İnsanın en baskın duygusu, korku gibi geliyor bana.
Konfor alanından ayrılmamak, kendini geliştirmemek, cesur kararlar alamamak, rutinlere hapsolmak hepsi korkuyla ilgili.
Sadece bireysel olarak değil, toplumsal olarak da benzer. Tüm hayatımız korku üzerine kurulu.
Televizyonlarda şahit olduğumuz tartışmalar, gazete haberleri, bireysel tercihlerimiz, kimliğimiz, yöneldiğimiz aktiviteler her şey korku üzerine. Dünyanın her yerinde aynı.
Irkçılık, gelişen teknoloji ve anlamsızlaşan sınırlara rağmen artan milliyetçilik, siyasetin kullandığı argümanlar… Hepsi korku temelli. Bunların en temelinde konforun bozulması kaygısı var, daha sonra inandığın ve hayatını üzerine kurduğun değerlerin yıkılması kaygısı, en son ise kolektif bir korku.
Aslında ilk insanlardan başlıyor bu. Kolektif hafızanın bir getirisi olabilir. Doğaya karşı savunmasız insan, her şeyden korkuyordu çünkü kaybetmek ölmek demekti. Kabilenin en güçlüsünü kaybetmek mesela, o kabile insanının midesine giren her bir lokmanın da, azalması olabilirdi. İnsan, doğadan korktu, ölümden korktu, yeniliklerden korktu.
Korktuğu ve açıklayamadığı her şeyi ya şeytanlaştırdı, ya da tanrılaştırdı. Yani aslında korkularının karşılığı her zaman ilgiydi.
Medeniyetler kuruldu, korkular da arttı. Yapılanın yıkılması korkusu, doğanın yıkıp geçmesi derken, bir de savaşlar yani diğer kabileler. Korktukça, daha da koruyucu oldular. Ordular, ordu sistemleri gelişti. Kaleler, saraylar, savunma sistemleri. Hepsinin temeli aynı aslında, huzurun bozulmaması. Tabii ki, herkes korkmalı ki, yapılanın bir anlamı olsun. Yoksa kralı kim sallar.
Evet, kralı kim sallar. İnsanların korkacağı başka şeyler lazım. Kurumsal dinler. İnsan zaten ölmekten korkup, dinlere ve tanrılara sarılmıştı. Ölümden sonrasını garanti alıyordu çünkü bilinmezlik ve yok oluş, insan zihni için çok karmaşık ve anlamsız. Dolayısıyla dinler kurumsallaştı. Görünmez bir koruyucu ve hayali bir konfor alanı. Bu konfor alanı bir kimliğe dönüştü. Hem yaşanılan hayatın güvencesi, hem de ölüm halinin yumuşatılmasıydı. Peki bunca hastalık, savaş ve ölüm? Tanrı neden korumuyor?
İşte bu sorunun cevabı elçiler oldu. Tanrının temsilcileri, mesajcılar ve eli kılıç tutan krallar. Kolombiya’da ulusal müzede ilkel dinlerini çok güzel anlatmışlardı. Yiyip hayallere daldıkları, sakinleşip huzur buldukları koko bitkisi temelli içerikler önceden herkes tarafından kullanırken, daha sonra sadece yönetici bir zümreye izin verilmiş. Çünkü görülen halisulasyonların, tanrının krallara mesajı olduğu anlatılmış. Bu bile hem kralın hem de kabilenin korkularının bir karşılığı.
Yıllar geçti teknoloji gelişti, yıkımlar arttı. Olamazlar oldu, imkansızlar başarıldı. İlk insanlardan bu yana değişen pek de bir şey yok. Yine korkularla yaşıyoruz. Bugünün Avrupa Birliği bile korkunun ürünü. Tekrar birbirimize düşmeyelim, ilişkimizi karmaşıklaştıralım ki, savaşmak ve varlığımızı tehdit edecek seviyeye gelen yıkım tekrar yaşanmasın. NATO da öyle. Halen Rus tehdidi anlatılıyor ve ciddi ciddi bunun üzerinden silahlanma yarışına giriliyor. Hikaye ise basit, varlığımız tehdit ediliyor. Yani yine korku. Yok olma korkusu.
Bireysel olarak bakınca da aynı. Mesela ‘Allah’tan kork’ diye bir tabir var. Çünkü bu korku olmadan, inanmak da zor. Korku üzerine kurulmuş ve bu korku öğretilmiş. Okuma yazma öğrenmeye başlayınca da, sınıfta kalma korkusu, başarısız olma korkusu, başarısız olursan hayatsız olma korkusu. İyi bir okula gitmelisin ki, hayatın kurtulsun. Tüm eğitim hayatı boyunca aşılanan korku bu. Başarısız olursan, bitersin. Yani yine benliği hedef alan bir korku. Okuyup bitiriyorsun, bu sefer iş bulma kaygısı başlıyor. İş buluyorsun, kovulur muyum, param yeter mi, geçinebilir miyim?
Sonra işin içine aile giriyor. Yine aynı. Yalnız kalma korkusu. Evlenmeyene, aile kurmayana yapılan baskının temelinde de bu var. Korkuların nesillerden nesillere aktarımı. Evlenip, aile olunca da, geçinme, yetiştirme, iyi olma korkusu. konfor alanı bozulmasın diye, vazgeçilen onlarca şey.
Medya da aynı. Klasik medya zaten negatif haberler üzerine kurulu. Gazetelere bakın. Hepsinin alt metni aynı, ‘yok olursun’. Bunu yaptı ve yok oldu, şunu yaptı ve yok oldu. Birikim yapın yoksa yok olursunuz, tuttuğunuz takım yok olabilir. Abartıyorum evet, ama böyle. Zaten insan beyni de böyle öğrenmiş, negatif şeylere daha çok ilgi gösteriyor. Bu ilgi de, daha çok negatif içerik üretiyor. Sosyal medya da aynı. Baksan, avrupada ve amerikada yaşanacak yer kalmamış. Göçmenler her yeri mahvediyor. Suç tavan yapmış. Türkiye için de aynı. Ya göçmenler ya da görünmez düşmanlar sürekli varlığımızı tehdit ediyor. Bir sürü insan gereksiz yere hapiste ve onları unutturan şey, sokağa çıkıp, eylem yaptırmayan şey yine korku.
Ondan sıkılan kendi yankı odasına çekiliyor. Olumlu şeylere, yani başkalarının mutlu hayatlarını izliyor. İlginç şekilde hayatın boşa harcanması, sürekli izleyici olmak korkutmuyor ama geride kalmış olmak, bir şeyleri kaçırdığını düşünmek korkutuyor. İnsanlar musmutlu yaşasalar bile izledikleri içerikler, sürekli bir şeyler kaçırıyorlarmış gibi hissettirip, onların tüm düzenini alt üst edebiliyor.
Teknoloji gelişse bile insan zihni gelişmiyor. Belki de, ilk defa insan zihin olarak teknolojinin bu kadar gerisinde kaldı. Bu geride kalmışlık da, aynı ilk insanlar, mağara adamları, ilk kabileler gibi bir reaksiyona sahip oluyor. Varlık tehdidi.
Aşı karşıtlarına, yapay zeka ile ilgili yorumlara, iletişim teknolojileriyle ilgili yorumlara, uzayla ilgili yorumlara bir bakın. Tonlarca komplo. Hepsinin içi boş. Temeli aynı. İnsan açıklayamadığı şeyi, varlığına tehdit olarak algılıyor. Mesela yapay zeka işlerimizi alacak söylemi, şu an belki de en çok kullanılan medya cümlesi. Gerçekler böyle mi? Değil tabii ki. İşlerimizi aldığı zaman, açıkta mı kalacağız hayır ama bu haber satıyor işte. Sattıkça da, içinden çıkılmaz tartışmalara yol açıyor.
Benzeri ırkçılık, LGBTQ bireylere karşı tahammülsüzlük, farklı görüşlere saygısızlık, farklı inançlara ve dinlere karşı nefret için de geçerli. Irkçı bireyler, konfor alanlarının bozulmasından korkuyor. Bozulduğu için değil, bozulma ihtimali üzerinden konuşuyorlar. Farklılaşan çevre ise bu düşünceyi besliyor çünkü değişimden de korkuyorlar. LGBTQ karşıtlarının en büyük korkusu aile yapısı ve cinsiyet karmaşası. Çünkü insanları erkek ve kadın olarak ayırmak çok daha kolay. Bu aslında ırkçılıktan farksız bir durum çünkü insanları sadece fizik yani görünüş üzerinden sınıflandırıyorsun. Senin hayatını etkileyen bir şey olmasa bile, insanın kompleks yapısı, sanki seni etkiliyormuşçasına bir korku yaratıyor. Mesela düzgün aile gibi görünmek için, birbirinin psikolojini bozan, şiddete başvuran aileler; görünüş değil, sevgi temelli birliktelikler kadar insanları korkutmuyor.
Farklı görüşlere saygısızlık da benzer. Saygısızlık belki çok basit bir söylem ama algoritmalar hayatımıza girdiğinden beri, kutuplaşma da kelime dağarcığımızda önemli bir noktaya geldi. Kutuplaşma, aslında ‘güvenli’ limanda kalma isteği. Farklı bir görüş, inandığın tüm her şeyi yerle bir edebilir. Yani o güne kadar hayatını üstüne kurduğun bireysel tüm değerleri sarsabilir korkusu, direkt olarak benliğe bir saldırı. Öyleyse nefret kusmak en iyisi, kendini korumak için ideal bir yol. Dinlere olan düşmanlık biraz daha karmaşık çünkü çok daha eski bir hikayenin devamı ama mantık aynı.
Heralde, korkumuzu yendiğimiz ya da daha soyut olduğu için gündeme getiremediğimiz şey çevre. Nasıl tahrip ettiğimizi görmememiz yetmiyor, korku bile duymuyoruz. Buna karşı hassas bireyler ise, yine aynı korku temeli üzerine tüm argümanlarını ve aktivitelerini kuruyorlar.
Bu kadar korku temelli bir dünyada yaşamak bir yandan ilginç, bir yandan da anlaşılır bir durum. Böyle olmak zorunda mı? Bence değil. Mesela 2. dünya savaşını yaşamış bireylerin, bu korkuyla hareket edip, çocuklarına ve torunlarına her krizde bunu hatırlatması şart mı? Değil. Ya da benzer şekilde, darbeleri yaşamış, sürekli ‘siz bilmezsiniz, ne sefaletler çektik’ diyenlerin sürekli bunu hatırlatması şart mı?
Bize bu çok normal geliyor çünkü bu korkularla yetiştik. Dış güçler, ülkeyi tehdit eden düşmanlar, terör argümanlarının dünyanın her yerinde bu kadar tutması da bu yüzden. Herkese normal geliyor. Bu kadar tüketip, her türlü değişimden korkmamız da aynı.
İnsan korktukça bencilleşiyor. Bencilleştikçe de, sosyal bir sistemde yaşadığını unutuyor.
Peki nasıl olabilirdi?
Mesela binlerce yıllık yaşanmışlıkların saçmalığını öğrenerek başlayabilirdik. Sadece teknolojik olarak gelişmek ve sisteme parça olacak bireyler yetiştirmek yerine, insanı bütün olarak ele alıp, geçmişe bir sünger çekebilirdik. Doğayla savaşmak yerine, doğanın parçası olduğunuzu kabul ettiğinizde, savaşacak da pek bir şey kalmıyor.
Tüketip, kaybetme korkusunu öğrenmek yerine sahip olma gereği duyulmayan bir dünya da olabilirdi. Korku ve güvensizlik temelli değil, güven esaslı. İnsanın doğasının kötü olduğunu kabul ettiğimiz senaryo yerine, iyi olduğunu da kabul edebilirdik mesela. O zaman sahip olamadıklarımız, elimizden kaçanların yarattığı saldırganlığın yerini, daha rahat ve sağlıklı kafalar alabilirdi. Bu durumda suçtan da korkmaya gerek kalmazdı. Bu elbette kötü şeyler yaşanmayacak demek değil ama kötü şeylerin tekrar edilmesinin önüne geçilebilirdi. Çünkü motivasyon ortadan kalkıyor.
Daha sosyal bir dünya olabilirdi. Daha çok iletişime açık, farklılıkların daha normalleştiği ve aslında farklılık olmadığının anlaşıldığı bir dünya. Bunu başarmanın tek yolu da, ‘düşman’ yaratmanın önüne geçmek. Dolayısıyla güç savaşını engellemek. Güç anlamsızlaşmadıkça, bu da zor. Ama bugün teknoloji bize bu fırsatı veriyor aslında. Gücün tanımı fazlasıyla değişiyor. Bir bakıma anlamsızlaşıyor.
Daha fazla, daha çok, daha etkin düşüncesi yok oldukça, bugün normal karşıladığımız korkuların da, bir çoğu ortadan kalkıyor. İlk insanların en büyük korkusu hayatını kaybetmekti ve atılan her adım hayatı tehdit ediyordu. Bugün ise böyle bir kaygımız yok ya da çok daha az. Yani yarattığımız korkuların çoğu yersiz. Kaybedecek hiçbir şeyimiz yok.
Umarım bir gün bunu anlarız ve zihinlerimiz de teknoloji kadar gelişir.


Leave a comment