Dahi Kapanı

Güçlü ve zayıf yanlarınız nedir?

Adaptasyon.

Zayıf yanınız?

Adaptasyon.

Hayatımın özeti bu sanırım. Adapte oldukça kendimden ve düşlerimden uzaklaştım, yine adapte oldukça sırtım yere gelmedi düşlerin peşinden koşabildim.

Şöyle dönüp bakınca, bunu önceden görseydim dediğim çok şey oldu. Mentor önemli. Ama akıl verene de, isyan ettim. Bundan da pişman değilim. Sonuçta hem tercihlerimin sorumluluğunu alabildim, hem de kafama estiği gibi yaşama lüksüne sahip oldum.

Godot’u beklemeye devam ederken, Camus’nun Sisifos’u özgür ilan etmesi gibi, absürt bir başkaldırıyla gelen özgürlük. Kaderini kabul edip, taşı isteğinle yuvarladığında aslında özgürsün.

Özgür hissetmediğim anlarda ise, Sartre’nin düşüncesi geliyor aklıma. Ya kendi benliğini oluşturup, ona göre hareket edersin; ya da kendini sabote edip böyle olmak zorundaydı dersin.

Proje yönetimi işi de, tam olarak bu çelişkilerle doluydu benim için. İstemeden başlayan bir kariyer, biraz adaptasyon ve sonunda yine ben kalabilme arzusu ve çabası. Şu ana kadar en büyük ödülüm ise, özgürlük hissi.

Hayatta doğru pozisyonu hiç alamadım. Hoş, doğru ne, o da tartışılır. Dönüp iş hayatıma baktığımda da, durum aynı. Gördüğüm absürt senaryo ise, oldukça hoşuma gidiyor.

Bunca yıl her şeyden biraz biraz anlayayım derken, gerçek bir uzmanlığım var mı cevaplayamıyorum ama biraz detaylı düşününce, en iyi kazanımım şu:

Bir iş nasıl yapılmamalı?

Girdiğim her şirket, çalıştığım her ekip; ya zor zamanlar geçiriyordu, ya da yeni bir ekip kuruyordu. Bunların arasında küçük şirketler de, uluslararası kurumsal şirketler de oldu. Şanslıyım ki, batarken değil, yeniden doğarken katıldım çoğuna. Böylece hem kötü pratikleri ve sonuçlarını gördüm, hem de yeni bir düzen nasıl kurulur, bu işin en doğru şekli nedir ne değildir haberim oldu. Rolüm genelde kaosu, düzene çevirmek; kötüyü iyiye çevirmekti. Gelip geçtim diye düşünürken, hepsinde de iz bıraktığımı yıllar sonra öğrendim. Bu da içime dert oldu, ne yaptım da akıllarında kaldı?

Bu düşüncelerle, genelde profesyonel günlükler tutmaya başladım. Proje yönetimi tabiriyle, öğrenilen dersler. Neyse ki, başarısızlık hikayeleri, başarı hikayeleri gibi değil. Onlarca dersle dolu. Kendim de, çok fazla deneyip, yanıldım.

Mesela genç bir proje yöneticisi olarak dikkate alınmadığımı farkettiğimde, toplantıda diğerlerine şunu söyledim:

Dünyayı kurtarmıyoruz. Herkes işini doğru yapsa, şu an yaptığım işe gerek bile yok. Yaptığım iş saçmalığın daniskası, her gün toplanıp, sizin yüzünüzü görmek inanın benim de hoşuma gitmiyor. O nedenle, ya işe odaklanıp sorunları çözelimi ya da daha çok toplantıyla, işinizi size zehir edeyim.

O günden sonra, herkes çok daha yardımcı oldu, işler hızlandı. Performans arttı. Toplantıları kısaltma, dökümanları sıfıra yaklaştırma çabamın karşılığını aldım. Bunu almanca olarak söylemiş olmak da, tamam oldu bu iş, dili de öğrendim hissi vermişti.

Tabii ki, hiçbir iyi iş cezasız kalmıyor. Daha çok iş ve yükümlülük getiriyor. Öyle oldu. Proje yönetimi hariç, yönetimle ilgili her şeye dahil oldum. Bence 3 kişilik işti ama patronla 2.5 kişilik iş olduğu konusunda anlaştık. Don Kişotluğu bıraktım, artık 2 kişilik ekip olduk. O arkadaşa, tecrübelerimi aktarırken, popülist bir yaklaşımla, bak bunu kimse söylemez ama… diye başlayan cümleler kurmaya başladım. Yine de, gayet faydalı hayat dersleri verdiğimi söyledi.

Yine her zaman ki gibi iyi performans, sorun getirdi.

İş yükümüz arttı, o sırada ekonomideki sallantılar, şirketi de vurdu. Neden Rusya’nın, İsrail’in şımarıklığının bedelini; hayattan keyif almayan diğer fanatiklerin yaptıklarının bedelini ben ödüyorum?

Sinir, stres, iş yükü de arttı tekrar. Ben demiştim anları da, bol bol yaşandı ama rütbelilere bunu demek hiçbir anlam ifade etmiyor. Pardon rütbe yok, ‘flat hierarchy’. Yani birleşmiş milletler gibi yaptırım gücü olmadan, atıp tutuyoruz.

Hal böyle olunca, iş de, soğuk savaşa dönüşüyor. Olayların Doğu Almanya’da gerçekleşmesi ve patronun ABD vatandaşı olması ise, işin absürtlük katsayısını katlıyor tabii ki.

Yine de, iyi tecrübe. Bunun bir üstü Trump’ı, Erdoğan’ı, Putin’i eş cinsel hakları konusunda ikna etmek ve aynı zamanda iklim aktivistine çevirmek.

Genelde dağınık çalışan bir insanım. Böylesine dolu dolu bir kaos tecrübesi de; bir sürü notu, söylenmeyi, sağda solda uçuşan kağıtları, toplantı notlarına eklenen çizimleri beraberinde getirdi. Meğer bunu tek yapan ben değilmişim. Ben, yine hangi aptal toplantı var, ağzını açmak neden bu kadar zor, kötü bir tiyatro sahneliyoruz, patronun bir başka fantazisinde görüşmek üzere diye söylenirken, aynı odayı paylaştığımız diğer proje yöneticisi de, benim söylediklerimi not alıyormuş. İyi öğrenci.

Aradan geçen aylar, haftalardan sonra patron dahiyane bir planla, eksi yazan bilançonun bedelini ekibe kesti. Tabii ki, sorun işi yapan, proje getiremeyen değil. Beni ise, tutmaya karar vermiş. İyi köle.

Biraz etik gurur, biraz da asil olmayan kanımda dolaşan özgürlük hevesi ile ben de istifa ettim. İş değiştirdim. Kontrol edemeyeceğim şeyler için kendimi feda etmeyeceğim diye de, çok bir halt ediyormuş gibi triplerle, ruhumu başka bir yere kiraladım. Ah Diyojen gibi, gölge etme resti çekemiyoruz işte. Hiçbir şey yapmamak bile harcamalı günümüzde.

Aradan yine birkaç hafta geçti. Diğerleriyle; iş buldular mı, bulacaklar mı diye özellikle ilgileniyordum. Çünkü çoğunun oturum ve vize derdi vardı. Neyse diğer proje yöneticisi arkadaş, teşekkür amaçlı hediyeler verdi. Bir tanesi, farkında olmadan söylendiğim, not aldığı şeyleri bir araya toplarladığı bir kağıttı.

Şimdi Linkedin blogu havasında, o an şunu farkettim diye bir giriş yapabilirdim ama o an hiçbir şey farketmedim. Güzel ve komik bir hediyeydi. Herkes benim gibi sosyal özürlü ve etrafından habersiz değilmiş.

Daha sonra ben de, günlüklerimi gözden geçirdim, toparladım derken; 100 sayfayı buldu. Dedim ki, fırsat bu fırsat. 5 sene önce çıkarmayı planladığım, bilim kurgu roman serisini 5 yıl sonraya erteleyebilirim. Bu 100 sayfayı, adam edeyim. Biraz da, hediyedeki cümlelerle harmanladım derken, ortaya proje yönetimi kitabı çıktı.

Dünyanın, en büyük tüketici elektroniği firmalarından bir tanesinde proje yönetimi pozisyonu için finale kalmıştım ve elendim ama oradaki yöneticinin, proje yönetimine profesyonel bebek bakıcılığı demesi çok hoşuma gitmişti.

Kitap bu cümleyle başlıyor, düşünün ne kadar ciddi bir kitap.

Kitabı yazarken, baya keyif aldım. Çünkü hiçbir şeyde de, uzman değilim, yerimde sayıyorum hissi, bir şeyler öğrenmişim, adam olamamışım ama proje yönetiminin ucundan tutmuşum hissi verdi. Aynı zamanda, başarısızlık hikayelerinin hayranı olarak, şu an yazmanın tam zamanı diye de düşündüm. Çünkü insan uzmanlaştıkça unutuyor, baştaki mücadeleleri.

Kitabı yazdıkça, paylaşma isteğim de azaldı. İyi fikir mi, kötü fikir mi? Kim niye okusun, zaten şurada iki satır okuyan üç-beş kişiyiz diye düşündüm. Süreç yine de keyifliydi. Bu sefer hayatımda başladığım bir işi bitireyim derken, yazma işi bitti. Sonra öğrendim ki, kitap yazmak değilmiş mesele. Asıl iş yazdıktan sonrası, onu kitaba çevirmesi.

Hemen proje yöneticiydim ben oğlum, bunu da bitiremeyeceksem, yazıklar olsun diye bir plan yaptım. Adım adım işlettim ve sonunda kitabı ‘paperback’ ve ‘ebook’ olarak amazonda yayınladım. Bu hafta itibariyle, okuyucuya açık. Kitap, ingilizce.

Kitabı yazarken, nefretle yazmadım ve objektif olmaya çalıştım ama yazmayı bitirdiğimde, bana proje yöneticiliği kapılarını tamamen kapatır diye düşünüyordum. Şimdi ise, böyle olmayacağını düşünmeye başladım. En çok hoşuma giden ise, kendim olarak kalabilmemdi büyük ölçüde. Heidegger’in otantik varoluşu gibi, tamamen kendim olabildim mi bilemem ama daha çok kendime notlar gibi yazdım. Sonra okuyup, kendimi övdüm.

Aslında sıfırdan proje yöneticiliğine başlasam beni neler bekliyor, keşke bunu önceden söyleselerdi, en çok sıkıldığım bunaldığım durumlar nelerdi, bunlarla nasıl başa çıktım gibi soruları cevapladım.

Kitabın ismi ‘Trapped with Geniuses’. Dahilerle sıkışıp kalmak, heralde doğru çeviri olur.

Bu ismi verme sebebim de şuydu, bazı şeyleri teknik konu hakkında bilgim olmasına rağmen, idare etmekte zorlanıyordum. Elektronik mühendisiyim ve yapılan işin ayrıntılarını biliyorum ama kendim yapmadığım için detaylar boğabiliyordu. Bak şimdi Linkedin blogu cümlesi geliyor. O an şunu düşündüm. Alan dışı insanlar nasıl idare ediyorlar?

Müşterilerle konuşurken, farklı insanlar tanıdım. Yönetim tarzları farklıydı, kimisi içine kapanık, kimisi dışa dönük, kimisi iş yapılan alanın yani elektroniğin ve yazılımın uzmanı, kimisi yönetim tecrübesiyle alan uzmanlığı açığını kapatıyor. Kimisi de, sıkılıp, bunalıp içine kaçıyor.

Peki sorunun kaynağı ne?

Yapay zeka olsam, insan diyip geçerdim ve yok etme planlarımı devreye sokardım. Ama evet, sorun iletişim ve iletişim farklılığı. Mühendislerin kafası farklı çalışıyor. Sen birini, hep daha etkin, daha verimli diye eğitirsen, kelimeden de tasarruf eder.

Ben, bunu mühendis olduğum için iyi anlayabiliyordum ve kendimi kral ilan etmeden, gerçek anlamda köle olmadan onların suyuna gidebilecek yöntemler buluyordum. Bunu herkesin yapamadığını gördüm. Mühendislerin ne kadar kapalı olabileceğini gördüm. Ayrıca alanında uzman olan herhangi bir kişinin, bu ister mühendis olsun ister başka, karşısındakini her şeyi biliyor, aynı şeylere hakimmiş gibi görmesi dikkatimi çekti.

Kitap, tam olarak bu iletişim boşluklarını anlatıyor. İçine kapanık bir insan bu durumları nasıl idare edebilir? Dışa dönük bir insan, içine kapanık meslektaşlarının dünyasını nasıl anlayabilir? Uzmanlarla, nasıl daha sağlıklı ve yapıcı ilişki kurulabilir, yöneticilerle nasıl en etkin şekilde konuşulabilir, çatışmalar nasıl çözülebilir? Hem kişisel notlarım, hem de farklı alanlardaki birkaç kişinin röportajları.

Bunu proje yönetimi çerçevesinde yazsam da, olabildiğince ben olarak kalmayı tercih ettim. Sonuçta, dünyayı kurtarmıyoruz.

PS: Kitap linki koymuyorum, sorulmadığı sürece. Amazon’dan paperback ve ebook olarak alınabilir.

Paperback versiyonu 12.09.2026 tarihinden itibaren satışta.

Son not: Pazarlama kesinlikle benim işim değil. Zayıf noktam sorulunca, en başta söylüyorum.

,

Comments

Leave a comment