Yıl 1768.
Fakir bir ailede dünyaya geliyor. 9 yaşında annesini, bir yıl sonra da babasını kaybediyor. 10 yaşında öksüz kalan, bu çocuk. İşte o çocuk…
Hayatını eğitimine adıyor. Matematikle, güçlü bir ilişkisi var. On dört yaşında, Etienne Bezout’un altı ciltlik matematik eserini çalıştı. 15 yaşında, mekanik üzerine yaptığı çalışmalarla, okulunda ödül aldı. Biliyorum, oradaydım.
Daha sonra, 1787’de Benedictine Manastırına katılıp, huzur İsa diyerek rahiplik eğitimi almaya başladı. Ama huzuru bulamamış olacak ki, matematik çalışmaya da devam etti.
21.yaşında:
Newton ve Pascal benim yaşımdayken ölümsüzlüklerini çoktan kazanmışlardı
diye yazdı mektubuna. Tabii o zamanlar, ‘kendinizi başkasıyla kıyaslamayın, hepiniz özelsiniz’ diyen, yaşam koçları yok.
Devamında, hay manastırına da, yeminine de diyerek kendi yoluna gidecekken, ne olsa beğenirsiniz?
Fransız Devrimi.
Kahramanımız, Newton da olamadık, Pascal da diyerek, her gergin idealist gibi devrimci olmaya karar veriyor ve yerel devrim komitesine katılıyor. Fakat Devrim yine her zaman olduğu gibi ‘Terör’ Dönemi’ne dönüşüyor. İçindeki rahip buna karşı çıkarak, bunlara da lanet diyerek, hareketten kopmaya çalışsa da, kahramanımızdan önce devlet hamlesini yapıyor ve kahramanı tutukluyor. Yıl 1794.
Hapisteyken, kendisinden sonraki bir çok devrimci gibi giyotine gideceğini düşünürken, tesadüfün iğne deliği, Robespierre devriliyor ve giyotine gönderiliyor. Kahramanımız Joseph ise, serbest kalıyor. Bir nevi genel af. Sonra yine geçmişi yüzünden, tutuklanıp serbest kalarak hayatına devam ediyor.
Bir ara Paris’e gidiyor. Politeknik çevresine katılıyor. Karşılaştığı insanlar, Laplace, Lagrange, Monge.
hatta 1797’de Lagrange’ın ardından analiz ve mekanik kürsüsüne getiriliyor. Tam akademik kariyeri, rayına oturmuş, her şey tıkır tıkır işlerken, Napolyon ‘Mısır’a gidiyoruz’ diyor ve bilim insanlarının yer aldığı Mısır seferine katılıyor. Orada arkeoloji araştırmalarında bulunuyor. Eğitim kurumlarının kurulmasına yardım ediyor ve Kahire’deki enstitünün sekreteri oluyor.
Hatta Fransa’ya döndüğünde Grenoble’de Jean-François Champollion ile tanışıyor. Ona Rosetta Taşı yazıtının kopyasını gösteriyor. Champollion o sırada çocuk. Bu yazıtlara ilgi duymaya başlıyor. Gel zaman, git zaman, Mısır hiyerogliflerinin çözülmesinde önemli bir rol oynuyor ama konumuz bu değil.
Joseph, artık beni bir rahat bırakın akademik hayatıma geri döneyim, ne işim var tarihle, ben matematik istiyorum derken, Napolyon onu vali yapıyor. Çok hoşlanmasa da, görevi kabul ediyor. Newton ve Pascal’la kendini kıyaslayan adam, bataklıkları kurutuyor, kamu düzenini organize ediyor, yol çalışmaları yürütüyor.
Geceleri de, bir metal çubuğu bir ucundan ısıtırsam, ne olur, bir cismin geometrisini bilirsem, herhangi bir noktasının sıcaklığını hesaplayabilir miyim diye tuhaf sorulara cevap arıyor.
Biraz daha düşününce, diyor ki, karmaşık şeyleri basit dalgalara indirgeyebilir miyim mesela? Nedir bu karmaşa?
Mesela karmaşık bir ses sinyali, basit dalgaların toplamı olabilir mi?
Dalga dalga dalga, frekans frekans derken, Fourier serileri, fourier analizleri ortaya çıkıyor. Tabii ki, akademik çevresi eskiden her ortamda olduğu gibi ‘oğlum bak git’ tepkisi veriyor.
Lagrange ve Laplace’ı ikna etmesi kolay mı?
O da çıkıp, Fransız Akademisi’nin ısı problemleri üzerine düzenlediği yarışmada ödül alıyor. Ama komite yine pislik yapıyor. Vardır bir bit yeniği diyor ama sonrasında artık kabul görüyor.
Bugün MR cihazında görüntü alabiliyorsak, wifi’a bağlanabiliyorsak, telefonla fotoğraf çekebiliyorsak, dijital müzik dinleyebiliyorsak hepsinin temelinde Fourier’in bulduğu matematiksel denklemler yatıyor.
Sadece bu da değil. Isıyla kafasını o kadar bozmuş ki, 1824’te, Dünya Güneş’ten enerji alıyorsa ve sürekli uzaya enerji yayıyorsa, neden beklenenden daha sıcak diye de önemli bir soruna dikkat çekmiş. Yıllar sonra sorunun cevabı gelmiş. Sera etkisi. Bugün, iklim değişikliğine ‘inanmıyorum’ diyen insanları görünce sinirleniyorum.



Leave a comment