Bir türlü yazamadım. Neredeyse 3 hafta geçti. Aslında, üzerinde düşünmeye de pek vakit olmadı.
Kötü bir şey değil, spoiler’ı zaten başlıkta verdim. Ailemin emekliliği ile birlikte, üniversite lojmanlarına da, süngeri çektik.
İki haftalık Türkiye tatili çok hızlı geçti. Ne olduğunu bile anlayamadım, doğal olarak, eylem halindeyken, ‘ben ne yaşadım’ sorgusu da yapmadım. Yine de garipti. yan komşumuz, çocukluk arkadaşımın ailesi uğurladı bizi. Ona selam söylerken, sosyal medya varlığı dışında hiçbir iletişimimiz kalmamasına rağmen, yine de sanki dün görüşmüşüz gibi bir his uyandı içimde.
Yine aynı apartmanda oturan diğer arkadaşın dediğini, o an düşündüm. ‘Bitiyor ha! Görüşemesek de, iyi hissettiriyordu, alt katta onun, yan apartmanda sizin olduğunuzu bilmek’ demişti. Böyle büyümüştük gerçekten, lojmanlarda büyüyen çocukların çoğu belki bir bilemedin iki kere daire değiştirmişti. Herkesin yeri belliydi ama yavaş yavaş eksiliyorduk işte. Önce kendimiz terk ettik, şimdi de gölgemiz terk ediyor. Orada yaşananlar ise, zamanla hayalle karışık bir anıya dönüşecek.
Evi kapatmak garip bir histi. Toplanırken, varlığını bile unuttuğum anılara rastladım. Geçmişte ne hayallerim olduğunu, nasıl bir çocuk olduğumu ve kendimi nasıl hayal ettiğimi hatırlattı. Çizdiğim resimler, okuduğum kitaplar, okumayı öğrendiğimden beri ilgi duyduğum bir türlü gidemediğim Kamboçya.
Toplandıkça, yeni hatıralar birbirini kovaladı. Sadece eski kasetleri, ve pili içinde unuttuğumuz için kullanılamaz hale gelen walkman’i atabildim. Ona da, pişman oldum. Walkman bile sanki 1000 yıl öncesine ait gibi. Benim tersime, kardeşim sorduğum her şeye ‘at’ dedi. Neyse ki, orada değildi. onun hatıralarını da korumak bana düştü.

İlginç şeyler buldum. Mesela, ilk okuma yazma öğrendiğim zamana ait yazılarım. ‘Ali ata bak’, ‘İpek topu tut’, ‘Işık ılık süt iç’, sonra ‘Bahadırhan Çiçek’ defalarca. Bir arada sıkılıp, karamalarım. Bu arada, hayatımda en güzel o zaman yazmışım. 2.sınıftan itibaren, yazıp hiç okunabilir olmadı.


2000 yılında 10 yaşında çocuktum. Trabzon’da büyüyen bir Galatasaraylı olarak, Ordu’dan alamadığım verimi Galatasaray’dan almışım. Kimliğe dönüşmüş. Galatasaray’ın alakalı alakasız tüm futbolcularını not aldığım, başarılarını yazdığım dolaba asılı A4’e baktım. (Paylaşmayacağım. Rezilliğe gerek yok.)25 senedir inmedi oradan. 2
004’de Hagi’nin Galatasaray’a geri dönüşüne acayip sevinmişim. ‘Efsane Hagi geri döndü, yuvaya hoş geldin Hagi’ yazmışım. Zamanında, kampüse Romanya’lılar geldiğinde, onlara ‘I love you, Hagi’ diye bağıran öğrencilere katıldığım aklıma geldi. ‘Love’ kelimesinin anlamsız olduğu yaşlar. Süper kupayı ise, ’25 Ağustos 2000, Real Madrid kupa yerine havayı aldı’ diye not etmişim. Güldürdü. Futbola, şimdiki bakışımı düşününce, daha da güldürdü.

Bir de günlüklerimi, tam 20 yıl sonra ilk defa görüştüğüm Finlandiyalı mektup arkadaşımla yazışmalarımı, ilköğretim ve lise okul hatıra defterlerini buldum. Bundan mafya olur diyeni mi ararsın, ota boka gülüyor nezaketten heralde diyeni mi… Her zaman arkadaş kalacağız dediklerimizin hiçbiriyle iletişimim de kalmamış. Alakasız olanlarla ise güçlü arkadaşlığım oldu. Ama en önemli bilgi şuydu:
‘Bahadır, spora ilgi duymazdı. Bu sene, ilk defa bizimle futbol oynamaya başladı. Hiç de fena sayılmaz. Savunmayı iyi yapıyor’. Futbola, 8. sınıfta başlamışım. Kariyerim 4.5 sene sürdü. Bu arada yüzmeyi ve bisiklet sürmeyi severdim. Yüzmeye de, uzun gitmiştim ama bende bıraktığı etkiyi, diğerlerinde bırakmadığına göre; benim sporda zirve yaptığım an, diğerlerinin hareketi spor saydığı an olsa gerek.
Arada taşınmak gerekiyor, yoksa bunların olduğunu bile hatırlamazdım.
Neyse, oradan kurtuldum, eski çizdiğim resimleri buldum. Annem hepsini saklamış. Bazılarında, acaba ne düşündüm dedim. Gayet yaratıcı, özgün ama bir o kadar da yeteneksiz. En komiği ise, İsmet İnönü’ye benzeyen çizimimin Atatürk olduğuna ikna olmuş olmam. İsmet İnönü’yü, Atatürk zannedecek kadar salak değildim ama çizdiğimin Atatürk olduğuna inanacak kadar iyimserdim sanırım. Altına İsmet yazsam, bence iş yapardı.

Toparlanma süreci değişikti. Elimden geldiğince her şeye yardımcı olmaya çalıştım, bir yandan da, gelmesem, bunları benim gibi tek tek inceleyen olur muydu diye düşündüm. Uzaktayken, at derdim muhtemelen. Diğer garip şey ise, Eskiden babamın yaptığı işleri izler, ona yardımcı olmaya çalışırdım. Şimdi ise tornavidayı, matkabı ben aldım; o bana yardımcı oldu. Evde değişmeyen tek rol anneminki sanırım. Ona yüklenme rolünü bile ben üstlendim. Hem de, birbirleriyle iletişimlerini, birbirilerine karşı tutumlarına kızıp, eleştirirken.
Öyle ya da böyle, ev adım adım toplandı ve bomboş oldu. En son boş halini, daha sonra VR’da izlerim diye panaromik çekerken, aklıma ilk taşındığımız zaman geldi. Bizden önce yabancı birisi vardı. Eve girdiğimizde, çerçeveler sapsarıydı, nasıl yaşamışlar diyorduk. Yatak odasında ise, duvarda is vardı, isin bittiği yerde ise taşlarla oluşturulmuş bir çember. Artık mum mu yaktılar, başka fantazileri mi vardı bilmiyorum ama o taşları ve isi unutmamışım.
Taşındığımızda, 5. sınıfa başlayacaktım. Okulla zaten aynı sokaktaydık ama okul artık apartmanın bahçesindeydi. Bu büyük bir ayrıcalıktı. Öyle hissediyordum. Aynı sene yine, ilk ve umarım son defa kolumu kırmıştım.
Apartmanın önündeki bahçe, o zamanlar devasa bir futbol sahası gibi geliyordu. Yatak odası kadar sınıfların olduğu, prefabrik okul da. O seneden sonra, okul da taşınmış ve tekrar uzaklaşmıştı.
Böyle anlatsam da, kampüs, okulun olduğu alan ve çevresi yıllar içinde çok değişti. Bir kısmı yeşille, bir kısmı ise betonla kaplandı. Evi kapatmayla ilgili olacak ki, tatillerde gittiğimde hiç yaşamadığım şekilde, nereye baksam eski halini görüyordum. Bugün otopark olarak kullanılan alan mesela dikdörtgen şeklinde iki küçük saha gibiydi. Bir saha, küçük bir beton yapının üstüydü. Orada oyun oynar, oturur muhabbet ederdik. Diğer alanı ise futbol sahası olarak kullanırdık. İki tarafı yarım duvar, bir taraf tam duvardı. Tam duvarın içi ise, okuduğumuz zamanlar biyoloji laboratuvarıydı. Şimdi ise laboratuvar yerine kazan dairesi gibi bir şey var, iki saha arasındaki fark betonla doldurularak eşitlenmiş ve otoparka dönüştürülmüş.
Arabayı parkedip, çaprazdaki ağaca baktığımda, ilkokul öğretmenimiz Temel öğretmenin, bugün dersi dışarıda yapacağız demesi aklıma gelmişti. Hep beraber ağacın altına oturmuştuk. Bir kaç kişi ise çimlere uzanmıştı. Öğretmen de, sessizce gelip, arkadaşın sırtına oturmuştu. Arkadaş, kim olduğunu bilmediği için küfretmişti, sonra ise kıpkırmızı olmuştu. Tüm eğitim hayatım boyunca en keyif aldığım ders olabilir. Bir ağaca dokununca, hep o dersi hatırlıyorum.
Bak şimdi yazarken, başka hangi derslerden keyif aldım diye düşünüyorum. Çok yok aslında. Aklıma gelen, ünite müzik olduğu için İngilizce şarkı yapalım dediğimiz ve şarkı yapıp, sınıfta söylediğimiz İngilizce dersi. Bir sonraki ünite ise filmdi. Bir de film yapalım dediğimizde, öğretmen yok artık demişti ama çok keyifli filmler çekip, izlemiştik. Bir de, üniversitedeyken, Rus hocayla yaptığımız felsefi muhabbetler vardır. O da, dersten çok birebir sohbetti. Başka da aklıma gelmiyor.
Evet, hepsi bitti, gitti. Trabzon defteri de, benzer şekilde kapandı. Apartmanın son kalesi de, yok oldu ama o apartmandan yanımızda götürdüğümüz çok güzel aile dostlukları kaldı. En ufak yardım bile tatlı bir anıya dönüştü. Gerçi ufak demek, haksızlık olur.
Evdeki yüzlerce kitap paketlenirken, paketleri oradan oraya taşırken, ebeveynler konusunda ne kadar şanslı olduğumuzu hissettim. Gerçekten, böyle durduk yere, bu düşünce geldi. Paketler, sanki birçok hayatı tutuyormuşum gibi hissettirdi. Daha sonra annemle, bizim için yaptıkları fedakarlıkları konuştuğumuzda, sevgi, gurur, saygı karışık bir duyguyla doldum. Duygu özürlü olduğum için, tarif edemiyorum ama tüm bunların karşılıksız olması gerçekten her türlü saygıyı, takdiri hakediyor. Aynı özveriyi, onların yerinde olsam yapar mıydım? Emin değilim.
Kitapların olduğu oda, babamın çalışma odası, bizim ise bilgisayar odamızdı. O kapıdan, salonu görüyorduk. Soluklanmak için sandalyeye oturduğumda, tüm o yıllar geçti gözümün önünden. (Bunlar yaşlılık alametleri ama o konuyu karıştırmayalım. )
O odada, kardeşimle tatlı çekişmelerimiz oldu. Okuldan kaçıp, oyunlar oynadık. Aynı odada, lise sınav sonuçlarını bekledik, üniversiteyi bekledik, biraz buruk olsa da, sevindik. Burukluğu bırakacak kadar iyimser olduk, kendimizi ikna ettik. İlk yurtdışına çıkacağımın haberini de, yine o odada almıştım. Evdeki sinir harbi yerini tatlı bir heyecana çevirmişti. Hayatımın en iyi haberleri gibi, en kötü haberini de, o odada almıştım. Hepsi, full HD film gibi geçti gözümün önünden.
Annem arada özlüyor musun diye soruyor?
Genelde, özlemiyorum diyorum. Çünkü Trabzon ve çocuklukta zaman geçirdiğim yerler çok değişti. Zamanda hareket etmek, önüme bakmak içimden gelen bir coşku oldu hep. Merakım ağır bastı her zaman. Ama mekanların hafızası var. Evet, uzaktayken düşünüp, şunu çok özledim diyemiyorum. Ama evin içine girdiğimde, özlem mi anıların yaşandığı anlardaki duyguları tekrar yaşamak mı, tam açıklayamadığım bir duygu doluyor içime her seferinde. Trabzon’a her gittiğimde, en keyif aldığım aktivite, evde zaman geçirmek, dışarıya çıkmak yerine balkona çıkmak oluyordu. Sigara içen biri olsam, bir sigara yakardım, öylesine bir keyif.
Fiziksel hafızayı o kadar kolay atamıyorsun. Atmak da istemiyorum, her ne kadar sokaklardaki hafıza paramparça olsa da. Taşınırken, çok üzerinde düşünmeye fırsat olmadı ama sanırım burukluk diyebileceğim o garip hissin nedeni, bu fiziksel hafızanın tarihe karışacak olmasıydı.
Evi kapatıp, çıktığımızda kendimi ilk defa yetişkin hissettim. Neyse ki, içimdeki çocuğu orada bırakmadım. Almanya’ya dönünce, o da geri geldi.


Leave a comment