Collage with bones, paint, wires, and words 'Consequence', 'Unintended Blindness', 'Fragmented Ethics', 'Lost Compassion'

Kötülüğün Sıradanlığı ve Doğadan Kopuş

Ben bir hayata doğmadım. Çayırlarda koşarak, temiz havanın tadını çıkararak büyümedim. Kaderim baştan yazılmıştı, seçim şansım bile olmadı. Bir görev için dünyaya geldim ve tamamlayıp döneceğim. 

İlk hatıram annem. O, bana göre daha şanslı mı bilemem. Çayır çimen görmüş ama oradan alı koyulmuş. Bilmek mi daha iyi yoksa hiç bilmemek mi emin değilim. O, bir annenin yorgun olması gerektiğinden daha bitik, daha stresli. Bedeni tekrar tekrar kullanılmış, İşlevi bitince ise aynı görevi tamamlamış ve gitmiş. 

İlk hatıralatım çayır çimen değil. Metal ve gürültü. Annemin pisliği ve dışkısı diğerlerine karışmış. bizimkiler de öyle. Birbirine sıkışmış bedenler arasında büyümeye çalışıyoruz. Soluduğumuz tek şey atık ve ölü kokusu. Metal, gürültü ve ıslak zemin. Tüm hatırladığım bu. Büyüdüğüm için şanslı mıyım? Emin değilim. Annem gibi sömüreleceğimi bile bile büyümek çok da hoş değil. Kardeşlerim gibi o pisliğin için boğulabilir ya da annem tarafından ezilebilirdim de. Öyle olmadı. 

Güneşi hiç keşfedemedik. Öyle bir şey olduğundan bahsediliyor. Biz beton, kir, idrar, dışkı, korku ve kan dışında bir şey görmedik. Tarlalarda bile koşamadık. Dışkının içinden besin aradık, amonyak kokusunun içinde verileni içtik, bulduğumuzu yedik. O akdar aç kaldığımız zaman oldu ki, annemizi de yemeye başladık. Emzirmeyi bitirmemiz gerektiği yerde, ona zarar verme pahasına emmeye devam ettik. Yetmedi, pislediği yeri besin gibi kemirdik. 

Büyüdük ama yaşamadık. Tek gördüğümüz şey pislik ve hastalık. Hastalanan da özgür olamadı, temiz havayla tanışamadı. İlaçlarla hayata tutunduk. O kapalı alanda hastalık kolay yayılır ama biz antibiyotiklerle ayakta kaldık.

Acelemiz vardı. hemen büyümemiz gerekiyordu. Daha çok çoğalmamız ve daha hızlı büyümemiz. Hormonlarla desteklendik. En iyi büyüyenlerimiz masaya daha çabuk yemek oldu. 

İnsan, sorununun kaynağını hiç göremedi. Kendi rahatsız olunca, kurallar uydurdu. Hormonu yasakladı ama hayvanı girdi olarak görmeye devam etti. 

Kimisi ‘iyi çiflikler de var’ diyor, ya da şanslı olanlar daha steril yerlede ama yine makinalar arasında, daha da şanslıları ise serbest geziyor ama son hep aynı. Hayvan ölüm için büyütülür. 

Bedeni ile ölçülür, şişmanlatılır, sersemletilir, öldürülür, derisi yüzülür, kanı akıtılır, parçalanır, paketlenir, fiyatlandırılır, rafa koyulur, satın alınır, pişirilir ve yenilir. Bu doğanın bir kanunu değil. Güçlünün zayıfı ezmesi de değil. Tersine orantısız güç ve gözü dönmüşlük. 

Her aşamada dil tüketiciyi koruyor. Ceset ‘et’ oluyor. Yavru bile yeniliyor. ‘Dana’ yiyoruz, yani çocuk, yani bebek. Anne ise biftek oluyor, kimisi kanat, kimisi jambon.

Marketten alınan ürünler bizim için sadece paketten ibaret. Öldür ve ye denilse, birçoğumuz et falan yemeyecek. Hayvanın gözüne bakabaka onu kesemeyecek, çığlıklarını aldırmadan onu parçalayamayacak. 

Ölçeğin Korkunçluğu

Bireysel bir hayvanın hikayesi bile yeterince ağır. Ama gerçek korkunçluk, yaptığımız kıyımın ölçeğinde. 

Bugün dünyada her gün yaklaşık 900bin inek, 3.8 milyon domuz ve 200 milyondan fazla tavuk kesiliyor. Tavuklar için bu dakikada 140bin hayvan demek. Bir de diğer hayvanlar var. 

Acının bilançosu çok ağır. Milyonlarca ölüm tedarik zinciri. Sebebi ise yapabiliyor olmamız ve endüstriyel cahillik. 

Sayılar arttıkça duygular da küçülüyor. Normalleştiriyoruz. İnsan zihni bu büyüklüğü ne yazık ki, kavrayamıyor. Mesafe ve sayı kimlikleri yok ediyor. İsmi olmayan ise hızlıca tüketiliyor. 

Bilim

Bilim hayvanların tıpkı insanlar gibi karakterlerinin olduğunu, acı çektiklerini söylüyor. Hayvan davranışı, nörobilim, veterinerlik ve refah araştırmaları; birçok hayvan türünün ağrı, korku, stres ve olumsuz deneyimler yaşayabildiğini söylüyor. Bunun yarattığı iki sorun var. Birincisi, stres altındaki hayvanı insan sağlığına da zararlı oluşu. İkincisi ise daha önemli olan ise ahlak ve etik sorun. 

Ahlaki yükü kabulleniyor muyuz yoksa bununla yüzleşmekten kaçıyor muyuz?

Cevap görmeye, koklamaya bile dayanamadığımız hayvanları pişirip, yiyoruz. Teknik düşünüp, verimli kafesler, hızlı kesim hatları oluşturup, raf ömrünü uzatıp, pajketleri güzelleştirmek bir çözüm değil. Bir canlı acı çekerken, onu kullanabilir miyiz sorusuna verilen bir cevap. Etik bir facia. 

Toprak, orman ve iklim

Zarar sadece mezbahanın içinde olanlar, antibiyotik direncinin artması değil. Milyarlarca çiftlik hayvanını beslemek için devasa alanlar gerekiyor. Ormanlar meraya ve yem üretimine açılıyor. Amazonlar ve Güney Amerika’daki diğer ekosistemler yalnızca insanlar soya ürünleri yesinler diye kesilmiyor. Bu ürünler için büyük arazilere gerek yok. Küresel soya üretiminin büyük bir kısmı hayvan yemi olarak kullanılıyor. Tavuklara, domuzlara, sığırlara, balıklara veriliyor. Sonra insan bu hayvanları mümkün olan en verimsiz şekilde tüketmiş oluyor. Etik kısmın dışında, lezzet ve ürün kalitesi doğada büyüyen bir hayvana göre çok çok düşük. 

Garip olan şu, doğal döngüyü yok etmemiz yetmemiş gibi, daha da kötü hale getiriyoruz. Bir daha geri dönüşü olmayacak şekilde bir tahribat. Önce yiyecek yetiştiriyoruz, sonra hayvan yetiştiriyoruz. Yiyecekle onları besleyip yiyoruz. Güçlü zayıfı yemiyor. Güçlü yemek için olmayanı var ediyor. 

Bu sırada ormanları yakıp, biyoçeşitliliği yok ediyor, metan gazı salımını maksimum düzeye çıkarıp, temiz su kaynaklarını yok ederke; afiyetle akşam yemeği yiyoruz. İkinci bir etik problem. Dünya bize mi ait yoksa gelecek nesillere karşı sorumluluğumuz var mı?

https://bahadirhancicek.com/2024/06/29/tukenis/

Küresel ölçekte tarım arazilerinin büyük bir kısmı hayvancılık için kullanılıyor. Otlatma alanları ve hayvan yemi üretilen tarlalarla birlikte düşünüldüğünde, hayvancılı tarımsal arazinin 80%’ini kaplıyor. Buna rağmen et, süt ve çiftlik balığı insanlığa küresel kalorinin çok daha küçük bir kısmını sağlıyor. Yani endüstriyel verimlilik, biyolojik verimliliğin tam tersi işliyor. Endüstrinin göreceği zarar sürekli konuşulurken, tüm insanlık birleşse altından kalkılamayacak olan yük hiç konuşulmuyor. Buna bağlı artan yakıt, uçuş, tatil fiyatlarını görünce şaşırıp, yangın, sel, olağandışı hava koşullarını görünce şaşırıyoruz. Dünyanın sistemsel karmaşıklığı ve birbirine bağlılığını insan algılamıyor ne yazık ki. 

Bitkiyi doğrudan yiyebilsek, hayvanları makina olarak kullanıp, tüketmemize de gerek kalmazdı mesela. Ama alan yanlış protein reklamları yüzünden kimsenin alışkanlığını bozmaya niyeti yok. Günümüz dünyasında biz özeliz. Her şey bizimle alakalı. 

Hayvancılık aynı zamanda sera gazı emisyonunun önemli kaynaklarından biridir. Hayvancılık tedarik zincirleri küresel insan kaynaklı sera gazı emisyonlarının yaklaşık yüzde 15’inde sorumlu. Hayvancılık iklim krizinin başlıca nedenlerinden birisi. 

Özellikle sığır eti ve süt üretimi metan nedeniyle ağır bir iklim yükünü beraberinde getiriyor. Metan karbondioksit gibi uzun ömürlü değil, bu da hızlı ısınmanın sebebi. Yani bugün hayvan üretimi büyük ölçüde kısıtlansa, kısa ve orta vadede bir çok sorun rahatlayabilir. 

Antibiyotikler, bakteriler ve virüsler

Kalabalık hayvan tesisleri, bakteri ve virüslerin yayılması için uygun ortamlar yaratıyor. Kovid dönemi, vay efendim yarasadan bulaşmış diye ırkçı yaklaşımlarda bulunurken, günlük rutinlerimizin yarattığı riski görmeyecek kadar etik yoksunuyuz. Korona virüsü, insana bulaşma riski taşıyan 10binlerce virüsten sadece bir tanesiydi. 

Çok sayıda hayvanın dar alanlarda tutulduğu sistemlerde hastalık riski artıyor. Devreye antibiyotik giriyor. Bunun sonucu da, antibiyotik direncinin artması yani bakterilere karşı verdiğimiz savaşı kaybetmemiz. Daha çarpıcı şekilde anlatmamız gerekirse, güçsüz olanın ölmesi yani çocuklar, yaşlılar, hastalar, hamileler. Daha çok ölüm göreceğimiz kesin. 

Antibiyotik direnci, pek konu olmasa da insanlığın ortak sorunu. Çünkü dirençli bakteriler gıda zinciri, çevre, su, toprak ve temas yoluyla geniş ekosistemlere yayılabilir. Bugün en sıradan enfeksiyonun bile tedavisinin zorlaşması, modern tıbbın en ciddi risklerinden birisi. Çocuğa hasta olunca antibiyotik vermiyoruz diye çözülecek bir problem değil. 

Hayvanlarla ilişkimizi yemek üzerine kurduğumuzda bunu görmek zor elbette. İnsan sağlığı ve hayvan sağlığı birbirinden apayrı kavramlar değiller. İnsan, hayvan, doğa aynı biyolojik ağın parçaları. 

Zoonotik hastalıklar da bu yüzden önemli. Birçok enfeksiyon hayvanlardan insanlara geçebilir. Yeni ortaya çıkan bulaşıcı hastalıkların büyük bir bölümü hayvan kökenli. Bu, her çiftlik salgın yaratır demek değil elbette ama hayvanları yoğun, stresliö endüstriyel ve doğal olmayan koşullarda tuttuğumuzda riski fazlasıyla katlıyoruz. Kanser olan birinin, radyoaktivitenin yüksek olduğu bir yere taşınması gibi. 

Ormanı yok ettiğimizde vahşi yaşamla temas artar. Hayvanları yoğınlaştırdığımızda patojenlerin yayılma ihtimali de. Küresel ticaret sayesinde dünyanın bir ucundaki riskleri, dünyanın her yerine hızlıca taşıyoruz. Yani mesele tabağımıza giren değil, gezegenin kendi metabolizası ve dengesi. 

Etik

Soru aslında basit. İnsan gibi her hayvan yaşamak ister. Yaşamak için alan gerekir, temiz hava gerekir, hareket ve ışık gerekir. Acı çekmemek ise temel refleksimiz. Kimse acı çekmek için yaşamaz. 

Güçlü olduğu için insan eti yemek isteyen birine nasıl tepki gösteriyorsak, aslında hayvan etinin yenilmesine de benzer tepkiler vermemiz gerekiyor etik olarak. İkisinde de olay, güçten ve yaşam hakkını engellemekten ibaret. 

İnsan olarak, düşünebiliyorsak, değerlerimiz ve aklımız varsa; kültürümüz, etik düşüncemiz, hayal gücümüz varsa kendimizi de özellikle teknolojinin bu kadar geliştiği bir dönemde ilkellikten ayırmamız gerekiyor. Çünkü yaptığımız şey üstünlük değil, ilkellik ve utanç. 

Gandhi’ye atfedilen bir söz varö muhtemelen Hint felsefesinden bir söz. 

“Bir milletin büyüklüğü ve ahlaki gelişimi, hayvanlara nasıl davrandığıyla ölçülebilir.”

Bir toplumun gerçek yüzü, yalnızca güçlüye, zengine ve görünür olana nasıl davrandığıyla ortaya çıkmaz. Ürettiği makinalarla ve parayla da ölçülmez. Gelişmişlik daha kompleks bir şey. Asıl gelişmişlik; kendini savunamayana, konuşamayana, acısını anlayamayana nasıl davrandığında ortaya çıkar. 

Bir çocuğa, bir yaşlıya, bir mülteciye, bir işçiye, bir hayvana nasıl davrandığımız; aslında ne kadar “gelişmiş” olduğumuzu gösteriyor. Çünkü güç karşısındaki davranışımız çoğu zaman çıkarla karışır. Ama güçsüz karşısındaki davranışımız daha çıplaktır. Orada karakter görünür.

Hayvan meselesi bu yüzden yalnızca beslenmeden ibaret değil. Daha çok etik ve vicdan meselesi. Bu mesele dilimizde, alışkanlıklarımızda, ekonomimizde, beden algımızda, ölüm korkumuzda ve doğayla kurduğumuz bozuk ilişkide başlıyor.

Endüstriyel toplumlara baktığımızda, insani ve politik meselelerde de ‘ikiyüzlülük’ olarak gördüğümüz şeylerin temelinde de bu yatıyor. Gelişmişliği endüstriyel üretim olarak ölçüyoruz ve bu gelişmişlik doğadan da o kadar kopuk olmayı sağlıyor. Özendiğimiz modernizim ve gelişmişlik de bu. Doğadan kopuş. 

Doğadan Kopuş

Sokakta ya da ormanda ölü bir fare, kurbağa ya da diğer hayvanları görünce irkiliyorum. Sonra da, dünyadaki en doğal olay neden bu kadar irkilmeye neden oluyor diye düşünüyorum. 

Modern insan doğadan kopuk yaşıyor. Ayda yılda bir gördüğüm şeyleri bir de taze ölmüş olarak görünce ister istemez rahatsız oluyor insan. 

Sonra tüm modern sistemi, insanları, medyayı düşününce şını görüyorum. Ölüm oldukça olumsuz ve uzak. İnsan yaşlanmak istemiyor. Ölmek istemiyor, yorulmak ve bitkin olmak istemiyor. Kusurlu görünmek istemiyor. Zamana karşı savaşı kazanacakmış gibi varını yoğunu görünüşe yatırıyor. plastik tırnaklar, botoks, dolgular, estetik ameliyatlar, filtreler, sürekli gençlik vaadi, kusursuz cilt, kusursuz vücut, ve kusursuz hayat. Hepsi aynı korkunun ve kopuşun farklı şekilde dışa vurumu. 

Elbette insanın kendine bakması kötü değil ama mesele toplum normalleri değişirken doğadan ve özümüzden kopmamız. Normale dayanamamız ve bunu yaparken yine doğal dengeyi altüst etmemiz, çevreye zarar vermemiz ve bencilce bunu umursamamız. İşin daha da garibi hormonal dengemizi, şikayet ettiğimiz birçok konuyu düzgün diyetle çözebilecek olmamız. Tabii ki hayvansal tüketimin azaltılması da bunun bir parçası. 

Yaşlanmak, hastalanmak, doğmak ve ölmek kadar normal bir şey yok hayatta ama yaşlanmayı hastalık olarak görmeye başladık. O kadar uzaklaştık gerçeklikten. 

Aslında akıl sağlımızı yitirdik. Her şey gereğinden daha steril hale geldi ve hayvan ürüne dönerken, insanı da projeye çevirdik. Her şeyi üretim ve etkinlikle ölçünce de aynı düzensizliğin içerisinde boğuluyoruz. Hayvana yaptığımız eziyetin ismi üretim olup, raflarda sergilenirken, insan bedeni ise sosyal medyada, kliniklerde, reklamlarda ve aynalarda güzellik olarak pazarlanıyor. Güzel kelimesinin bile bir manası kalmadı. Hepsi birbiriyle bağlantılı. Kırdığımız doğal döngünün sonucu. Aslında gelişmişlik ölçütlerimize etiği katsak, ne kadar gerilediğimizi de göreceğiz. 

Kötülüğün sıradanlığı

Hannah Arendt, kötülüğün sıradalığını günlük kabullere ve rutinlere bağlıyor. Kötülük her zaman bir anda yakıp yıkarak gelmiyor. Bazen, belki de çoğu zaman sıradanlıktan ve kabullenmişlikten geliyor. Sıradan insanlar, sıradan işler, sıradan formlar, sıradan emirler, sıradan prosedürler ve sıradan kurumlar. 

Her şey ahenk içinde çalışıyor gibi gözükse de, tam tersine kötülüğü besliyor. Düşünmeyi bırakmış insan kadar da kötüsü yok. 

Endüstriyel hayvancılık da böyle. Kasiyer için, şoför için, kesim hattındaki işçi için, gıda mühendisi için, şirketler için ya da reklamcı için ortada bir sıkıntı yok. Herkes işinin gereğini yapıyor. Herkes küçük bir sistemin parçası. Kimse kendini zalim hissetmiyor. Yani şiddet normalleşiyor. Kahvaltıdaki sucuk, içkiyle yapılan mangal, iftar sofrası, bayram sofrası, öğlende yenilen tavuk, arada içilen süt, kırılan yumurta, kullanılan indirim kadar normal. Yumurtaya ekmek banarken, etik sorumluluk hisseden çok insan var mıdır? Sanmam. 

Zarar vermek zorunda mısın?

Hint düşüncesinde, özellikle Jainizm’de çok merkezi olan Ahimsa fikri zarar vermemeyi anlatır. Yalnızca insana değil, hayvana, böceğe, canlı olan her şeye mümkün olduğunca az zarar vermeyi. Bazıları övünüyor ya Şamanizm’de doğaya saygı varmış diye, bu da benzer. 

Bu romantik bir merhamet değil, keskin bir soru:

‘ZARAR VERMEK ZORUNDA MISIN?’

Modern kapitalist düşünce nicelik üzerine kurulu. Daha fazla, daha hızlı, daha çok. Bunu beslemek için de, öne çıkan bireyselcilik. Sen özelsin, sen güzelsin, daha genç görün, daha başarılı ol, daha pürüzsüz ol, daha mükemmel ol. Ahimsa ise tam tersi. 

Gücün var diye kullanmak zorunda değilsin. 

Bir canlıyı kontrol edebiliyor olman, onu kullanma ve sömürme hakkını vermiyor. Kafese koyabilmen bunu doğru bir etkinlik yapmıyor. Kesip paketleyebilmen, o bedeni önemsiz yapmıyor. 

Bugün özellikle zengin ve gelişmiş toplumlarda çoğu insan için hayvan yemek artık hayatta kalmak için zorunlu değil. Baklagiller, tahıllar, modern üretim, sebzeler, kuruyemişler, tohumlar, bitkisel proteinler, takviyeler gibi bir sürü seçenek var. Geçmiş nesillere göre çok daha fazla bilgi ve alternatife, imkana sahibiz. Soru artık sadece ‘hayvan yiyebilir miyiz?’ değil. Soru ‘mecbur değilsek, neden yiyoruz?’

Yapabiliyor olmanın bir sonu yok. Bugün iğrenerek baktığımız çocuk istismarı davaları, soykırımla suçladığımız Sırbıstan’a gönüllü olarak gidip savaş tecrübesi yaşamak isteyen, birçok masum insanı ‘avlayan’ zenginler de kendini yapabiliyordum yaptım diye savunabilir mesela. Ya da benzer şekilde dünyanın tepki gösterdiği İsrail de, bunu söyleyebilir. Birinin doğru birinin yanlış olması arasındaki çizgi sandığınız kadar kalın değil. 

 Veganlık, vejeteryanlık ve zorunluluk

Elbette bu eleştiri ve hayvanlara karşı empati bir dayatma olmamalı. Yoksulluk, coğrafya, sağşlık, kültür, erişim ve beslenme bilgisi dünyanın her yerinde aynı değil. Herkes aynı seçeneklere ve imkanlara sahip değiller. 

Ama konunun çıkış noktası bile bile acıya destek mi olacağım yoksa acıyı azaltabilir miyim?

Kimisi tamamen vegan olarak bir yol bulabilir kendine. Kimisi vejeteryan olarak bir adım atabilir. Kimisi isi hayvansal ürünleri azaltarak, bitkisel alternatiflere şans vererek bilinçli bir tüketici olabilir. ya da endüstriyel üretime karşı kendi sürdürülebilir gerçekliğini yaratarak. Düşünüldüğü kadar imkansız değil bu. 

Mükemmel olmaya çalışmak hiçbir zaman işe yaramıyor. Ama dürüst olmak zorundayız. Çünkü olay, iyi ya da kötü olmak değil, daha çok sistem içinde payımızın, şikayet ettiğimiz şeylere nasıl aslında destek olduğumuzun farkında olmamız. Mahallemdeki orman kesiliyorken verdiğim tepki, dünyanın herhangi yerinde yok olan hayatlara tepkisizlikle çelişmemeli. 

Arendt örneği, düşünmeden katılmanın tehlikesini gösteriyor. En tehlikelisi de gerçekten bu. ‘Hayata bir kere geliyorum, kendi işime bakıyorum’ demek ile, silahı çekip birini öldürmek arasında pek bir fark yok etik olarak. 

Ahimsa örneğinde olduğu gibi, zarar azaltmak ahlaki bir olgunluk göstergesi aslında, aynı zamanda insan olarak gelişmişliğin göstergesi. 

Bilim zararın bilançosunu çıkarmasına rağmen, değişimi büyük sistemlerden bekliyorsak, kendimize yalan söylüyoruz aslında. 

Bu aslında kişilik turnusolu. Bencilliğin en büyük göstergesi. İyi niyetli olmak hiçbir şey değiştirmiyor. Meşgul, yorgun, sıradan olmak; düşünmemek insanı hafifletmiyor, sorumlu yapıyor. Mesela büyük değişimler beklediğiniz sistemleri oylarken, kaç kere hayvan konusundaki politikalarına göz attınız, kaç kere buna göre karar verdiğiniz, kaç kere bunu sorguladınız ve bununla ilgili hareketlere katıldınız, destek olduğunuz?

Olmadıysanız, beklemek sadece kötülüğe hizmet anlamına geliyor. Zalimliliğin en büyük parçasınız demek oluyor. Bu sadece hayvansal ürünlerle ilgili değil, şikayet ettiğimiz her türlü güncel konuda aynı. Etik yükümlülükten kaçmak, dünyadaki kötülüklerin en büyük sebeplerinden. 

,

Comments

Leave a comment