Yine yalnız olmayı tercih ettiğim bir gün. Hava sosyalleşmek için çok giri.
Kafam artık insan almıyor ama insandan da uzak olamıyorum. Soluğu, evin köşesindeki kafede aldım.
Bahar bitmek üzere ama yaz da gelmiyor. Şöyle ucundan gösterdi, tam uzun kış bitti derken, bir anda soğuk ve gri havaya geri döndük. Yağmur ve fırtına. İnsanların elinden kaçan ufak çöpler havada uçuşuyor, açan çiçekler bin pişman. Sağanak da başladı, biraz daha kalacağım heralde kafede. Ne yapsam diye düşünüyordum, kafeyi hikayeleştirmek geldi aklıma. Belki zaman geçer.
Her zamanki gibi Alman simidi Brezelimi ve Saksonya’daki en iyi şey olan Eierscheke kekini yerken, bir yandan da etrafı izlemeye koyuldum. Yağmurdan sağa sola kaçışan insanların telaşı pek ilgimi çekmiyor açıkçası. Tramvay’ı yakalamaya çalışanlara inat, yağmur altında sigarasını bitirmeye çalışan amca hariç. Ama içerisi daha renkli.
Yazmış olmak için yazmak yerine, yazmak için çıktım dışarıya bu sefer sanki. Bazen, rastgele bir yabancının bardağı tutuşu bile, farklı fikirler verebiliyor.
Karşı masada bir adam oturuyor.
İlk bakışta dikkat çekici biri değil. Ellili yaşlarına yakın, koyu gri montlu, kısa saçlı, yüzü sert çizgilerle bölünmüş.Bazen birinin yüzüne bakıp, bu adam çok şey yaşamış dersiniz ya. Bu öyle değil. Bu daha çok, bir şeyler yaşandı ama anlatmak da istemiyorum tarzı bir tip. Belki de, dünyaya karşı kendini kapatmış. Kim bilir? Sanki birisi yanına yaklaşırsa, küfrederek kovacakmış gibi duruyor.
Önünde siyah kahve var. Yanında da, ucunan tadımlık alınmış bir tatlı. Onu bile en renksizinden seçmiş. Bir sipariş daha verdi, ama onu da yemiyor. Birisini bekliyor olabilir mi, yoksa uzun oturacağını mı belli etmek istiyor?
Montunu çıkarmıyor bir türlü. Mayıs ayındayız. Hava soğuk ama öyle içeride montla oturulacak bir hava değil. Bu detay kafama takıldı. Neden?
İçeride de, garip bir sakinlik var. O kadar sakin ki, gürültülü bir şekilde oturduğumuzda bize atılan yarı ırkçı bakışların, bu sefer sadece kafamın içindeki gürültü yüzünden geleceğini düşünmeye başladım. Komik olan ne biliyor musunuz? Doğu Almanya’da tıpkı bizim köylerdeki gibi, tanımadığı her şeye gözünü dikme huyu var. Adamı izlerken, ben de onlardan biri mi oldum diye düşünüyorum şimdi de. Ama yok adam montunu çıkarmıyor. Tabağı saatlerce buradayım derken, montu da her an gidebilirim diyor sanki. Duvar giymiş adam. Bu arada kahvem de, çoktan soğumuş. Hızlanmam lazım. Bira istesem daha iyiydi sanki.
Defterimi çıkarıp, yazmaya başladım.
Adam, ellili yaşlarına yakın. Turist değil, buralı belli. Sert ifadeli. Montunu çıkarmıyor, kahvesini içmiyor. Bekliyor gibi ama kaçmaya da hazır.
Adı ne olabilir acaba.
Thomas olmaz. Tanıdığım tüm Thomaslar güler yüzlü insanlar. Klaus olmak için fazla genç. Frank mümkün ama öyle bir adam da değil gibi. Stefan da olamaz. Ralf. Evet, Ralf iyi gitti. Gidip sende tam Ralf tipi var desem mi?
Ralf Berger. Klişe ama bence cuk oturdu.
Saksonya’nın küçük bir köyünde doğmuş. Hayatının büyük kısımını bu çevrede geçirmiş. Dresden’e gelmiş, Leipzig’te şansını denemiş, bir iki kere de Berlin’e gitmiş ama kendini ait hissetmemiş. Kendi ülkesinde misafir gibi yaşar bazı insanlar, bu da öyle. Kabul da etmiyor, olacak ki gergin bir duruşu var.
Kahve bardağını tutuşu, yıpranmış eli ve yüzü ben çalıştım diye bağırıyor. Muhtemelen, elinde küçük kesikler de vardır. Metal, depo, tamir, fabrika, motor yağı, soğuk sabah vardiyaları görmüş belli. Bizdeki işçileri anımsatıyor. Bunlardan birisi kesin var, eğer asker falan değilse önceden. Gerçi asker olsa, bu kadar yıpranmış da, gözükmezdi.
Doğu Almanya’da çalıştığım yerleri ve gözlemlediğim insanları düşününce, bazı karakterleri koymazsan, fabrika eksik kalıyor. Genelde de o karakterlerin hepsi bir şekilde oluyor. Çünkü burada zamanında kapanan, satılan, birleşen, küçülen, taşınan fabrikalar sadece ekonomi değil, aynı zamanda insanların kimliği. Dünyaya olan nefretleri de, bu yüzden. İşlerini kaybetmeleri, aynı zamanda kendilerini işe yarar hissetmelerini önlüyor. Bir de, batının küçümsemelerini de ekleyince, kimlikleri bu ezilmişlik içinde gelişiyor ya da gelişemiyor.
Ralf gençken belli ki, makina sesleriyle büyümüş. Makinanın en ufak ses değişikliğinden, arızayı anlayan Ralf, karısının yorgunluğunu anlayamamış. Belki de o yüzden yalnız oturuyor. Ya da sabah akşam çalışan diğer işçiler gibi aldatılma hikayelerinin ardından, kendi isteğiyle yalnız kaldı.
Parmağında yüzük yok gibi ama bu da bir anlam ifade etmiyor. Kimisi hiç yüzük takamazken, kimisi ise boşanmasına rağmen yüzüğe kıyamıyor. Acaba hiç evlenmedi mi ya da ardında acılı bir hikaye mi var? Biraz ipucu arıyorum ama sapık gibi adamı göz hapsine almak da istemiyorum.
Deftere yine not düştüm:
Ralf Berger, 51 yaşında. Eski bakım teknisyeni. Şimdi yarı zamanlı depo işi ve küçük mekanik tamir yapıyor. Evi konusunda karar veremedim. Sefil bir yalnızlık mı, mutsuz bir düzen mi?
Bu arada içeri iki turist girdi. İngilizce konuşuyorlar. Saçları ıslanmış, vitrin önünde pastalara bakıyorlar. Geçen gün Türk bir gruba tek tek pastaları anlatmıştım. Şimdi aynı sahneyi, dışarıdan izliyorum. İngilizce soruyorlar, telefon gösteriyorlar, kasadaki kadın da, yarı ingilizce, yarı almanca anlatmaya çalışıyor. Turistlerin duruma gülmesi, biraz olsun mekana neşe getirdi. Kasadaki kadın da, gülüyor.
Ralf dönüp onlara bakmaya başladı birden. Gülmelerinden mi rahatsız oldu yoksa ingilizce konuşulmasından mı bilmiyorum. Yaftalamak da istemiyorum. Klişelere kaçmak çok kolay. Belki de, sadece alışık olmadığı bir durum. Ama yüz ifadesi sanki son 30–40 senedeki değişimi onlara bağlıyormuş gibi. Bana da, ara ara benzer bir bakış attı. Belki de, sadece kaba bir insan.
Henüz bir fikrim yok.
Ama bakışlarda bir sıkıntı var. Sanki kim mekana ne kadar ait gibi bir filtresi var. Tek tek sesi çıkanları yargılıyor. Turistler geçip gidecek. Onlara tahammül edebilir gibi. Ama gitmeyen yabancılar? Belki de, şu an iç sesi titreşiyor. Almanya ne hale geldi diye düşünüyor içinden. Ya da tam tersi, rutinlerine ve alışkanlıklarına o kadar alışmış ki, sadece farklılıktan çekiniyor, sokaktaki bir çoğu gibi. Sessizliğiyle, kötülüğü destekleyenler gibi.
Ralf’ın yanındaki masaya da birisi oturdu şimdi. Otururken, selam verdi. Ralf’ı ilk defa gülümserken görüyorum. Kısa bir sohbet ettiler. Birbirlerine yabancı değiller ama samimi de değiller. Demek ki, Ralf gerçekten de buraya sık geliyor. Her gün iş çıkışı olabilir mi?
Az önce turistlere nefretle bakan Ralf yok oldu, yerine bambaşka bir adam geldi sanki. Yanına oturan ondan biraz yaşlı kadının etkisi mi, yoksa tanıdık bir yüz görmenin rahatlığı mı acaba? Hikaye karakterleri için olmazsa olmaz çelişki bence. Tam bir karakter dönüşümü değil ama ufak çelişkiler ve ön görülemez değişim.
Deftere notumu alıyorum tekrar:
Yabancıya mesafeli, diğerlerine karşı ise kaba değil. İyi biri gibi davranabiliyor. İyi olup olmadığını bilmiyoruz.
Ralf kahvesinden bir yudum alıyor. Yüzünü buruşturuyor. Kahve soğuk ama değiştirmiyor. Sanki bir ceza gibi kabul etmiş durumu ama aldığı yudum, önceki Ralf’i de geri getirdi.
Bu arada yağmur şiddetini iyice artırdı. Bahar ayının meşhur sağanakları. İklim değişikliği falan derken, tropikal iklime geçiyoruz sanki. Tramway durağında, durak çatısına saklanmaya çalışıyor kimisi, kimisi de durumu kabullenmiş. Sigara içen amca halen orada. İzmariti çoktan atmış ama yağmura direnmeye devam. Benim duruşum da bu der gibi, belki de hayata karşı duruşunu sergileyen bir evsiz.
Kafamı tekrar içeriye döndüm. Zaman 10 kat yavaşladı. Ralf sağı solu kesiyor. Birin bekler gibi, biraz da tedirgin bakışları var. Yine aynı ikileme düştüm, birinin gelmesinden korkuyor ve kaçmak mı istiyor yoksa, birini mi bekliyor.
Acaba neden gergin? Birini mi öldürdü?
Adama tüm kötülükleri yüklemenin de anlamı yok. Öyle katil gibi bir hali de yok. Daha çok, bir şeylere şahit olmuş, suç üstüne kalmış gibi. Yıllarca ‘ben yapmadım’ diye sayıklamış, kabuslarla uyanmış gibi. Evet, bu daha gerçekçi. Daha rahatsız edici.
Birini öldürenin suçu nettir. Okur mesafesini koyar. İstenilen gerilimi vermez. Kötüdür ve öyle bilinir. Ama bir şey olurken susan karakter, daha bilinmez, daha tedirgin edici.
Belki de Ralf gençken yanlış insanların yanıdna durmuş olabilir.
Duvar yıkıldıktan sonraki yıllar. İşsizlik, öfke, dışlanmışlık, kaybolmuşluk. Alkolik bir baba, çaresiz bir anne. İkisi de çaresiz. Ralf’ın güç bela çalıştığı yer kapanmış, Hamburglu bir firma almış. Yeni patronlar gelmiş. Yeni kelimeler, yeni formlar, yeni standartlar ve yeni bir hayat. Eski beceriler bir anda değersizleşmiş. Hamburglu patron, böcek gibi baktığı çalışanlarının canını hiçe sayarak en zor işleri onlara vermiş. Ralf ve onun gibiler kendilerini iyice değersiz ve eski hissetmeye başlamışlar. Batı’da iş bulma ümitleri ise hep hüsranla sonuçlanmış.
Bu durumda gidilecek iki yol var. Ya kendi işini kurarsın, ya da kendinden daha değersiz birine aynı şekilde muamele edersin. Ralf, ikinci yola yaklaşmış olabilir.
Ralf’ın geçmişinde bir Karl olmalı. Sanki her Ralf’ın yanında böyle biri var gibi. Daha gürültülü, daha emin, daha öfkeli, daha tehlikeli bir arkadaş. düşündüğünü direk söyleyen, utanmayan, seni masum hissettiren bir tip. Birçok cümleyi o kurmuştur, Ralf da genelde gülmüştür.
Karl, Ralf’ı bir grubun içine çekmiş olabilir. Bira ile başlayan, uyuşturucu ile kirlenen bir arkadaş çevresi. Zaman içinde arkadaş grubundaki herkesin hayatı kötüye gider ama kimse kendi hayatına bakmak istemez. Biz kelimesi artık tehlike arz etse de, biz olunmuştur artık. Eksik olan ne? Onlar.
Onlar acaba mahalledeki Vietnamlı aile olabilir mi?
Minh Tyan.
Minh Tyan. Ralf ile aynı kasabada büyümüş. Almancası aksanlı ama akıcı. Doğu Almanya dönemi işçi olarak gelmişler, pasaportu almışlar ama iyi yabancı olarak kalmışlar. Ne buralı olabiliyorlar ne de başka yerli.
Minh’in ailesinin bir büfesi var. Ralf da, arkadaşlarıyla zaman zaman oraya gitmiş. Hatta aynı sıralarda okumuşş, aynı otobüse binmiş. Ama aradaki görünmez çizgiyi aşamamışlar bir türlü. 10 yılı aşkın sürede konuştukları iki kelime yok. Minh’in ailesinin durumu her geçen gün iyiye giderken Ralf’ınki arkadaş çevresindekiler gibi daha kötüye gidiyor.
Belki de, bir gece o görünmez çizgi ateşe verildi.
Yine alkolün, uyuşturucunun aktığı bir akşam, cam kırıldı, sloganlar atıldı. Eldeki şişeler o büfeye atıldı. Amaç korkutmaktı belki ya da ergence bir hareket. Ralf, ağzını açmadı ve arkadaşlarına katıldı.
Olayda ölen olmadı ama Minh’in yüzü yandı. Anne ve babası yaralandı. Kasabayı terk ettiler. Olay gazetelerde yer aldı, Berlin’de lanetlendi ama herkes hayatına geri döndü.
Ralf’ın belki de, turistler geldiğinde, kasadaki Vietnamlı kadının gülüşüne takılması o yüzdendi. Onlara olan nefret değil, kendine olan nefret.
Bunları düşünürken, mekanda sadece ben yalnız kaldım. Ralf’ın yanına futbol formasını ve atkısını çekmiş bir adam geldi. Tipik. Yüzü bira içmekten ve et yemekten kızarmış, yanaklar şişkin ama Ralf’ın aksine güler yüzlü.
Ralf onu görür görmez, fincanını yerine koydu, koltuğunda dikleşti. Adam Ralf’a dönüp:
‘Na, Berger’ diyip, izin istemeden yanına çöktü. Ralf ise, hafif, isteksiz bir gülümsemeyle karşılık verdi ama sessizliğini korudu. Aslında ne dediğini bilmiyorum ama böyle hayal ettim.
Adam, tam olarak hikayedeki eksik karakterdi. Karl. Masaya oturur, oturmaz mekandaki ben dahil yabancıları kesip, kibirli tavırlarla Karl’a bir şey söyledi. Karl daha da ciddileşti. Sanki eskiden bu tip şeylere gülermiş, sonunda buna karşı çıkacak cesareti bulmuş gibi. Ya da itiraz etmemesi, onayladığı anlamına da gelebilir.
O sırada, Karl telefonda bir şeyler arıyor ve Ralf’a gösteriyor. Ralf’ın suratı yine ekşileşti. Şimdi sırası mı, bu nereden çıktı der gibi.
Şöyle bir diyalog hayal ettim:
Neden saklıyorsun şimdi bunu?
Bazen bitti sanırsın ama bitmez. Bitmeyen şeyleri saklamayı tercih eder insan. Aradığında nerede olduğunu bilmek için. Sanki eski dostların buluşması bir bahane, işin gerçek yüzü şantaj ve güçlü olan benim mesajı vermek gibi.
Karl sanki zevk alıyor yaptığından ve Ralf’i düşünceli görmekten. ‘Cumartesi buluşuyoruz’ diyor.
Cumartesi yapılacak olan gösteriye mi atıf acaba. Polisin önlem aldığı gösterinin katılımcıları, belki de lideri bu Karl. Anahtar kelimeler dönüyor, ‘güvenlik’, ‘memleket’, ‘mülteci’…
Karl eğilip bir şey söylüyor Ralf’e. Artık içerik neyse, Ralf bardağa daha sıkı sarılıyor. Sinir mi gerginlik mi söylemek zor. Maçla ilgili konuşmadıkları açık.
Deftere yine not düştüm:
Sadece konuşacağız dedi. Eskiden olduğu gibi korkutup kaçıracağız, kimseye zarar gelmeyecek.
Ralf’in yüzü her şeyi anlatıyor. Sanki hayatı ‘sadece’ kelimesine kısılıp kalmış. Bizdeki ‘ama’ kelimesi gibi. Kendini bu şekilde avutmuş, sessizliğini bu şekilde korumuş.
Mekandaki yavaşlık sanki tersine döndü. Her şey daha hareketli, daha gürültülü. Boş bakan Ralf dışında, her şey bir telaş içinde. Dünya bu tip ahlaki anlara hiç saygı duymuyor. Aksine garson inadına yapıyormuşçasına bardağı düşürüp kırdı. Karl ise bir kahkaha patlattı. ‘Sana demiştim’ diye de bağırdı.
Ralf belki de hayatında ilk defa cesaretini toplayıp, tepkisini gösterdi. Yine sesli bir tepki değildi ama Karl’ın söylediğinden utandığını belli etti. Karl’ın yüzündeki gülümseme ve neşeyi anında perdeledi.
Bu sahne Ralf’ı kahraman yapmayacak elbette. Bence daha çok bir iç çekişme. Hayat sorgusu. Kalabalıkla yanlış yola sürüklenen ve hayatı kendine zehir eden Ralf, bu sefer kalabalığın verdiği cesaretle durşunu ortaya koyabildi. Bu yaptığı, geçmişini temizlemeyecek ya da yaşanan olayları olmamış yapmayacak. Haftasonu yapılacak yürüşüyü de engellemeyecek ama en azından ileride kullanabileceğim bir karakteri tamamladı.
Ralf Berger; sert yüzlü, koyu mantolu renksiz adam. Yabancıya karşı temkinli, kendi gibi olana karşı içindeki iyiliği az da olsa yansıtabilen bir adam. Makinalarla geçen hayatı, onu da makinaların dişlisi haline getirmiş, yanlış insanların yanında durmuş yangın gecesinden kaçmış ama suçluluğunu hep hissetmiş. İyi bir insan kesinlikle değil, ama kötü de değil. Hayatında çoğunlukla susmuş, susarak haksızlıklara desetek olmuş. Ellili yaşları aşınca, hayattaki duruşunu sorgulamış ve bir duruşu olduğunun farkına varmış.
Karl kalkıp giderken, ardından bakmadı bile. Soğumuş kahvesini, sıcakmış gibi bir keyifle içti.
Artık hesabı ödeyip çıkma zamanım geldi. Yağmur da azaldı iyice. Dışarıda hayat normal hızına dönmüş bile.
Son bir not daha düşüyorum:
Yaptığımız seçimlerin sonuçları döner dolaşır insanı bulur. Kimi zaman futbol formalı, kırmızı burunlu eski bir arkadaş olarak, kimi zaman da güler yüzlü bir tanıdık olarak. Yüzleşmeyi öğrendiğinde, acı soğuk kahve bile garip bir huzurla içilebilir.


Leave a comment