Berlin’de bir Türk seçim kazandı. Pardon Kürt. Yok, hayır Alman.
Babası sağlam solcuymuş, dünyaya alttan bakıp, sola doğru göçmüş. Hayır, göçürülmüş. Aslına bakarsan, sürekli sağa ya da sola gidince, yine aynı yere çıkıyorsun. Uzayda, sağ ve sol, yukarı ve aşağı da yok bu arada. Hadi çık içinden çıkabilirsen.
Şaka bir yana, Türkiye’de bu kişinin seçilme ihtimali, bir sonraki seçimde Erdoğan’ın beni arayıp, gel sen başkan ol (23 Nisan’da değil sadece, bir sonraki dönem) deme, ihtimalinden daha düşük. Ya da aynı profilin başkan olma ihtimali… Sınıf başkanı bile olamaz, demediklerini bırakmazlar.
Yabancı soy ismi görünce, irkilen insanlarız. Ana dilinde konuşana da, ana dilinde konuşmasan iyi insansın falan diyoruz. Soyunu kılıçtan geçirerek, sürdüğümüze ise, ah o dönemin şartları, siz de isyan etmeseydiniz diyerek geçiştiriyoruz. Düşünün, ne kadar imkansız olduğunu.
Ha bir de, eğitim seviyesi ve muhalefet korelasyonunun, yanıltıcı derecede yüksek çıktığı hapishaneler var. O da olmazsa, imkansızlık katsayısını artıran; uyuşturucu, fuhuş, bahis, şakanı beğenmedim gibi onlarca şey var. O da olmadı, kayyum. Kayyum olmazsa, cinsel yönelim. O da tutmazsa, din.
Almanlar daha o noktada değiller. Memleket elden gidiyor seviyesindeler. Seçimi kazanan da, kaybeden de diğerine bakarak memleket elden gidiyor diyor. Kimisi de, büyük resmi çözüyor. Bak yine Almanya bölünüyor vs.
Ben de, büyük resimciyim. Almanya’ya geldiğimden beri, Berlin duvarının kafalarda yıkılmadığını hissediyorum. Batı’ya gittiğimde, ‘nasıl yaşıyorsun orada’ diyeni mi ararsın, batıya gidip dışlanıp doğuya geri döneni mi? Hatta oraya katiyen gelmem diye, hiçbir zaman beni ziyarete gelmeyen arkadaşım bile var. Bunu çok ilginç buluyorum. Neyse ki, başardılar. Seçim haritaları, bölünmüş Alman haritası gibi. Tıpkı bizim haritalar gibi.
Yine tıpkı bizdeki gibi, kimisi halka inmemekten şikayetçi. Neymiş, çevre mevre uğraşmak yerine, halkı dinleselermiş. Biraz millete kulak verip, mülteci sorunu olduğunu kabul etselermiş. Ben millete kulak veriyorum, inilecek gibi değil. Aman diyeyim.
Kardeşim, insanlar taklitleri sevmiyor. Taklit sevseler, koyun diyene koymazlardı. İş tamamen duygusal. Ben de, sosyal demokratları sevmiyorum. Çünkü ne sosyaller ne de demokrat. Biraz esneseler, aslında olacakmış. Esneye esneye belini doğrultamıyor, binbir parçaya bölünüyor ama yine esneyecek. Bir de, ‘değilim ama …’ cümleleri.
Ortacı politakalar, dünyanın her yerinde mi aynı olur? Yiyelim, içelim. Biraz renklilik görünce, rahatsız olalım. Zengine laf edilince de, komünist bunlar, malımıza göz dikiyorlar diye koroya katılalım. Sonra da, vay efendim neden böyle oldu.
Sosyallik, para bitince; demokratlık ise özgürlük bitince.
Almanya’dan bahsediyorum, yanlış olmasın.
Demokrasi paradoksu. Halka sorarsan, demokrasi diye bir şey kalmıyor. Sormazsan da, adı demokrasi olmuyor. En iyisi, bol bol soru sorup kafa karıştırmak. Kurumları artırıp, sistemi yavaşlatmak.
Açıkçası, ırkçıları daha samimi buluyorum. Ne istedikleri belli. Pardon, ne istemedikleri. Gerçi onlar da, demokrasiye nefret kusup, kapatılma lafı olunca hemen demokrat oluveriyorlar. Irkçı denilince, tüm göçmenler değil, illegaller diyorlar. Ekonomi vs. diyince de, yaşasın zenginler, ölsün fakirler diyip, sen de fakirsin diyince, fazla kurcalama siktir et diyip, hayatlarına devam ediyorlar. İleride, koluma legal göçmen bandı takarlar mı ‘acap’?
Geriye kim kalıyor? Apple, Amazon ile sermaye karşıtlığı yapanlar, bir de biraz daha işin doğasına verip, çevre ve insanla güzel bir dünya hayal edenler. Onlar da samimi değilmiş, gerçekçi değilmiş, bak şu işe!
Böyle diyorum ama gerçekten, sisteme direnen de, çok gördüm. Onları görünce, utanmıyorum desem yalan olur. Biraz düşününce, Nietzsche gibi, yapacağınız işe, kurduğunuz sisteme diyerek tasımı tarağımı toplayıp, gitme düşünceleri geliyor ama Alplere değil, Nepal’e de değil. Yaylaya. Eğer satılmamış, yer kaldıysa.
Büyük Resim
Düşününce Almanlarla ilgili fikrim, 1.Dünya Savaşını onlar yüzünden kaybettik, ikinci dünya savaşını konuşmayalım, Sovyetler döneminde gereksiz bir soğukluk. Duvarın yıkılmasıyla artan tekno partiler, duvarın ardından çıkan Merkel, ona kızan bir kalabalık ve sonraki beceriksizlerden ibaretmiş.
Bir de, vergi ve sigortacılık sistemi. İki dünya savaşına rağmen, insanların sigortalarının ödenmesi, hep şaşırtmıştır. Kime ödedikleri de, önemli elbette.
Neyse, durum böyle olunca biraz okumaya başladım. Aslında ve her şeyi birbirine benzeten ilkel zihnim, ilginç bir resimle tanıştı. Doğu-Batı Almanya haritası sadece duvarlı yıllardan ibaret değil. Tarih boyunca hep varmış.
Almanya’ya Almanya diyen ilk insan Sezar diyorlar. O dönemler, Roma ve Barbarlar var. Tıpkı sonrasında Avrupa ve Barbarlar, Avrupa+Rusya ve barbarlar, Batı ve Barbarlar, dünyalılar ve uzaylılar gibi.
Bir ara, Sezar üzümünü yiyip, şarabını içerken, bağırış, çağırışlar duyuyor. Kuzey sınırdan, göçler başlamış. İnsanlar akın akın, Roma’ya akıyor. BM yok, AİHM de, sınırdan geçeni vuralım, Roma Romalılarındır demiyor. Merak edip, soruyor. Diyorlar ki, kuzeydeki barbarlar insanları kesip, biçiyor.
Sezar diyor ki, ‘kim bu hadsiz barbarlar’. Hemen ordusunu hazırlıyor ve kuzeye doğru yola çıkıyor. Tabii, Alpleri geçmek öyle kolay değil. Etrafından dolanıyor. Ren nehrine kadar dayanıyor. Boyun eğenler, kendisine katılanlar derken, orada duruyor. Gerisi barbar, bunları istemem diyor. Zaten ilerleyemiyor da. Nehri geçmek kolay mı?
İlerleyen çağlarda, bir de başımıza hristiyanlık çıkıyor. Konstantin, yolu açıyor, arada hristiyanlaşanlar vs derken, Roma da yavaş yavaş zayıflamaya başlıyor. Sahneye Franklar çıkıyor, tabi German krallıkları da. Franklar, Roma Katolik kilisesiyle içli dışlılar. Altın çağlarını Charlemagne ile yaşıyorlar. Bugünün Fransası, Benelux, Kuzey İtalya ve Almanya’nın büyük kısmı bunda. Yine sınırı Ren’den çekiyor aşağı yukarı. arada bu barbarlardan iyi asker olur de demiş. Krallığın, batısı, doğusu da var. Hatta bugün Franken diye geçen bölgenin ismi oradan geliyor.
İnsan nerede bu Almanlar derken, Papalık dahiyane bir fikirle, imparatorluğu canlandırmalıyız diyor ve Charlemagne’ı imparator ilan ediyor. Hristiyanlık, ikinci kez imparatorluğu yok ediyor ve Birinci Otto ile Almanlar sahneye çıkıyor. Hepiniz Almansınız, biz de Roma’yız diye Kutsal Roma İmpatorluğu dediğimiz siyasi yapı oluşuyor. Sonrasını, işte biliyorsunuz. Fatih gelip, en son Roma İmparatoru benim diyip, ortalığı karıştırıyor.
Aradan geçen 550 yılda Roma mıyız, değil miyiz, kilise neden her şeye karışıyor, Fransız mıyız, Alman mıyız, madem Almanız neden İncil’i Latince okuyoruz, haçlı mıyız neyiz derken, bir baba yiğit çıkıyor. Önce İncil’i Almanca’ya çevirip, inandığımız dini anlamamız lazım diyor. Sonra okuyup, gerçek Hristiyanlık bu değil diyerek, ortalığı karıştırıyor. Hop yine, Doğu-Batı Almanya krizi.
Almanya toprakları, Katolikler-Protestanlar diye bölünüyor. Sezar’ın barbarları, bu sefer de, protestan olarak aynı bölgede sahnede. Sonra Augsburg barışı ile, herkes kendi bölgesinin dinine inansın, tatava yapmayın diyorlar ama çatışma bitmiyor. Meşhur 30 yıl savaşları, coğrafyayı yüzlerce birime bölüyor. İpini koparan lordum diye geziyor.
O arada Napolyon güçleniyor. Kutsal Roma geri geldi diyip, tarihte en çok tekrarlanan hatayı yapıyor. Rusya’yı alırım diyor ama Leipzig’te yeniliyor. Fransa’ya dönüyor. En son da, İngilizler, Almanlar, Prusya ve Hollandalılar bir olup, Napolyon’u da, Kutsal Roma’yı da bitiriyor.
Tabii tüm bu tarih içinde; daha doğuda Hunlar, Ruslar, Macarlar, Polonya-Litvanya Birliği gibi tehditler de var. Ara sıra güçlü birleşmelerin, nedeni bu tehditler.
Neyse, sonrasında Fransız devrimi ile gelen dalga, Bismarck ile Prusya öncülüğünde Alman İmparatorluğuna dönüşüyor. 1.Wilhelm de, olaya dahil oluyor. O sıralar, milliyetçilik revaçta. İmparatorcular, Kralcılar yobazken; milliyetçiler modern, ileri görüşlü, eğitimli sayılıyor. O gazla Almanya büyüyor, birleşiyor. Biz, tam olarak nerede dahil oluyoruz, niye dahil oluyoruz bilmiyorum ama kafamızdaki sistemli Alman, mükemmelliyetçi Alman imajı Prusya’dan ve sonrasındaki bu dönemden geliyor. Devamı ise bildiğiniz gibi. Savaşı kaybediyorlar, biz de haberi alıp, tamam yenildik diyoruz. Sonra bir parçalanmalar, bölüşmeler. Ağır yaptırımlar. Sonra yeniden birleşme. Sonra yine bölünme ve yine birleşme ve bugün.
Yani Almanya’nın. Doğu ve Batı diye bölünmesi, belki binlerce yıllık bir mesele.
Bunların dışında, Berlin hep bu bölünmenin içinde, bir şekilde aykırı kalabilmiş. Bu da, binlerce yıldır aynı. Almanya, doğu-batı diye ayrı bölünmüş, Berlin de her seferinde ayrı bölünmüş. Tarihte defalarca, değişimin ve özgürlüğün sembolü olmuş. Yine aynı.
Nereden nereye derken, tüm bunların dışında ilginç bulduğum, bir iki ayrıntı daha var. Bunlardan bir tanesi, taht için kardeş öldürmenin, normal olmaması. Hatta arada, ben bununla uğraşamayacağım, Roma’ya gidiyorum diyip, Roma İmparatorluğu’nu yürüten, bıraktığı Almanları da kuzenine bırakan bile var. Hatta o dönem, gayet başarılı geçmiş.
Kardeşi isyan ettiği için, öldürmeye niyetlenen Otto I var. Suikaste uğramasına rağmen, kardeşine kıyamamış, affetmiş. Hatta dükalık vermiş. Bunu okuyunca, en çok kendime şaşırdım. Bizdeki, ‘kardeşleri yok et’ geleneğinin olmadığını biliyordum ama taht için kardeş öldürmeyi, neden olması gereken normalmiş gibi kabul ettiğimi düşünüp durdum.
Kral, kardeşini ya da çocuklarını öldürmedi diye şaşırdığıma şaşırdım.
Bir diğer ilginç kısım da, seçimle gelen ya da seçimle giden krallar. Yine Otto I, seçimle gelmiş diye şaşırırken; İskandinav, Macar, Polonya-Litvanya, Bohemya hepsinde seçimle gelme olduğunu öğrendim. Sadece Roma’yı kısmen biliyordum. O durumda, zaten tüm rakiplerini gömsen de, iş görmeyebilir. Bir tarafta, İngiltere kısmen, diğer tarafta Osmanlı tamamen rakiplerini indirme üzerine kuruluyken, arada kalan bölgenin bundan etkilenmemiş olması da, garip. Gerçi biz de, ne Roma’dan, ne de antik Yunan’dan etkilenmişiz. Pagan Almanlar bile, ‘barbar’ kelimesine bizim kadar alınmamıştır.
Sonuç olarak büyük resim bu. Demokrasi, belli ki, bir gelenek görenek meselesi. 100 sene öğrendiğimizle bu kadar. İnsanların, Avrupa’daki ırkçılığı da, demokrasiyi de, özgürlüğü de anlamaması artık daha normal geliyor. Binlerce yıldır, ikiye bölünen toprakların da, tekrar tekrar aynı ikileme düşmesi de, şaşırtıcı değil. Ciddi şekilde, kültür farkından kaynaklanıyor.
Bunları aşamamak ise, insanlık ayıbı. Yapay zeka, espri yapmaya başlarsa, bizimle sağlam dalga geçecek, demedi demeyin.


Leave a comment