Kendi ilkel hesabımla, bu sene son kar yağmadı, hava geç ısınacak ama kurak olacak derken, iş arkadaşım ‘El Nino’ dan bahsetti, İspanyolcadan Türkçeye çevirisi erkek çocuk.
Böyle olunca küçük şirin hava dalgaları beklerken, bizim küçük çocuk sağa , sola ateş püsküren bir ejderha yavrusuymuş meğer.
Neymiş El Nino?
Doğal bir fenomen. Şimdi standart insanlar olarak, yapabildiğimiz, eskiden lüks olan her şeyi abartarak yaptığımız için ve siyasette önemli meseleler yerine en küçük ve anlamsız meselelere yoğunlaştığımız ve tüm seçmen beklentisi basit şovlar görmek olduğu için ve tüketmeyi kültür zannedip, tüketebildiğimiz kadar tükettiğimiz için hava ve çevre kirleniyor.
Umrumuzda oluyor mu? Tabii ki, hayır. Çünkü yeni doğan bebekler gibi görmediğimiz şeyleri yok zannediyoruz. Kendimize de, gelişmiş diyoruz ve tabii ki, her yere arabayla gitmeye, her yere klima takmaya, habur hupur hayvan ürünleri götürmeye, sürekli bir şeylerin yenisini almaya, ihtiyaçtan fazla üretip yemek israf etmeye, fosil yakıt kullanmaya, plastikle denizlerin işlevini yok etmeye, zırt pırt uçmaya devam ederek doğal dengeyi yok ediyoruz. Bunlar da yetmiyor, tüm bunları yapmak için en saçma taşıma sistemlerini kullanıp, bir de savaşlarla, bu denge geri gelmesin diye uğraşıyoruz. Bunlara karşı siyasi hareketleri de, yerin dibine sokup, aağızlarını bile açmalarına izin vermiyoruz ya da Almanya’da, Amerika’da olduğu gibi alaşağı edip, tüm suçu onlara atıyoruz.
Normalde, güneşin bizle bir derdi yok. Geliyor, dünyayı ısıtıyor, büyük bir kısmı buzullar, kar, açık renkli bulutlar ve çöller aracılığıyla geri yansıyor. O sırada bir de, temizlik sistemi var. Ormanlar ve ormanları destekleyen planktonlar, bitkiler, deniz ekosistemleri ve yağmur, rüzgar gibi doğa olayları.
Biz ne yapıyoruz? Akıllı, eğitimli, güçlüyüz ya! Ormanları kesiyoruz, endüstriyel tarımla toprak döngüsünü bozuyoruz. Sonra bu toprakta iş yok diyip, daha çok orman kesip, tarım arazisi yapıyoruz. CO2 salıyoruz. Hadi bakalım orman, az CO2’yi herkes temizler, adamsan az kişiyle çok iş başarırsın diyoruz. Kışın siyah t-shirt bile giymeyen bizler, her yeri koyu renkli binalar ve asfaltla kapatıp, bir de soğutmak için klima döşüyoruz. Yani doğanın yapıcı dögüsüne karşı, insanın yıkıcı döngüsü.
Sonuç?
Buzullar azalıyor, doğa olayları öngörülemez hale geliyor, göller kuruyor, ormanlar yanıyor, denizler pisleniyor, deniz yaşamı ölüyor ve hava kirleniyor.
Yani, geri besleme döngüsü yok oluyor. Daha az ışın geri yansıyor, doğanın soğutma mekaniği daha kötü hale geliyor, ısı emilimi azalıyor.
El Nino da bu. Okyanus gereğinde fazla ısındığı için, havanın sıcaklık dengesini koruyamıyor. Sağlığa zararlı olmasına rağmen kullandığımız aerosollar, havada kirli bir güneşlik gibi bir tabaka oluşturuyor. Geri yansıma iyice azalıyor. Okyanus da, ısınınca yeni hava akımları oluşuyor. Küçük sevimli ejderha yavrusu, dönüp duruyor kıtanın üzerinde. Ama insanoğlu bu, ne diyor? daha çok klima, daha çok üretim, daha çok lojistik. Bazen nasıl bu kadar gelişti dünya şaşırıyorum.
Neyse, El Nino’nun ateşi, Almanya’nın hiç sıcak olmayacakmış gibi yapılan binaları ile haşlanan kurbağa gibi mutlu mutlu haşlanırken, çözümü hiç hareket etmemekte buldum. Hiç hareket etmeyince, yapılacak en iyi aktivite ne? Kitap ya da televizyon. Tabii ki, televizyonu seçtim. İzleyecek bir şey bulamayınca, youtube vs derken, kim bu Deniz Göktaş her yerde adı geçiyor, kardeşim de söyledi iyi diye, ortalık da karışmış diye baktım. Mükemmel.
Hoşuma giden şu oldu. Tam bir memur çocuğu. Bence Türkiye’de etnik kökenleri, ideolojileri, inançları boş yere tartışıyoruz. Memur çocukları ve diğerleri var sadece. Devletçilik öyle bir işlemiş ki, bünyemize, gerisi sadece işin şov kısmı.
Adamın aldığı pozisyon da, çok iyi. Ülkede politik mizah zaten ölmüştü. Yazıp çizerken bile. O ise, emsallerinin aksine, cesurca anlatmış, toplum analizi çok iyi. O nedenle de, bence sadece üstüne alınan kitleyi değil, iki yüzlü olan, aradaki etliye sütlüye dokunmayayım, tadımız kaçmasın diyen kitleyi de, bir ikilemin içerisine atmış.
Biraz da hepimizin yaşadığı durumu yaşıyor gibi. Mağara alegorisindeki gibi, kendi mağarasında yaşayan insanlara, mağara dışında hayatın farklı olduğunu anlatıyor. Gösteriyi, ücretsiz sunması da, iyi strateji.
Tabii ki, sosyal medyada insanlar çıldırmış. Açıkçası bence Türkiye’de müslüman yok. Milliyetçi de yok. Dindar, muhafazakar, Atatürkçü, Osmanlıcı vs. de hiç yok. Aksi halde bir komedyen, her kesimden bu şekilde tepki almazdı. Alınganlık yapmazdı.
Mesela öyle bir ülke ki, komedyen milli güvenlik sorunu oluyor, kamu düzenini bozuyor. Öylesine güçlü bir ülke. Savunma Bakanlığı, karikatür, sanat, stand-up ile mücadele birimi kurmalı sadece topla tüfekle olmaz bu iş.
Kimlik olayı da ilginç. Geçen beni ben yapan nedir diye düşünürke;, iş, hobiler, milliyet, ideolojiler ve sosyal roller dışında kendimi tanımlamakta epey zorlandım.
Aslında temelde tek ihtiyacımız olan, yemek, uyku, güvenlik, bakım ve sıcaklık. İnsan zihni bu, merak ediyor, anlaşılmak, güvenmek, tanınmak istiyor. Bir yandan ölüme karşı, yalnızlığa reddedilmeye ve başarısızlığa karşı korkular geliştiren varlıklarız. İlginç bulduğum kısım şu, bunların hepsi değişken. Hiçbirinin tek bir anlamı, tek bir kuralı yok. Aklıma şu video geldi, insanların farklı yaşlarda, farklı koşullarda hayallerinin ve kimsin ve ne istiyorsun sorusuna verdikleri cevaplar nasıl da değişiyor.
Daha uzun yaşamak istiyorum diyen yaşlı kadını görünce de aklıma bu video geldi. Amerikalı filozof Herbert Fingarette bir zamanlar ölümden korkmanın rasyonel bir davranış olmadığını, çünkü öldükten sonra üzülmüyorsun, acı çekmiyorsun diye düşünürken, 97 yaşında bu düşüncesinin özellikle karısının ölümünden sonraki boşluk ile nasıl değiştiğini anlatıyor.
İşin özü, doğanın bir parçası olarak doğuyoruz ve hayat güzelliklerle dolu. Hayatın anlamı biraz da, bu güzelliklerin farkına varmakta, bu güzellikleri hissetmekte. Aslında inancın da, varoluşunda temeli bu. Ama bir gruba ait olma dürtüsü, güvende olma isteği bizi kalıpalra spokuyor ve kendi kendimizi daha da kaptıyoruz. Güven duygusu öyle filtreleniyor ki, geri kalan hiçbir şeye tahammül kalmıyor ve nefrete dönüşüyor. Bu sefer de, sahiplendiğimiz, aslında kendi uydurduğumuz tüm değerlerin aksine bir söylem aslında varoluşu sarsan bir tehdide dönüşüyor.
Dinler, ait olunan toplum da bu tüm korkuları, düşünceleri, çekinceleri, açıklanamayan soyut şeyleri bir sisteme oturtup, sorumluluğu atmaya yarıyor sanki. Geçen bir bebeğe Alman mısın Türk mü diye sordum boş boş baktı. Cevaplaması için ısrar ettim ama duruşundan hiç taviz vermedi. Önce insan olup, konuşmayı öğrenecekmiş. Büyüyünce de, bu duruşu göster; bu kimlik oyununa düşme aferin çocuk diyip ayrıldım.
Başka bir çocuğa sordum ağlamaya başladı. Kalıplara girmenin ne kadar acı verici olduğunu henüz 3 aylıkken öğrenmiş, ne sorsan ağlıyor. Bebek bile işi çözmüşken, biz yetişkinler hep taraf olup, hayatı diğerine dar etme derdindeyiz.
Kendimizi ideolojiler, inançlar, hobiler, sahip olduğumuz eşyalar, sosyal statü dışında tanımlayamayınca da, kör bir varoluş döngüsüne giriyoruz. Çünkü o güne kadar inandığımız her şey üzerinde söylenecek tek bir söz bile saldırgan geliyor. Ben böyle bir refleks verdiğimde bebeklerden, hayvanlardan, böceklerden, ağaçlardan utanıyorum. Kendini gelişmiş ve düşünebilen bir varlık olarak tanımlayan yetişkin insan buysa, var dünyanın haline diyorum. Sonra bakıyorum gerçekten de vay dünyanın haline..


Leave a comment