Avrupa’yı saran ateş Anadolu’ya da sıçramıştı. İmparatorluklar domino taşı gibi teker teker yıkılıyordu. Sıra Osmanlı’ya gelmişti. Yüzyılı aşkın süredir kendi valisine söz geçiremeyen imparatorluk ne kadar hayattaydı tartışılır. Zaten o yüzden hasta adam diyorlardı. Artık son yaklaşmıştı.
Padişah, bir bak bakalım Anadolu’da her şey yolunda mı dedi. Sürgünle karışık bir istekti. Yakalanırsa, bir tehdit ortadan kalkacak, yakalanmazsa da büyük bir problem olmayacaktı. Yüzyıldır koskoca İmparatorluk Anadolu’yu ayağa kaldıramıyor da, birkaç subay mı kaldıracaktı?
Sarı saçlı mavi gözlüm sordu:
Samsun’a karadan yol var mı?
Yok cevabını alınca, o zaman kaderimize razı gelip denizden gideriz dedi, tehlikeli sözlerine aldırmadan. Kaşlarını bir çattı, o sert bakışlar önce milleti kurtaracak, sonra da yepyeni bir başlangıcın kapısını aralayacaktı. Yumruğu bir vuracaktı işgalciler dağılacaktı, bir daha vuracak padişah sol duvarda, bir yumruk daha yobazlar sol duvarda.
Kurban olduğum kafaya koymuştu. Bu topraklar eskisi gibi güçlü, kuvvetli ve kudretli olacak.
Hikayeye devam edemiyorum, bir anda nereden geldiğini anlamadığım şekilde İzmir Marşı çalınmaya başladı. Şimdi de, bayraklı bir kalabalık yazmama engel oluyor.
Bir türlü aşamıyoruz şu anlamsız gururu ve coşkuyu. Her yıl aynı cümleler, yarısı Atatürk’e bile ait olmayan özlü sözler, bayraklar, bir de kendi fantazimize özlem ve mutlak doğru olarak Atatürk.
‘Yaşa Mustafa Kemal Paşa Yaşa’ . Ölünce bile rahat yok, illa canlandıracaklar. Hatta öyle ki, bugün biyolojik bir robot yapılsa ve Atatürk gibi davransa onu kutsal sayacak insanlar var. İnanmazsanız, Atatürk’e benzediği ve benzemeye çalıştığı için ünlü olan adama bakın. Heykellerine, sınıflardaki portrelerine nasıl yaklaştığımıza bakın. Niye sınıfta portreler var, o da ayrı bir soru ama bunu sormak suç, Ata’ya saygısızlık.
Atatürk’ü anlamayı falan geçtim. Her tarihi figür gibi doğruları, yanlışları, kabul edenleri, karşı çıkanları, fanboyları, haterları var.
Gerçek Atatürk bu değil!
Gerçek islamcılar gibi gerçek Atatürkçüler çıktı bir de başımıza. Neyse diyeceğim o ki, bugünkü Atatürkçüler o dönem yaşasa padişahçı olurdu ya da Mithat Paşacı, Mustafa Reşit Paşa da olabilir gibi. Önce devlet, sonra devrim. Farklılıkları sevmiyor bizimkiler.
Böyle bir toplumuz. Geçmişte yaşıyoruz, hem toplumsal olarak hem de bireysel olarak. Geçmişte olmadığımız zamanlarda ise gelecek hayaliyle yaşıyoruz. Bugünümüz ise bir şeyleri kutsallaştırıp, birbirimizin kutsallarına saldırmaktan ibaret.
Kötü haber şu, insan hafızası ve zihni o kadar değişik ki, hafızaları fantazileştiriyor ve hatıralar bile en fantastik hallerine dönüşüyorlar. Toplumsal olarak da aynı. O yüzden kimisi dinin geçmişini dünyayı kasıp kavuran bir dönem gibi görürken, kimisi Malazgirt’ten bir girdik ki ne girdik diye anlatıyor, kimisi bizim imparatorluğumuz valisine karşı savaşamasa da dünyaya meydan okuyordu diye övünürken kimisi de, cumhuriyetin ilk yıllarını bugünün Singapur’u gibi anlatıyor. Hele eski Türkiye yok mu televizyonda dansöz oynattıkları, televizyon üzerindeki dantel kadar fantastik bence. Bazısının derdi ise başka, 1959 yılı öncesi fırtına gibi esiyorduk, şampiyonluklarımızı verin diye çırpınıyorlar. Verin şu adamlara gökteki tüm yıldızları.
Bu da yetmiyor, birbirimizden de nefret ediyoruz. İç savaş ülkesi gibi. Bugün menemen soğanlı olur desem, sokağa dökülecek milyonlar var. Valla zor tutuyoruz.
Bir diktatör bundan daha çok ne isteyebilir ki? Kimsenin bugünün yok, onlar bunlar diye bölünmüş herkes, teknoloji de bu ayrımı iyice pekiştiriyor. Mükemmel. Es kaza bugüne gelen olursa, hemen -ecek, -acak ekle, o da olmazsa sembollere boğ milleti tamam. Bayrak, portre, nutuk, milli günler, marşlar, rakı… Sembol çok nasılsa. O da işe yaramazsa, yabancıları hedefe koy. Nefret bitmez nasılsa Ortadoğu’da.
Oradan söylemesi kolay diyecekler şimdi? Evet, kolay. Zaten buradan söylemek için terk ettim ülkeyi. Buradan görmesi daha kolay. Ayrıca kişisel olarak savunduğum değerlerin peşinden gittim. Bu değerleri savunabileceğim, savunmam gereken yere geldim. Ortada bir tezat yok. Bir şeyleri savunmak için, o şeyin var olması gerekir değil mi? Olmayan şeyi savunursan adama ya deli derler, ya da dindar.
Geçmişe bakmak o kadar da kötü değil aslında, bugün hakkında da bilgi verir. Tabii ki, bugüne bakarsan.
Mesela zamanında kolonileşmeyi kaçırdık. Hoşgörüyü falan geçelim. Cariye alırken, köle ticareti yaparken, azınlıkları vergiye boğup, çocuklarına el koyarken, hoşgörü mü vardı. Yoktu. İşin doğrusu kaçırdık. Ha, İspanyollar ya da Portekizliler gibi kolonileşme işini beceremeyebilirdik de. O zaman kahvede nasıl bakacaktık milletin yüzüne?
Sen, kocaman imparatorluğu devirip, Roma’nın son imparatoru benim diyorsun, sonra çocukların itibarını çarçur ediyor, kitaplarını yakıyor falan. Olan bu, şirketin parazit evlatları.
Ben İpek yolunu, baharat yolunu tuttum, artık iki dudağımın arasında her şey dersin, ortamlarda kaparım ha sınırları dersin ama elin gavuru durur mu? Önce bilgiyi taşımış, bir kısmını kaçırmış. Sonra bu adamlar bizi aç bırakacak diyip, bu bilgiyi ne yapacağız demiş materyale çevirmiş. Sonra o materyalleri ürüne çevirmiş hem senle savaşmış o ürünlerle, hem de açık denizlere açılmış. Hindistan’ı bulmuş, Afrika’yı sömürmüş, Amerika’yı keşfetmiş. Sen ise, ne güçlüyüz be diye yakılmışsın. İpek ve Baharat yolu ise nostaljik Kars Ekspresine dönmüş. Sorsan, batı sömürdüğü için batı oldu. Bence Batı, bizim kendimizi beğenmişliğimiz yüzünden batı oldu. Yoksa nerede o eski Roma deseler, nereden gidecekler Hindistan’a, Avustralya’ya, Amerika’ya. Hadi bunu kaçırdık, iki gemi yapsaydınız. O da yok. Üç tarafı denizle çevrili, coğrafyada donanma olmamasının tek açıklaması benim gibi savaş ve savaş teknolojileri düşmanları, çevreciler, hümanistler. Başka açıklama bulamıyorum.
Gavurlar 1–0 Anadolu.
Sırada ne var? Matbaa. ‘Matbaa’nın geç gelmesi’ diye anlatıldığı için ciddiye alamıyoruz ama büyük bir kayıp. Sen karşı köye bağırırken, adamlar hem her yere haber uçuruyor, hem de bilgiyi dağtıyor.
Gavurlar 2–0 Anadolu.
Aradan bir iki yüzyıl geçiyor. Tabii ki, arada hır gürle çözdüğümüz sorunlar var. En iyi bildiğimiz bu. Ama ayarımız yok işte. Gidebildiğin yere kadar gideyim diyorsun olmuyor. Arada denemeler de, yapılmış ama padişah halktan çok kopuk. Halka inemiyor. Ne öyle divan edebiyatı, süslü cümleler, çiniler, süslemeler falan. Olmuyor. O sırada, diğer taraf daha da gelişiyor. Hop endüstri devrimi. Buharlı makinalar. Atla yolda giderken hastalanma, kaçırılma, ok yiyip ölme falan yok. Çiftçiler işsiz kalacak, makinalar insanın yerini alacak, avrupa çökecek derken, daha da güçleniyorlar. Biz de ucundan yakalamaya çalışıyoruz ama kimse baharat ve ipek karşılığında makina vermiyor. Altını da, kaçırdık. Dibine kadar sıyırmış adiler. Noldu? Borçlar, tavizler, borçlanmalar. Yerli milli kılıçlara karşı, top, tüfek. Elimizde sadece övünebileceğimiz ‘şahi’ var. Zamanında, ne patlatmıştık sizi.
Gavurlar 3–0 Anadolu.
Tabi gelişen sadece teknoloji değil. Akıl, bilgi, sosyal hayat. Bankacılık, sigortacılık sistemi, vergi sistemi, büyüyen şehirler. Siyasi istikrar, serbest rekabet, anayasal monarşi, artan üretim talebi ve ihtiyaçlar, ticaret ve girişimcilik ve bireysel zenginleşme. Derkeeeeen. Fransız devrimi. Adamalr liberalizm diyor. toplumsal eşitlik diyor, demokrasi diyor. Bir anda merkezi otoritenin yanına bürokrasi ekleniyor falan. Tabii bir de milliyetçilik de ekleniyor. İmparatorluklar, teker teker yerle bir oluyor.
Gavurlar 3.5–0.5 Anadolu
Aslında gavurlar dediğim için skoru
Gavurlar 4- 0.5 Anadolu olarak değiştirmek gerekiyor.
O sırada milliyetçilik akımları önem kazanıyor. Eşitlik kavramı, hepimiz eşitiz sen harice dönüşüyor. Gavurlar gavurluğun hakkını veriyor. Ortada kilise falan kalmamış. Rekabet nefrete dönüşüyor. Bizimkiler milliyetçiliğin yanına acaba dinde koysak ya da Osmanlıcı diye milleti yesek, bu imparatorluğu kurtarırız derken; aklı başında bir grup çıkıyor, Fransız ekolü iyidir diyip dümenin başına geçiyor. Fırsat bu fırsat, ya hep ya hiç derken, imparatorluğun yerini Türkiye Cumhuriyeti ile dolduruyorlar.
Batı 4–3 Anadolu.
Reformlar, yenilikler… Artık başa baş mücadele var ama halen iki adım gerideyiz. Demokrasiye geçemiyoruz. Krizler, açlık, paylaşılamayan topraklar derken hop ikinci büyük savaş. Bizim derdimiz bize yeter diyoruz ve bir fırsat doğuyor.
Batı 4–3.5 Anadolu.
Yeşili görünce hemen demokrasiye geçiyoruz. Bize fazla geliyor. savaş sonrası yine tarih tekerrür ediyor. Batı bilgiye ve sisteme yükleniyor. Biz ise şova ve gösterişe. Demokrasi de fazla geliyor. Darbeler, anlaşmazlıklar, tatsızlıklar derken.
Batı 6- 4 Anadolu.
Arada bir şeyi daha kaçırıyoruz. Bilgisayar. Sonrasında internet. Bu pakete ek olarak; fizik, medikal, uzay, demokrasi.
Batı 7- 4 Anadolu.
Kaçan sadece bu mu? Değil. Yetişmiş iş gücü, demokrasi, sosyal haklar, eşitlik, özgürlük ve hayat standardı. En önemlisi kafanın rahatlığı.
Batı 8- 4 Anadolu.
O sırada dünya da gelişiyor, biz de ama geçmişten alışkanlık, kaçırmaya devam. Yapay zeka kaçıyor, dijitalleşme kaçıyor, kaçmayan da sistemde boğuluyor. Ama yine de övünecek şeylerimiz var. Sertab Erener gibi, Uefa kupası gibi, dronelar gibi, ‘’one minute’ gibi, büyük adalet sarayları, meydanlar gibi, eski Türkiye nostaljisi gibi. Oyuna ise yeniler eklenmiş.
Gavurlar + İsrail 12- 5 Anadolu.
Kimisi rakının iyisini arayıp bayrak sallarken, kimisi kafasını kumdan çıkarıp alnı secdede olanları sayarken, kimisi de halay çekip sağa sola savrulurken bakıyorlar oyunu oynayan değişmiş.
Fason Cumhuriyeti 10–0 Anadolu.
Fason Cumhuriyeti 3- 0 Gavurlar.
Bayrak sallayıp, marşlar okumaya devam. Elli kere söylersek belki geri gelir, tıpkı mesih gibi. Gelince en azından Beylerbeyi Göbek ikram edelim ayıp olmasın. Biranın da Carlsberg’i değil, Guiness’i ya da St.Bernardus’u olsun. Naptınız diye sorarsa, izindeydik deriz.


Leave a comment