilip savaşa gönderilmesi gibi. Anlamsızlık duygusu aslında, anı yaşamakla ilgili. Geçmiş ve gelecek anlamsızlaştığında, elinde sadece şu an kalıyor. Carpe diem. Her ne kadar populer tüketim kültürünün hedonist sloganına dönse de, anı yaşamak aslında eğlenmekten ibaret değil. Ya da eğlenmek sadece yüksek dopamin ve serotonin salgılamaktan ibaret değil. Geleceğin belirsizliğinden sıyrılıp, anın getirdiği duyguları yaşamak da, bir nevi anı yaşamak. Anlamsızlığı kabul etmek, o anki duyusal, fiziksel ve ruhsal deneyimi yaşamak da, anın tadını çıkarmak. Çünkü tadını çıkardığın şey, hayatta olmak.

Budistlerin huzur tanımının temeli de bu. Huzurun temeli, belirsizliği ve değişimi kabul etmek. Budizm’de acının ve tatminsizliğin önemli kaynaklarından biri, geçici şeylere sürekli tutunmak ve onların değişmemesini istemek. Bu sadece materyaller değil; aynı zamanda insanlar, sahip olduklarımız ve kendi kimliklerimiz. Doğduğumuzda bunların hiçbirinin olmadığını düşününce, yıllar içinde nasıl bir tatminsizlik inşa ettiğimizi de görebilirsiniz. Hatta öyle bir şey ki, bu dünya yetmemiş gibi bir ölümden sonrasını kurgulayıp, tatminsizliğin bir sınav olduğunu düşünüp, ödüllendirileceğiz diye kendimizi kandırıyoruz.

Parayı, materyelleri ve kimlikleri aradan çıkardık. Peki saygınlık ve itibar isteği? Güç ve otorite?

Yeni doğan bir bebeğe, tüm bunlarla ilgili ne düşünüyorsun diye sordum. Boş boş baktı. Bebeğe, aşırı saygı duydum. Beni yargılıyormuş gibi hissettim ama yargıları bile yoktu. Öylesine aşmıştı. Takım elbise giyince, kişiliği değişenlerin tam tersiydi.

Saygınlık ve itibar, güç de, oluşturduğumuz dünyada, kendi kendimize büyüttüğümüz duygular. Çok yanlış anlaşılan Sinoplu Diyojen, gölge etme derken, beni rahat bırak, kefime bakayım değil; benim özgürlüğümü tehdit etme, bırak özgür kalayım diyordu. Çünkü Diyojen’e göre toplum bize yapay ihtiyaçlar yaratıyor. Lüks, zenginlik, itibar, statü ve başkalarının onayı. Aradan geçen 2400 yılın ardından, bu yapay ihtiyaçları hayatın tam merkezine yerleştirdik.

Gerçek özgürlük, ihtiyaçları azaltmaktan geçiyor. Mutluluk için, toplumsal başarıya ya da zenginliğe ihtiyaç yok. Doğaya uygun, sade ve bağımsız bir yaşam insanı özgür ve mutlu kılan yaşamdır diyor Diyojen. Yani ne kadar az şeye ihtiyaç duyarsan, dış koşullara karşı da o kadar dayanıklı oluyorsun. Bu düşünce elbette, sadece materyalizmi değil, başarı ve saygınlık anlayışını da reddediyor.

Dolayısıyla bugünkü anlamıyla, eğitim ve bilgi de anlamsızlaşıyor. Geriye ise yine en doğal ve temel hali kalıyor. Merak. Yani bir tüketim malzemesi ve gelecek için öğrenilen bilgi değil, en saf haliyle bilmek ve zihnini geliştirmek, doğayı ve dünyayı anlamak için edinilen bilgi.

İnsandan hayat mücadelesini, geçmiş ve geleceği çıkardığınızda geriye iki seçenek kalıyor. Birincisi, boşluk ve kendini yok ediş. Materyalist beyinlerin bilinmezlik içinde eriyip gitmesi. Tıpkı pandemi zamanı kendi kendine kalanların, bunalması gibi. İkincisi ise, en saf haliyle yaşam deneyimi. Çelişki gibi görünse de, hayatın anlamsızlığını kabul etmek; sanat, müzik, dans, edebiyatı yaşam üstü bir deneyim olarak görmek aynı şey. Kalıcı olmayacağını bile bile, sadece anın tadını çıkarmak için yapılan bir deneyim.

Ölümün kaçınılmazlığı ve hayatın sonlu oluşu ise bu deneyimin bir parçası. Yaşayabilirliğin temeli ise; amaçsız bir merak, anlamsız bir sevgi, içten gelen yaratıcılık. Bütün bunlar hayata anlam yükleyen şeyler değil. Tersine insanla dolmayacak boşluğu, dolduran temeller.

En baştaki dünyamıza dönersek, hiçbir şey için mücadele etmek zorunda olmadığınızda geriye ne kalıyor?

Mücadele ile elde ettiğimizle aynı şey. Hayatta kalmak.

,

Comments

Leave a Reply