Abstract cosmic network with glowing globe, circuitry, pathways, and geometric shapes

Dünya Halleri

‘Yeni nesil de, çok hassas canım. Biz zamanında…..’

diye başlayan cümleleri duyunca koşarak uzaklaşıyorum. Bu arada, uluslararası bir yaklaşım bu. İnsanlar çok çalışırmış, şikayet etmezlermiş. Yeni nesil, hemen psikoloji vs diyip, abartıyormuş.

İki tane büyük dünya savaşı görüp, fakirliğin ne demek olduğunu görsem, gecemi gündüzüme katardım. Kaybedecek bir şeylerin varsa, elbette yapmak zorundasın. Fakat böyle bir dünyada yaşamıyoruz.

Nasıl efendim? Nasıl karnımızı doyuracağız, nasıl ailemize bakacağız, halen bir sürü fakir insan var, onların durumunu bilmiyorsun…

Sorun tam olarak bu aslında. Farkındayız ya da değiliz, ileride tarih kitaplarında anlatılacak, çağ açıp, kapatan bir dönemden geçiyoruz. Binlerce yıllık, insanlık tarihinde, uzunca (birkaç 10bin yıl) zaman sonra insanlık bir üst modele evriliyor. Sistemin mimarı olsam, gururla ağlardım. Nereden nereye, ey gidi!

Eskiden, çağ değişirken insanlar ne düşünüyor diye, merak ederdim. Cevap basitmiş. Düşünmüyorlardı! Biz de, düşünmüyoruz. Teknoloji gelişiyor, buna odaklanıyoruz. İşimizden olacak mıyız diye tartışıyoruz. Teknoloji kadar, zihnimiz de gelişse şimdi ışınlanıyorduk. Ama biz halen, facebook, youtube gibi platformların websitesi olmadığını anlayamadık. Katedilecek çok yol var.

Fakirlere geri dönelim. Yoksul bir sürü insan var. Peki mevcut teknoloji ve varlıklar dünyayı beslemeye yetmiyor mu?

Multi-milyonerleri, milyarderleri, hadi bana para teklif et, umrumda değil diyen ilk trilyoneri saymıyorum. Onları çıkarsan bile, hepimize yetecek kadar varlık var. Futbolcuları, sponsorlukları, NBA oyuncularını ve tüm şov dünyasını düşünün. Ortalama bir yıldız, iki yıllık maaşınızı, bir ayda alıyor. Ortalama üstüne çıktıkça, belki de, günde kazandığı miktar. Hadi onu da düşünemediniz, evdeki kozmetikleri, çöpe giden yiyecekleri düşünseniz, dünyada bir tek aç kalmıyor. Moda diye alınan giysileri de, katınca, yoksulluk büyük ölçüde çözülüyor. Gerisini de, düşünemedikleriniz çözse, what a wonderful world!

Yaşadığımız dünyada, tam zamanlı çalışmak artık hiçbir anlam ifade etmiyor. 40 saatin 40 saatini verimli çalışabilen var mı dünya üzerinde? Para verilmese, durup bakmazsınız bile birçok işe.

Kiraya verdiğimiz hayatımızı düşününce, modern çalışma sisteminin, insan doğasına ne kadar aykırı olduğunu da, anlamak pek zor değil.

Önceden insan avcı toplayıcıydı. Çok geri gittik. İki nesil önceye gitsen, çoğu çifti. Mesai yok, alarmlar, uyaranlar yok, sürekli bir girdi yok. O insanlardan, akıl sağlığı olarak daha iyi olma ihtimalimiz var mı?

Olsaydı, işi gücü bırakıp, köye yerleşmek, kafe açmak populer bir söylem ve eylem olmazdı heralde. Modern dünyanın en büyük lüksü, offline olabilmek. Gerisini siz düşünün!

Endüstri devrimiyle, sistemler karmaşıklaştı. Karmaşıklaşan sistemin her köşesine bir zabıta dikmek gerekti. İşte, hepimiz o zabıtalarız. Tabii ki, bunun iyi yanları da oldu. PARA!

(Paranın ortaya çıkışı da, aslında karmaşıklaşan al-ver ilişkilerini, insanın takip edememesi. Bir şeyler biraz soyut olunca, anlamıyoruz. Sorsan, insan mükemmel ve gelişmiş bir varlık)

Yani, farklı bir eforla, tarlada hayatta kalmak için yaptığın şeyi alabilir oldun. Eskiden lordların yaptığı şeyler, senin için de, yapılabilir oldu.

Lord olamazsın demedim. Adam olamazsın dedim!

Üstüne zaman içinde sağlık desteği, zırt desteği, pırt desteği derken; refahı sahip olduklarımız, olacaklarımız ile ölçer olduk. Karşılığında ise, çalışma saatleri, aramalar, toplantılar, uykusuz geceler, kabuslarımız, sevdiklerimizle geçiremediğimiz zaman oldu.

Zaman geçti. Baktık, kolumuz bacağımız ağrıyor, ayaklar tutmuyor, kuş yorgunluktan ötmüyor, evdeki çoluk çocuk şaşkınlık içinde olan biteni izliyor, büyüyünce anlarsın diyerek tarihin en büyük ve en acımasız spoiler’ını veriyoruz, dedik ki, bu böyle olmaz!

Yeni bir kelime öbeği girdi, çok zengin kelime haznemize. ‘Work-Life Balance’. Yani, işimizle özel hayatımız arasında denge. Bunu yeni trendler takip etti. Ayarlanabilir masalar, ofiste yoga, home office, köpeğim hasta izni, ebeveyn izni, doğum izni, takımdan bıktıran takım olma etkinlikleri derken en son geldiğimiz nokta ‘BURNOUT’. Yani okyanusta kayboldum, beynim yandı. Çaresiz şekilde bekleyip, ölü taklidi yapıyorum.

Bunu önceki nesillerin anlama ihtimali yok. Çünkü saniyede milyarca işlem yapan, makinalarla yarışmıyorlardı. Biz bakır kablodan, nasıl tüm bilgi iletiliyor, nasıl konuşmalarımız, uzaya gidip, geri gelerek alıcıya ulaşıyor anlamaya çalışırken, milyarca bilgi çoktan yerini bulmuş oluyor. Yani önceden sürekli dünyanın bilgisini almıyordu kimse. Alsa da, ağır ağır alıyordu. Hatta alıp, işleyene kadar ömür bitiyordu. (En son bunu dediğimde, oha bakır kablodan mı iletiliyor demişti biri. Hayata küstüm. Fiberden bahsetsem, sonum olurdu heralde)

Bu yetmez gibi, bir de birbirimize bağlandık. Bağlandık derken, çevremizdekilere değil. Dünyaya. Bu kadar yoğun bir gündemde, sevdiğine bağlanmak zor.

Çok gerekliymiş gibi Gabon darbesinde Drogba forması giyen adamdan haberimiz var. Tabii ki beynimiz, bu karmaşıklık karşısında çaresiz. İnsanın oluşturduğu bir sistem olduğu aşikar olduğu için ya da teknoloji sayesinde insanın oluşturduğunu bildiğimiz için tanrı da diyemiyoruz. Doğal olarak, kolaya kaçıyoruz. Beynimizi çöple, kimin ne yaptığıyla dolduruyoruz. İnsanoğlunun trajedisi…

Bu kadar bilginin içinde, bir de normal insan görevleri var. Temizlik, kişisel bakım ve en zoru, ilişkiler. Burn-out tüm bunlar içinde en masum biyolojik tepki olabilir. Bence silahla okula dalmaktan, rezidanstan atlamaktan, patronu vurmaktan çok daha masum küçük beynimizin yanması.

Yani eskiden çok çalışırdık, siz de çok hassassınız diyene, das Kapital’i öneriyorum. En azından bir süre sessizliğin tadını çıkarabilirim.

Bir de eğitim kısmı var. Eğitimin konulara ayrılması taaa antik dönemden başlıyor. Aradan binlerce yıl geçmiş, halen fizik,biyoloji, resim, müzik ayırıyoruz. Teknoloji olmasa, fizik, biyoloji, kimya ve matematiği, resim ve müzikle anlatabileceğimiz bin yıl daha aklımıza gelmezdi.

Tabii ki, zaman içinde şekillenmiş. O dönemin farkı, tüm bunları öğrenip, doğayı ve evreni anlamaya çalışmaları. Bu uzun yıllar devam etmiş. Ta ki, çok sevdiğim, obsesif şekilde her konuyu bağladığım Sanayi Devrimi’ne kadar. Sanayi devrimi ile, işler hızlanıyor ama aynı zamanda karmaşıklaşıyor. Makineler çatır çutur bir şeyler yapıyor ama o makinayı kullanacak biri lazım. İnsanlar kendini makinaya kaptırmasın diye birisi lazım. Kaptırırsa, onlarla ilgilenecek biri lazım vs. İşlerimiz elden gidiyor derken, hayal etmedikleri işlerde buluyor insanlar kendilerini. Bunun için de okumaları lazım. Bir alanda uzmanlaşmaları.

Evet, uzmanlık.

Yani binlerce yıldır ayrı dallara ayırıp, uygulamada bir bütün olan eğitimi; artık uygulamada da ayırmaya başladık. Bu da yetmedi, kesin bir çizgi çektik. Sayısalcıları, sosyal özürlü yaparken; sayıları sözelcilerin en büyük kabusu yaptık. Sonra da, bu insanlara oturun beraber çalışın ve yaşayın dedik. Bence aynı gezegende olmak bile, kolay değil.

Türkiye’nin bunu dengeleme girişimini de beğeniyorum. Eşit-ağırlık. Yani ne yeterince matematikten anlıyorsun, ne de yeteri kadar sosyalsin. Yapay zekaya, psikolojik analiz yaptırmamıza şaşmamalı. İki konuya da hakim başka bir oluşum yok.

Savaşlar, pandemiler, atom bombası, internet derken yapay zeka çıktı başımıza. Bu da komik aslında. Çünkü yapay zeka aslında yapay zeka değil. (HENÜZ)

Ama zekasız yapay bile, insanın mevcut kapasitesinin çok üstüne çıktı. İşlerimizi daha hızlı halleder olduk, daha çok şeyi aynı anda yapar olduk vs. ya da bilmesek de, biliyormuş gibi yaptığımız işlerin kalitesi arttı. Üretimde insanın yerini makinalar aldı, alacak, tamamen alıyor derken, yapay zeka ben hallederim, çok da şey ettirmeyin kıvamına geldi. İş daha da karmaşıklaştı.

Endüstri devremindeki gibi, bir kırılma noktası aslında bu. Çünkü artık tek alanda uzmanlaşmak anlamsızlaştı. Çok alanda uzmanlaşacak ve kaliteli iş çıkaracak beyin kapasitesine de sahip değiliz. Yapabileceğimiz en iyi şey ne? Ölü taklidi.

Aslında şu an dünyada olan bu. İnsanın çaresizliğini şöyle anlatayım.

Sürekli hastalık izni alınmasına tepki gösteren, home-office yüzünden üretkenliğin azaldığına inanan, ekonomik durgunluğun üretimle ilgili olduğunu düşünen Alman Başbakanı Merz, daha çok çalışmalıyız diyor. Üreteceğiz, üretiyoruz, yerli milli diye kafa açan uzun adam, üreyin diyor. 3–5 kaç olursa. Üreyin, üremek güçtür diyor. Teknolojinin önder ülkesini yöneten Trump, sınırları kapatıyorum, artık sadece bize diyor ama ‘biz’ dediği her şey dışarıdan geliyor ya da ‘diğerleri’ tarafından yapılıyor. Sibirya’nın ayı boğanı kötü adam, savaşalım ne koparsak kardır diyor. Kopradığı işe yarar bir şeye henüz rastlanamadı. Avrupa, ülkelerinin çoğu yine ekonomik durgunluğu göçlere, sosyal haklara falan bağlıyor.

Uzun lafın kısası, dünyada panik var ve kimse ne yaptığını bilmiyor. Herkes asıl meseleyi konuşmak yerine ölü taklidi yapıyor. Bambaşka şeylere odaklanıyor.

Efendiler! Bir devrin sonuna geldik.

Artık tam zamanlı işler bir anlam ifade etmiyor. Birçok işte, iş yerine gitmek de, büyük ofisler açmak da, daha çok üretmek de, anlamsız; sürekli yeni, daha iyi, daha fazla diye tüketmek de.

Bu kadar teknolojinin olduğu bir dönemde, sınırların anlamsızlaştığı, dijital kimliklerin gerçeğin yerini aldığı dönemde göçmenleri suçlamak da anlamsız. Demografimiz bozuluyor, ne yapacağız demek de manasız. Hatta sınırlar da. Bana sorarsanız, tüm bürokrasi ve devlet kadroları; meclisler, seçimler de anlamsız.

James Webb Telekopu’nun son keşfettiği görüntüler, ‘fizik kuralları’nın bile yanlış olduğu, yani binlerce yıllık, gözlem sonucu elde ettiğimiz birikimin çöp olabileceğini ortaya koyuyor. Böyle bir dünyada, tartıştığımız konuların saçmalık ve basitliğini anlatmaya gerek yok heralde.

Kısacası, en başta uzman yetiştiren eğitim, insanın yeni versiyonuna uyum sağlamak zorunda. Yoksa gençlerin dikkati de dağınık olur, iş yerlerinde beyinleri de yanar. Mevcut iş ve yaşam alışkanlıklarımız da, radikal şekilde evrilmek zorunda. İnsanı 100 yıl yaşatıp, 30–50 yılını kiraya vermesini bekleyip, emeklilikle ödüllendirme fikri heralde en son 90larda düzgün çalışıyordu.

Teknolojiyi ve dünyadaki varlığı düşününce, doğal afetler dışında hiçbir sıkıntısı yok dünyanın. Açlık, yoksulluk, barınma, sağlık, terör hepsinin nedeni, insanlığın medeniyeti ileriye taşımaya olan direnci. Yok dedim ama tek sorun var. Entegrasyon. Göçmen entegrasyonu değil. İnsanın, doğaya ve teknolojiye entegrasyonu.

,

Comments

One response to “Dünya Halleri”

  1. Guía Tecnológica Avatar

    Un análisis muy constructivo y claro sobre Dünya Halleri. Destaca aspectos clave esenciales para entender el tema.

    Liked by 1 person

Leave a comment