Eskiden ülke neden böyle oldu diye düşünürdüm ama tüm dünya geri vitese atınca farkettim ki, ülke böyle olmadı hep böyleydi.
Türkiye, aşırı muhafazakar bir ülke. Kimisi dinin muhafazakarı, kimisi yaşadığı hayatın, kimisi cumhuriyetin, kimisi de sahip olduğu diğer değerlerin. Herkes bir yere demir atmış, bir milimetre oynamaya bile niyetli değil. Geçmişte yaşıyor. Geçmişi efsaneleştirmeyi seviyor, geleceği ise hayal etmeyi. Tıpkı geçmişte olduğu gibi, bugün de çağı kaçırıyor. Çağ, kaçmamak için uğraşsa bile.
Aradan geçen 103 yıl sonra, cumhuriyet bayramının nasıl kutlandığını gördükçe, tamam kapalı bir ülke de bu kadar da kapalı değildik diyorum bir yandan. Diğer yandan da, cumhuriyetin ne olduğunun halen anlaşılmamasına şaşırıyorum.
Cumhuriyet kelimesi, kamusal, ortak mesele anlamına geliyor. Yani saltanatın kaldırılmasını kutlamamız, yanlış değil. Asırlarca ailelerin toprağında yaşayan kalabalık ilk defa bastığı yere gerçekten sahip oluyordu. Kutlanacak bir gelişme.
Yanlış olan Atatürk ilkelerini cumhuriyet ilkeleri zannetmemiz, cumhuriyeti demokrasiyle eş değerli kullanmamız. Halbuki, çoğu cumhuriyet ilkelerinden çok, yeni kurulan ulus devleti, sağlam bir temele oturtmayı planlıyordu. Sovyet Türkiye’si tadındaki cumhuriyetin ilk yıllarında tartışılacak çok konu var.
Demokrasi olurdu, olmazdı, planlanmıştı demek benim işim değil ama bence alt yapısı hazırlanıyordu ama cumhuriyet bize demokrasiyi getirmedi. Cumhuriyet olmasa, demokrasi kesinlikle olmazdı demek de zor, çünkü cumhuriyetin getirdiği birçok şey de, bir şekilde denenmiş, kısmen uygulanmış öncesinde. Biraz da, çağın getirdikleri ile ilgili.
Birleşik Krallık ve İsveç örneklerine bakarsak, monarşi ama demokratik, Çin ve Kuzey kore ise cumhuriyet ama demokratik değil. Almanya ise, demokratik bir cumhuriyet ama bizim anladığımız anlamda laik değil.
Atatürk ise, daha çok süreci hızlandırmış ve model aldığı örnekleri kendi halkına uyarlamaya çalışmış. Dolayısıyla cumhuriyet, demokrasiyi değil, demokrasinin temellerini eğitim, hukuk, yönetim ve vatandaşlık reformlarını sundu. Bunlar cumhuriyet ya da demokrasinin yapı taşları değil, daha çok Türkiye’nin kuruluş parçalarıydı.
Tam da, muhafazakar olunan kısım burası. Çünkü yeni kurulan ülkenin sağlam temellere oturtulma çabası, topluma efsaneleşen, hatta kutsallaşan bir değişim olarak yansıyor. Bir tarafta modernleşmeyle özdeşleşen cumhuriyet, diğer tarafta gericilikle ve dinle ilişkilendirilen bir geçmiş. Halbuki Amerika’nın cumhuriyetçilerine bakın. Türkiye’nin cumhuriyetçilerinin nefret edeceği tipten. Almanya’nın demokratları ise, ortalama bir Türk için fazla özgür. Bu açıdan bakınca da, demokrasi bizim topraklara hiç uğramamış gibi.
Niye böyle oldu sorusunun cevabı aslında ilerici reformların, nasıl çapaya dönüştüğünde saklı. Yani kağıt üzerinde olması gerekenlerin, çoktan olmuş gibi benimsenmesi, anlatılması efsaneleştirilmesinin yarattığı ilüzyonda. O reformlar yapılırken de, güçlü bir merkezi yönetim vardı, siyasal çoğulculuğun sistemde yeri yoktu. Yani halk için, halka rağmen.
Ama o dönemi o kadar iyi ezberledik ki, cumhuriyet denilince aklımızda canlanan resim aslında hiçbir zaman gerçekleşmemiş bir resim. Dahası, gerçekleşse, bugün cumhuriyetçi olduğunu söyleyenlerin kaldıramayacağı, ‘gereğinden fazla özgür’ bulacağı bir resim.
İlerici miras, hayal ile gerçek arasında bir yerdeydi. Zaman içinde ülkenin muhafazakar yapısının içinde eriyip gittiö mite dönüştü. Cumhuriyetin yarattığı aydınların bile bir çoğu, aynı muhafazakarlıkla yaklaşıyor olaya. Yani cumhuriyeti, tartışılmaz bir kutsal olarak, Türkiye’yi türünün tek örneği gibi ele alarak.
Demokrasi ise bambaşka bir mesele. Halkın seçip, seçilmesinin ötesinde. Demokrasinin getirisi, bağımsız yargı, özgür basın, sendikalar, sivil toplum, insan hakları, düşünce özgürlüğü ve çoğulculuk. Özellikle de, çoğunlukta olmayanların haklarına yapılan empati ve o hakların korunması.
Şimdi gözünüzü kapatıp düşünün, hiç böyle bir Türkiye oldu mu?
Türkiye’de demokrasi, seçimle gelenin, kendini toplumun tamamı olarak görmesi ve kendi düşüncelerini dayatmasından ibaret. Farklı dönemlerde gelen farklı iktidarlara, ideolojilere baktığımızda bile hepsi birbirinden tutucu ve güçle kurdukları ilişki birbirinden çok daha farklı değil. Daha da garibi, çoğulculuk adına hiçbir şey yok. Aynı düşüncelerin yandan yemişi. Tek net ayrım dindar ile olmayan, Türk ile Kürt arasında. Yani cumhuriyetin temelindeki, ülkenin modern bir ulus devleti olma yolunda girdiği çıkmazın devamı. Bu dört gruba bakınca hepsi de, kendi içinde muhafazakar ve birbirinin aynısı. Sonuçta aynı toprakların insanı.
Daha da ilginci, Türkiye’yi terk eden insanların çoğuna demokrasinin fazla gelmesi. Her ne kadar, cumhuriyeti demokrasi sanıp, modernizmi ideoloji kabul etseler de. Demokrasi, o kadar uzak ki, temel insan haklarını safsata, azınlık haklarını aşırılık, hümanizmi Pollyannacılık olarak görüyorlar. Özgürlüklerden dem vurup, anlaşılmamaktan şikayet ediyorlar.
Gittikleri ülkelerde de, elbette benzer fikirlerde insanlar var ama en azından demokrasiyi kutsal görmüyorlar.
Demokrasinin diğer bir önemli bileşeni de, denetim mekanizmaları. Cumhuriyet, monarşiyi kaldırsa da, otoriter yönetimin önünü kesmiyor. Bu da çoğulculuk yerine çoğunlukçuluğu getiriyor. Zaman içinde bağımsızlığını yitiren yargı, parlamento, basın ve sivil toplum bir anda propaganda aracına dönüşüyor. Merkezileşme artıyor. Gücü sınırlamak zorlaşıyor.
Yerleşik demokrasilerle aramzdaki en büyük fark da bu. Monarşik demokrasilerde bile, güç dağılabiliyorken; hayali demokrasilerde bu zor.
Dolayısıyla hiçbir zaman bu ayrımı pratikte başaramayan Türkiye’nin ya da benzer durumdaki Rusya gibi devletlerin muhafazakarlaşması ile geri vitese atan devletlerin muhafazakarlaşması, hafızası, tecrübeleri aynı değil.
Bütün bunları düşününce her cumhuriyet bayramında ne kutluyoruz diye düşünüyorum. Başaramadığımız demorkasiyi kutlamayacağımıza göre, mantıklı cevap, saltanattan kurtulmayı ve belki modernizmi.
Tabii ki haksızlık da, etmek istemem. demokrasi için mücadele hep verildi, verilmeye de devam ediyor. Oluşmayan şey gerçek bir demokrasi kültürü.Bu arada, böyle bir kültür beklemek de anlamsız. Bir tarafta binlerce yıldır, imparatoru, kralı seçimle getiren bir kültür, diğer tarafta güç için kardeşini, çocuğunu öldüren bir geçmiş.
Cumhuriyet, bu geçmişe sünger çekti. Halkın durumunu kader olarak kabul etmeyip, ileriye taşımaya yardımcı oldu; şimdi geldiğimiz nokta ise tam tersi. Geçmiş nostaljisiyle boğulup, kendini özel zanneden Türkiye. Başarılı bir saltanat yıkımı, başarısız bir demokrasi girişimi. İşin özünde değişen pek de bir şey yok, aynı insanlar, aynı kültür, aynı mantık. +1 çoğunluğun, hükmü.


Leave a Reply