Pazar sabahı, neden sabahın 6’sında gözüm açılıyor?
Daha gökyüzü bile karanlıkken, vücudum kalk diye dürttü. Basabileceğim erteleme butonu da yok. Biraz dirensem de kalktım. Biyolojik saat olayı ilginç geliyor. Dünyanın aydınlığına ve karanlığına evrilen insan oğlu, nasıl da alarmlı, yapay dünyaya alışıyor öyle! Gerçi konu sadece bu olsa, uykuculuk kuzeyden güneye doğru azalırdı ama tam tersi. Güneş pek de, verimliliği artırıp, ekonomiye katkı veriyor denilemez. Hepsi kendi uydurduğumuz şeyler zaman gibi.
Sen kalk atomun frekanslarını ölç ve tüm dünya burada birleşelim de. Koca koca adamların atomik saat başında bekleyip, tüm dünyayı senkronize etme çabası takdire şayan ama bunun iş olması gülünç geliyor. Her ne kadar şu an dünyadaki en önemli iş olsa da.
Neyse bu düşüncelerle uyandım. Kimsenin ilgisini çekmeyen ama yaparken zevk aldığım, paylaşınca da benden çıktı artık ‘ohhh bee’ dediğim hangi aktiviteyi yapsam diye düşünürken, evde kahve olmadığı aklıma geldi. Ofisteki, ücretsiz kahveye o kadar alıştım ki, eve kahve almayı bıraktım. Birkaç aydır kahve kokusuna hasretim desem yeridir. En iyisi dedim, değişiklik olsun, pastanede yapayım kahvaltımı. Hem bana ayrıştırıcı gözlerle bakan insanlara ters ters bakıp, acaba nasıl hayatları var diye düşünüp notlar alarak onları rahatısz ederim, hem de biraz pazar sabahının keyfini çıkarırım.
Almanya’ya özgü bir şey mi yoksa her yer böyle mi bilmiyorum ama kafede aynı insanlar vardı. Aynı aynı değil. Aynı tip. Turistler, benim gibi sabahın 6’sında kalkmış huzursuz ihtiyarlar, bir de geçerken alanlar. (satranç terimi olan değil, kahve alanlar). Bugünün sürprizi futbol holiganı 6 kişilik bir gruptu. Bu da oldukça ilginç geliyor. Bir şeyin fanatiği olmak ayrı ama futbol holiganı olmak için gerçekten, nöral fonksiyonların bir kısmını yok etmiş olmak gerek. Grup tipik. Orta yaşlı huzursuz erkekler, eşlerinden şikayet ediyor, cinsiyetçi ve ayrımcı(ırkçı demek istemiyorum, öyle olsa bir iki laf bana da gelirdi bende savunma olarak öyle derdim) yorumlar yapıp, Almanlar’dan beklenmeyen bir gürültüyle bağırıp, çağırıp, gülüyorlar. Bir erkeğin düşebileceği en dip yer orası sanırım. Richard Giulianotti ve Eduardo Galeano bana katılmayacaktır, eminim. Bu arada ben de futbol izliyor ve keyif alıyorum. Özellikle Fenerbahçe kaybedince, çocuklultan gelen bir sevinç oluşuyor.
Kahvaltıyı bitirip, biraz enerjim gelince en iyisi kısa bir yürüyüş yapayım dedim. Pazar sabahlarını seviyorum, şehir henüz turistlerle doluşmuş olmuyor. Arada spor yapanlar dışında üç beş kişi. Genelde kafedeki huzursuzlar değil, pazar sabahı sakinliğinin tadının çıkaran tipler. Akdenizde olsa, denize girecekler, burada ise nehre bakıp, yaza kalan 10 ayı hesaplayıp, iç geçiriyorlar. Yürürken, ben neden duygularla ilgili yazamıyorum diye bir düşünce takıldı kafama. En çok yazdığım zamanlar genelde en çok sıkıldığım, bunaldığım zamanlar. Oradan sonrasını hatırlamıyorum. Hulk gibi. İçimden bir düşünce canavarı çıkıyor. Ya da memeli deniz canlıları Balinalar, yunuslar gibi gözüm açık uyuyorum. Beynimin yarısı yürümek, Almanlar geçmedikçe kırmızı ışıkta geçmemek, yürürken kafamı gözümü dağıtmamak, turistlerin fotoğraflarının arka planındaki alakasız adam olmamak gibi görevleri üstlenirken, diğer yarısı kişisel deneyimlerimle, yıllardır hayalini kurduğum roman karakterini birbirinden ayırmaya çalışıyor.
Duygularla ilgili yazamıyorum. Aşırı mekanik geliyor. Hatta acaba ingilizce yazınca mı, Türkçe yazınca mı böyle diye düşünüp, Almanca’ya daldım. Dilin duygusal zenginliği şaşırtıcı derecede yüksek ama yazılınca yine mekanik geliyor. Yoksa duygu anlatılmıyor mu yoksa ben mi fakrına varmıyorum diye dertlendim. O sırada, Dresden şehrinin bizi bilim, sanat kurtarmaz, en iyisi turizm ve köylü eğlendirmek diye açtığı, aşırı erken olduğu için Noel marketi diyemediği, sonbahar marketinin yanından geçerken, Noel zamanı ne hissettiğim geldi aklıma. Ohaa insanlar gülüyor diye garip bir duygu hissediyorum genelde ama bu da aslında bir mutluluk değil, daha çok şaşkınlık. Şaşkınlık bir duygu mu yoksa gözlem mi?
Zamanında psikoloğum, böyle dediğime bakmayın kısa bir seanstı, dışarı bak ne hissediyorsun demişti. Gitme sebebim, geçirdiğim kazadan sonra hiçbir şey hissetmememdi. Nötral yani. Şu an da öyle hissediyorum. Ara sıra anlık duygular olsa da, tanımlayabileceğim bir duygu bulamıyorum genelde, o zaman da ağaçlar var, insanlar var, bina var demiştim. Aşırı rasyonellikten, bilgisayara dönmüşsün. Sen bir çay iç demişti, o da. Kuantum bilgisayar diye düzelttim. Sadece 1 ve 0 değil, arası da var. O kadar da boş değiliz dedim. Sonra ben izninizi isteyeyim diyip, çay içerken madem bilgisayara döndüm, derdimi bir de bilgisayara anlatayım diye düşündüm. Olaydan 6 sene sonra. Ben GPT olsam, zaten serverlar saçma sapan isteklerle dolup taşıyor, bu insanlığa iyilik de yaramıyor diyip, git kendine mental çöp bul, oraya at derdim ama GPT her zaman ki gibi, milyonda bir bir hastalığa yakalanmışım gibi beni özel hissettirdi. Okuduğum onca psikoloji kitabını da düşününce, aşırı normallikten bayılacak gibi hissettim. Hemen konuyu değiştirdim.
Hafif sisli manzarada nehri izlerken, dünyanın sonu gelse nasıl olur, burası nasıl gözükür diye düşünürken, Dresden’nin meşhur çöken köprüsünün yeri ilişti gözüme. Çok değil 200 sene önce, iletişimi kesmek ve kendini savunmak için, köprüleri yıkıyorlardı ve günlerce saldıran taraf çözüm üretmeye çalışıyordu. Bu köprü gidince de, bisikletli trafiği, tramway ve sıcak su aksamıştı şehirde. İlk defa 1 saate yakın trafikte kaldığım bile oldu, tramwaylar birbirine vuruyordu. Kriz yönetimi güldürdü. Galiba aradığım duyguyu yakaladım. Sonra yürümeye devam ettim, yine düşüncelerimde boğulmuş, 5 cümle İspanyolcam ile kafamda cümleler kurmaya çalışırken, bir yandan da, romandaki dünyayı ve karakterleri düşünüyordum. Arası yine yok. Hiçbir şey hatırlamıyorum derken, bir yaprak ilişti gözüme. Has… sonbahar geldi diye uyandım. Bunu farketmem ve kabullenmem bir ayı buldu. Öyleyse hayatımın gidişatını kabullenmemin yıllar alması da doğal.
‘Senin akıl çağı diye bahsettiğin şey, kendinden vazgeçme çağı benim içinç Ben bunu istemiyorum’ yazıyordu okuduğum romanda. Tam olarak benim hissettiğim de bu. Ara sıra, çoğu zaman da, ilerleyen sayfalarda yazan ‘Yaşayışımla övünecek halde değilim, param da yok. Özgürüm. O da beni boğuyor’ gibi hissediyorum.
Aslında genelde okuduklarımla kolay anlaşamıyorum, genelde çelişip, hatta yazarla hayali tartışmalara giriyorum ama Sartre’ın yazdıkları heralde içinde bulunduğum durumu en iyi özetleyenlerden. Bu kitabı öneren kişiye teşekkür! Zaten blog yazma sebebim de bu, fikir alışverişi olsun, kitap önerilsin, hayatımızdaki tek eksik buymuş gibi garip bir huzur duyalım. Paylaşalım, kendi kendimize konuşmalarımızı, biraz diyalogmuş havasına sokalım ki, deli demesinler.
Yürüşten sonra eve döndüm. Sanki, dünyanın en huzurlu insanıymışım gibi, kalan klişeyi düşündüm. Spor ve meditasyon. Geçen senelerde uzunca süren baş ağrılarımın çözümünü ergo terapide bulmuştum. Meğer sorun özellikle yazılımcı olduktan sonra sürekli oturmam ve boyun kaslarımı kısaltmammış. 6 aylık sürecin sonunda, stres ve boyun kaynaklı başağrım neredeyse sıfırlandı. Geriye kalanların da, şiddeti azaldı. Ergo terapide, sürekli rastladığım, ideal instagram vücutlu bir adam vardı. Vücudu yapmış ama esnekliğin gerekli olabileceğini düşünmüyormuş. Ağrıları sebebiyle, iğne olup, terapiye geliyordu. 6 ay içinde, ideal instagram vücudundan, ortalama bir obez Amerikalıya dönüştü.
O günden beri, yaşlandıkça kaslı olmak daha önemli düşüncesine, daha da önemlisi esnek olmak diye ekledim kendimce. Yürüyüş sonrası da, esneyip, gerdim ama gerilmedim. Her şeyin çoğu zarar. Meditasyon ise, alkol, uyuşturucu, sigara ve bilimum madde ve kötü alışkanlık olmadan beyni nasıl yavaşlatırım için ideal. Çok zorlanıyorum ama zaman geçtikçe, 1% bile olsa yavaşlıyor, sakinleştiriyor. Kafamdaki atlı ordusu, küçük birliklere dönüşüyor, gürültü biraz olsun azalıyor. Her şeyde olduğu gibi bunu da, düzzenli yapmıyordum. Son iki haftaya kadar. İki haftadır, her gün yapmaya başladım, bakalım yine faydasını görünce bırakacak mıyım?
Güzel bir pazar günü oluyor. 2 saat sonra, yine pazartesi, hiç çalışasım yok stresine gireceğim. Onun yerine heralde, birbirinden kötü fikirlerimi uygulayarak kendimi oyalarım. BU lekilde planlar yapmadan, ne yapacağımı düşünmeden yaşayamıyorum, bunu başarabilen var mı acaba? Varsa, nasıl oluyor bir anlatın. Zaman boşa akınca, niye yaşıyoruz ki moduna giriyorum genelde. Zaten genel olarak, çalışma sistemiyle, parayla, çalışma zorunda olmakla sorunlarım var. İş hayatı zindan gibi geliyor. Yaratıcılığı ve motivasyonu öldüren, birbirini tekrar eden bir bütün gibi. Sanki hayatımı kiraya veriyor muşum ve karşılığında da, evi iyice darmadağın edip, yakıp yıkıp, hadi toparla senin evin diyorlarmış gibi geliyor. Deposito da vermiyorlar. Yani lose-lose. Zindan derken, yaptığım işin içeriğinden dolayı değil ama genel olarak. Yani iş değiştirmek de, çözüm değil. Bir de öyle bir dünyaki, ben para da istemiyorum, bu sistemin parçası olmak da deme lüksün yok. Vatandaş olduğun an, borçlusun. Hiçbir şey olmazsa, sağlık kısmı var. Öyle sürdürülebilir bir hayat oluşturma şansın yok. Minimum düzeyde kazanmak gerekli. Onlarca robot yapıp, onları çalıştırsam, enerji masrafı var. Gerçekten, ilginç bir dünya. Robotların işimizi elimizden alıp, bize de hayatta kalalım diye maaş bağladıkları günü dört gözle bekliyorum.
Tam bunları yazarken, bir arkadaşım hayatından mutlu musun diye sordu. Yazdıklarımı kopyalayıp, yapıştırıp gönderdim. Sanırım mutlu muyum, mutsuz muyum diye düşünmüyorum. Dişlinin parçası olarak, görevimi yapıyorum sadece. Kayayı, kendi isteğimle dağın tepesine taşıyormuş gibi de rol kesiyorum.
İşte öylesine bir pazar. Atomlar titreşiyor, derdi bize düşüyor.


Leave a comment