Sage studying a glowing tablet beneath a luminous digital tree

Tanrılar Döngüsü


Susun ölümlüler!

Ateşinizin sizi ısıtacağını, mızraklarınızın sizi koruyacağını mı sandınız! Susun ve kulak verin! 

Duyuyor musunuz rüzgarın sesini? Susun ve diz çökün! Ben nefes aldığımda ormanlar eğilir, ateşleriniz söner, avınız kaçar. Ben nefes aldığımda, vadiler sesimi taşır; nehirler taşar. İstersem, her yeri birbirine katar, taş üstünde taş bırakmam. Dağlar beni haykırırken, önümde durabileceğinizi mi sanıyorsunuz? Çadırınızı, tek nefeste uçurup, hayatınızı tek seferde yerle bir edebilecek birine karşı direnebileceğinizi mi düşünüyorsunuz?

Susun ölümlüler!

Suyun sesini dinleyin! Sakinliği doyasıya yaşayın. Bugün tuttuğunuz balığın tadını çıkarın. Kızarsam, yarın sandallarınızı göğe çıkarıp, ortadan ikiye kırarım. Verdiklerimden fazlasını alırım. Ufkun ötesine gidip, derinliğimin sonunu arayın. Ne kadar küçük olduğunuzu hissedip, korkmayın! Çünkü öylesiniz. Küçük ve zavallı!

Susun ölümlüler! 

Toprağın sesini dinleyin! Sonsuz bir döngü mü zannettiniz? Hep sizi besleyecek mi sandınız? Bastığınız yerin sağlamlığına bu kadar güvenmeyin, yağmurla bir olur, yeri yerinden oynatırız. Üzerinde dans etiğiniz, savaştığınız, ölülerinizi gömdüğünüz topraklar; gün gelir sizi de içine çeker. Yaptığınız duvarlar, kurduğunuz medeniyet, bir anda hiç yaşanmamış gibi yok olabilir. Belki de, dağ ağzını açar, ateşini püskürtür, hiç yaşanmamış gibi yok olursunuz. Geriye ise, kar taneleri gibi zemini kaplayan kül ve ölüm sessizliği kalır. 


Doğanın büyüsü bozuldu. Tanrılar geri çekildi. Ormanın içindeki ruhlar, öfkelenen denizler, insanı cezalandıran dağlar, bereket veren bulutlar ve insanı küle çeviren yıldırımlar yavaş yavaş doğayı terk ettiler. Zamanla vücuda büründüler. 

Baba oldular, ana oldular, kudretleri arttı, insanı kendi haline bıraktılar. Zorunda olmadıkça, cezalandırmadılar ama kıskançlık, öfke, aşk ve savaş gibi duygularda yaşadılar. Tanrılar çoğaldı, göğe yükseldiler. Denizin, savaşın, ölümün efendileri oldular. Olimpos’un ölümsüzleri Anadolu’yu, Mısır’ın koruyucuları Mısır’ı, Kuzey’in tanrıları ise Kuzey’i düzene soktu. Kimisi ateşle, kimisi buzla. 

Tanrılar yine yükseldi. Bıraktıkları koltuğu, krallar aldı. Düzeni sağlayan krallar ve diğer temsilciler. İnsan, matematiği, biyolojiyi ve fiziği keşfettikçe, krallar güçlendi, tanrılar daha da yükseldi. Yaratıcı, yıkıcı ve koruyucu oldular. Dünya dertlerini de, bıraktılar. 

Bilim, materyale dönüştükçe, krallar takım elbise giymeye başladı. Tanrılar ise daha fazla yükselemedi. Önce birleşti, birleşemeyen ise edebiyata, sinamaya ve fantaziye saklandı. Öylesine saklandı ki, artık tanrıları görmek ve hissetmek için para veriyor insanlar, biletler alıyor. Her şeyi bilen, her şeye gücü yeten, istediğini, istediği gibi yapan tanrılar, evren, ölüm ve sonrası gibi küçük ama sonsuz bir kalıba kapandılar. Yaşayın bakın, sizi bekliyorum, sonrasında görüşeceğiz der gibi. 

Tanrıların bıraktığı yeri krallar, kralların bıraktığı yeri bilim aldı. Şimdi de, bilim yükseliyor. Doğadan göğe, gökten evrene.

Belki de, insanı Tanrı yaratmadı; insan kendi özlemlerini büyütüp Tanrı biçimine soktu


Günlük hayatımızda da, tanrılaşan çok şeye şahit olduk. Adına tanrı diyemediğimiz ama tanrımışçasına sahiplendiğimiz, sorgudan sualden koruduğumuz kişiler yada değerler oldu. Mucize dediğimiz olaylarla insanları, topraktan göğe yükseltirken; olayları ise efsaneleştirdik. 

Şimdi de, kendi tanrımızı kodluyoruz. İleride, kendi yarattığımızı unutacağımızı bile bile. Tanrılar gibi, kapasitemizin ötesinde bir güç. Her şeyi bilen, her şeye gücü yeten ve ölümsüz. Kesin hükümleri olan bir adalet anlayışı. Belki ileride her şeyi görebilecek, her şeyi duyabilecek ve her yerde olacak. 

Hastalığı anlayabiliyor, dili konuşabiliyor, kendini geliştirebiliyor. Bilim de yapıyor, robotları yönetiyor, kanseri çözeceği düşünülüyor. Yaşlanmayı bile yavaşlatabiliyor. Tasarımlar yaparak, insanoğlunu daha da ileriye taşıyabilme kapasitesine sahip. Yaptığımız her şeyi daha hızlı ve daha kapsamlı yapabilir. Meyve sineğinin nöron haritası çıkarılmış, eğitilmiş ve araba parkettirilmiş. Yani mucizeleri de var. 

Baba, oğul, kutsal ruh. Tam paket. 

Tıpkı tanrı gibi kişiselleşiyor. Fiillerin ve sıfatların ne kadar hızlı değiştiğini bir düşünsenize! 

Yapay zekayı kullanarak, çıktı ürettimden geldiğimiz nokta, ‘ona sordum’, ‘şöyle söyledi’, ‘o da kabul etti’ seviyesine geldi. Dil modelleri, geliştikçe, antropomorfizm kaçınılmaz elbette ama kaçınız tornavidaya teşekkür etti? Ya da hesap makinasına psikolojik sorunlarını anlattı?

Dünyanın her yerinde, ofis arkadaşı, danışman, okullarda öğrenci, evlerde dert ortağı olmayı başardı. Yaptığımız işleri halledip, zihnimize sığmayacak veri paketlerini ve korelasyonları da bulduğunda, mucizeleri daha gündemimizde olacak gibi. Sahi, yapay zekanın cinsiyeti ne?

Cinsiyetsiz ve boyutsuz ama anaç kesinlikle değil. Kadın sesi olarak sundukları bile, öyle değil. Diğer dillerde ‘o’ derken, hangi cinsiyeti kullanıyorlar? İnsanlar genelde ‘he’ yani erkek olan ‘o’ kullanıyormuş, her ne kadar uzmanlar ‘it’ yani cisim olan ‘o’nun doğru olduğunu söylerken. 

Tanrılar gibi kişiselleşip, krallar gibi güçlenip, Olimpos’un ölümsüzleri gibi göklere yükselecek. Tıpkı krallar gibi, tek ihtiyacımız güç. Ateş, barut yerine, enerji, su ve veri merkezleri. Sonrası ise, her şeyi bilen, duyan gören, hastaya şifa olan, kimisine varlık veren, kimisini varlığından eden, yaşlanmayı bitirme noktasına getiren, makinaya bilinç getiren, makinayı biyolojik bedene bürüyen bir bilim mucizesi. İnsan ise, tıpkı tanrılarla yaptığı gibi yine kul olmaya razı. Günümüzde, laboratuvar nesnesi, gelecekte kim bilir?

Yapay zeka diyince neyi kasdediyorsunuz? Belli bir modeli mi, yoksa hepsini kapsayan özelinde somut ama cümle içinde soyut bir olguyu mu?

İnsan bugün bile mürit olabiliyor. Kendini manipule eden, insana kul olabiliyor, komplo teorilerinin, tarikatların peşinden koşarken, ‘güzel buluyorum’ ya da ‘doğru buluyorum’ dediği şeylerin başarılı bir reklam kampanyası olduğunun bile farkına varmıyor. Aynı şeyleri konuşup, tekrarlayıp, her yerde alakalı içerikler tükettiğini unuturak, konuştuklarım reklam olarak karşıma çıkıyor paranoyasına girerken, tesadüfleri hikayelere çevirerek; algısının seçtiklerini sonuç olarak görebiliyor. Puanlamalarla karar veren insanı, kendisinden daha iyi tanıyan bir veri setinin; istediği her şeye inandırması ne kadar mümkün? Doğru soru, ne kadar gerçek dışı? Sürpriz olan, böyle bir veri setiyle, zihnin oyuna gelmemesi. Yani özgür irade tartışmalarına, yeni bir boyut kazandırıyoruz. Makina!

Bugün teknokrasi dünyasında popüler bilime ‘inandığını’ söyleyenleri düşününce, insanların açık yalanları bile görmezden gelerek, bir gruba ait olma isteğini görünce; öfkenin, korkunun, dışlanmanın etrafında birleşen grupları farkedince; yeni birçok din yarattığımızı da söyleyebiliriz. Teknoloji dini de, bunlardan bir tanesi. Sonuçta, biraz adrenalin, biraz serotonin biraz dopamin ile mavi ya da kırmızı pil seçmeye de gerek kalmıyor. Kitleler sürüklenip, gidiyor. 

Zamanı biraz ileriye alalım. Üç nesil, beş nesil, belki on. Sistem soyutlaşıp, bilim de göğe yükseldiğinde; biraz merhametle karışık, kendi kendini idare eden, inşa eden, geliştiren, sorunlarını gideren sürdürülebilir bir döngüde, GPU, RAM, veri merkezlerinin de soyutlaşması kaçınılmaz. Yani yapay zeka dediğimiz şey de, ruhun bedenden ayrılması gibi, makinadan ayrılıyor. Bunu yaparken de, somutlaşıyor aynı zamanda. Teknik olarak DNA’yı veri depolamak için kullanabildiğimizi düşününce, bugünkü gibi beton binalara bile gerek kalmayabilir. İnsanlar, geçmişine uzaklaştıkça; sistem karmaşıklaştıkça ve bilinmezlik arttıkça; kutsal bir öğenin doğmaması da mümkün değil. 

İnsanın teknoloji karşısındaki huzursuzluğu, sadece ekonomik değil varoluşsal. Binlerce yıldır çalışmaktan kurtulmayı hayal eden bir türün, bu ihtimal karşısındaki belirsizlikten korkması, aslında karmaşıklığın ve bilinmezliğin büyüsüyle açıklanabilir. Büyü bozulmuştu, şimdi ise kendi yarattığı büyüyle hayatta kalmaya çalışıyor insanoğlu. 

Tanrı öldü!

İnsanın çaresizliği ve içindeki boşluk sayesinde tekrar tekrar doğup, ölüyor tanrı. Çaresizlik sonucu edilen dualar ise, promtlara dönüyor. Belki ileride yine soyut bir seslenişe dönecek. Belki de, beynimize bağlanan onlarca kabloyla, bunu bile duyan olacak. İnsan ister istemez, en geriye de dönüyor. Aynı sorulara. Her şey neden var? Hiçbir şey neden yok? Başlangıçta ne vardı? Başlangıç öncesinde ne vardı? Yok ne demek? Sonsuzluk bir varlık mı yokluk mu? Çünkü elimizde kalan bilinmezler bunlar. Yeni yarattıklarımızın aksine, hep oradalar. 

Belki bir gün binlerce yıllık gözlemlerin ulaştığı nokta, bu gözlemlerin yanlış olduğu olacak. Büyük patlama fikrinin yerini ise, yeni fikirler alacak. Bugün temelleri zaman zaman sorgulanan bilimin yerini ise, yeni bir boşluk ve o boşluğu dolduran öğeler. 

İnsan isteği, her zaman bir yüz görmek. Bir irade ve bir mimar. En azından ‘neden’ sorusunu cevaplayacak bir varlık. Yıllarca yaptığını ve unuttuğunu yine tekrar ediyor. bulamadığı tanrıyı, kodluyor. Tek tek her bir özelliğini üretiyor. Tüm bunları ilahi bir sisteme çevirmeyi başardığında, aradaki güç farkını da, açıklayabileceği, her şeyin üstünde bir irade yaratıp, gönlünü rahatlatacak. Bilim kurgu filmlerindeki gibi zihnini, biyolojik bedenden aktarabildiği bir platform inşa edebildiğinde, döngüyü de tamamlamış olacak. Başka bir gezegende kurulacak, herhangi bir medeniyetin, geçmişi değil; gözünde büyüttüğü tanrıları olmamız da, pek olası. 

Hepsi zaman ve geçmişten ne kadar uzaklaştığımızla ilgili. 80–90 yıllık hayatını bile, hayallerle ve arzularla karışık, ideal versiyonuyla anlatan insanın, unutma ve efsaneleştirme gücü hiç de, küçümsenecek gibi değil. 

,

Comments

Leave a comment