Bugün felaket tellalığı yapasım var.
Youtube’da The Great War — YouTube diye bir sayfa var. Mükemmel bir sayfa. Hafta hafta 1.Dünya Savaşını anlatıyor. Olaylar nasıl gelişti, ülkelerin tavrı neydi.Kesinlikle tavsiye ederimi çünkü biz genelde sadece kendi açımızdan görüyoruz olayı, bir de yenilmedik aslında diye sağa sola suç atıyoruz.
Endüstri devrimi, buharlı makinalar, matbaa, fransız devrimi falan derken, Avrupa’da bütük bir değişim başlamıştı. 1800’lerde. Demir yolları, endüstri, gazeteler, borsa, bankacılık sistemi, üniversiteler, bilim, imparatorluklar modernleşme yarışındaydı.
Bu modernliğin arkasına gizlenen bir de, virüs vardı. Veba ya da verem değil. Milliyetçilik, militarizm ve emperyalizm. Her ne kadar, Franz Ferdinand suikasti başlangıç giibi görülse de, bir sürü etken vardı bu patlama için.
Militarizm, modern ordular ve silahlarla bir ego savaşına dönmüştü. Hayatta kalmak için en iyi orduya sahip olmalısın. Almanya, Fransa, Rusya, Avusturya, İngiltere birbiriyle yarışıyordu. Bu savaşa hazırlık değil, savaş çıkarsa götümüz açıkta kalmasın çabasıydı.
Almanlar, sağa bakıyor Fransızlar, sola bakıyor Ruslar. Havaya bakıyor İngilizler. Fransa ise Almanlara 1871’de yenildik, bunların sağı solu belli olmaz diye düşünüyor. Ruslar ise, sıcak denizlerde alem yapma ve prestij için Balkanlara dadanmış. Avusturya-Macaristan İmparatorluğu daha Osmanlı gibi. Böyle imparatorluk olarak kaldık da, Slavlar kimlik edinirse, ayvayı yedik diye düşünüyor. İngilizler ise, Almanlar denizlere sardı, hayırdır inşallah diye, hazırlıklara başlamış.
Aslında, artan askeri yatırımın olayı şu:
Biri saldırırsa, ayakta kalmalıyız. Bunun için modern silahlara, hızlı hareket kapasitesi olan bir orduya ve iyi dostluklara ihtiyacımız var.
Gel zaman, git zaman. İngilizler, Fransa ve Rusya’yı kafalamış. Almanlar, İtalyanları severiz ama Almancasız olmaz diye İtalya ve Avusturya Macaristan ile kol kola. Bir yandan da, planlar yapılıyor.Gereksiz bir hareketlilik. Fransa’yla savaşırsak diyor Almanlar, önce Belçika ve Hollanda’ya girelim, Paris’in deniz bağlantısını keselim. Böylece batı cephesini kapatırız, sonra da Ruslara odaklanırız. Fransızlar da, diyor ki, 1871’de kaybettiğimiz yerleri alıp, Almanların canını sıkalım. (sonrasında bu savaş 329 bin kişiye mal oluyor). Avusturyalı general de, ‘Avusturya’yı tekrar büyük yapacağız’ diye ortamı geriyor. Ruslar da, diyor ki, ortam gergin. Asker yığalım sınıra. Avusturya akıllı ol, adım attığın anda, tüm gopnikleri salarım üzerine.

Bu arada, İngiliz kralı, Rus Çarı, Alman kayzeri kuzenler. Hepsi, kraliçe Viktoryanın torunu. O yüzden, birbirleriyle de tartışıyorlar konuyu. Alman diyor, ne savaşı ya. Bu devirde savaş mı kaldı. Haa diyelim oldu, Avusturya’nın arkasındayız. Kuzen Nikolas da, diyor ki, Biz diyeceğimizi dedik, Avusturya yamuk yaparsa, Gopnik saldırı planı hazır. İngiliz George da, beyler sakin diyor. Ama Fransızca bence Almanca’dan daha iyi bir dil.
Tüm bunların yanında bir de, Balkanlar var. Osmanlı’yı istemezük, Avusturya-Macaristan tü kaka. Rakıda da birleşemedik. En iyisi, birimiz hiçbirimiz, hiçbirimiz birimiz için olsun, derken. Gerginlik üstüne gerginlik. Ruslar sınıra, ordu yığınca, almanlar da Belçika’nın çikolotası diye yola çıkıyor. İngilizler de, hop noluyor, Belçika’nın birası varken çikolata niye diye çıkarma yapıyor.
O sırada, biz bunları sınırda yagılayacağız diye, sınıra mahkemeler kuruluyor derken, Franz Ferdinand vuruluyor. Kimisi diyor ki, Avusturya vurdurdu haklı görünmek için, kimi de diyor ki, görün işte bunlar hain, bunlar terörist. Ruslar çıkıyor, Sırbistan haklıdır. Alman zaten mektubu göndermiş, girişirseniz gönlümüz Almanca konuşanlardan yana.
Avusturya savaşırken, Ruslar da giriyor kıtaya. Almanlar diyor ki, haydaaaa, Hemen Belçika’yı çözelim. O sırada Avusturya’ya diyorlar ki, Ruslar çoğalmadan hızlıca demiryolu yapın, askerleri hızlıca doğuya gönderelim, Rusları durduralım. Avusturya ise, yok paşam başka isteğin? Ben aşağıda savaşıyorum. Almanların oldu mu iki cephe?
Belçika zaten karışık. Doğu’ya gönderdiği ordu da, Avusturya’nın güney sınırını yalamadan gidemiyor. Doğu’ya ulaştığında ise çok geç. Ruslar arkada kalmış Kayıp üstüne kayıp. Hep Avusturya’nın işleri.
Batı ise karmakarışık. Belçikalılar, İngilizler, Fransızlar. Kan gövdeyi götürüyor. Bu iş böyle olmuyor diyorlar, Osmanlar siz ne durumdasınız. Osmanlıise bir yandan Rusların yayılmasından ve tuzlu akdeniz aşkından bıkmış, bir yandan İngilizlerin, Fransızların çaktırmadan, çaktırmadan yaptığı baskıdan ve genişlemeden sıkılmış, Balkanlarda olanlardan dolayı canı sıkkın, imparatorluk bitiyor mu sorusunu cevaplamak istemiyor. Diğer yandan da, Avrupada’ki gerilimi takip edip, olumlu kalalım, iyi şeyler hayal edelim diyor. Alman aşkı da var, bir yandan. Korursa bizi Almanlar korur, diğereri zaten ya düşşman ya da toprağımıza göz dikmiş diye düşünüyor. Öylece kendini ateşin ortasında buluyor. Hesap basit. Kazanırsak, hayatta kalır, Alman birası ve simidi ile kutlarız. Kaybedersek, biz tarafsızız der yırtmaya çalışırız. Yırtamazsak zaten çükü tuttuk.
Aslında olan şey, silahlanma panik yaratıyor, kim daha erkek yarışı, gerginliği besliyor. O sırada, hazırlık da var. Tren yolları, köprüler, askere çağrılanlar, sınır güvenliği vs. Karşılıklı güven kaybı ve tek kurşun ile ortalık karışıyor.
Birinci Dünya savaşı sadece Avrupa kıtasına değil, Afrika, Ortadoğu, Asya ve ticaret yollarının geçtiği her yere, tüm kolonilere ve kaynaklara da şiddeti ithal etti. Aynı zamanda, daha güçlü bir milliyetçiliğin de önünü açtı. Yani savaşmaya hazır daha çok insan.
İkinci Round
Savaş ve yıkım sonrası, bir sürü anlaşmalar, güç gösterileri ve sefalet, ekonomik krizler.
Almanya bitik durumda. Silahlanması yasak, mal varlığına el koyulmuş, ağır yaptırımlara maruz kalmış. Kendini kurtaracak kahraman arıyor. İtalya keza öyle. Gel zaman git zaman birileri çıkıyor, yine bir şeyleri tekrar büyük yapmak istiyor. Eski Almanya’yı geri getireceğim diye bağırıyor. Millet de, şak şak alkış. Yürü reis, adamsın. İtalya da benzer. İngiltere ve Fransa biraz daha travmanın tadını çıkarıp, yatıştırmaya çalışıyor ortamı. Olsun be, sefiliz ama mutluyuz modunda. Ortam kızışınca da, sakin olun diyor.
Amerika Birleşik Devletleri de, birleşeli çok zaman geçmiş. Ne güzel uzaktan izlemek diyor. Bir yandan da, nolur nolmaz gücümüzü toplayalım. En kötü silah satarız, bu işte para var diye çalışmalara başlamış.
Sovyetler ise, bizde gopnik çok diye geleni geçeni askere almaya devam ederken, bir yandan da endüstriyelleşmeye veriyor tüm eforunu.
Biraz da doğuya bakalım. Japonya’ya. Böyle ada ada nereye kadar diye, onlar da, pasifikte genişlemeye uğraşıyor. Arada Çin’le savaşmaya başlamış bile. Askeri harcamalarını artırmış.
Birinci dünya savaşı sonrası, sanırım en belirgin şey. Kimsenin çizilen sınırlardan memnun olmamasıydı. Herkesin içinde kalmış elinde olan. Biz de öyle ama da farklı sorunlarımız olduğu için buna şükür demişiz.
Almanya geliştikçe, kısa bıyık güçlendikçe, artık eski gücümüz söylemi de artmış. Artık Versay anlaşmasının kurallarına karşı da, esnemeler başlamış. Kısa bıyık, adım adım her şeyi test etmeye başlamış. Endüstri yatırımını savunma yatırımına ççevirmiş bakmış kimse bir şey diyor mu? Demiyorlar mı? Biraz da Rheinland’a asker yerleştireyim. Bak yine bir şey demediler. Avusturya ile birleşelim. Bunlarda hiçbir şey demiyor ya, Südet bölgesine de çökeyim derken, bu yetmedi Çek Cumhuriyeti’ni de alacağım derken Polonya’ya giriyor ve haydiii yeniden gerginlik gerginliği getiriyor, herkes dahil oluyor.
Önceki savaşa göre burada kışkırtmalar aha fazla. ‘Make xx Great Again’ diyen daha çok lider var. Askeri gücünü sağlayan, ucundan ucundan yemeye başlıyor. Önceki gibi tehditler falan yok. Nereye kadar giderse şeklinde. Ses çıkmayınca da, artık bizi durduramazlar özgüveni ve önceki savaşa göre daha ideolojik bir savaş. Biraz da, intikam savaşı.
Önceki savaşta Avusturya, düzeni korumamız lazım, Sırbistan’ı cezalandıracağız derken, Sırbistan milli onurunu koruduğunu savunuyordu. Dolayısıyla, herkes için sadece bir savaştı. Geçiciydi. Ruslar ise, Slavlara karşı tehdit varsa, biz de kendi milletlerimizi savunuruz diye gaza gelmişti. Almanlara göre savaş halen daha mümkün değildi ama ortam kızışınca, etrafımız ateş çemberi, ya şimdi ya hiç diye aksiyona geçmişti. Fransa ise, bu bir milli güvenlik sorunudur, kendimizi savunmak hakkımız diye bu agresif ortama kaıtlmış, İngilizler ise Belçikalılar kendini nasıl savunsun hap kadar ülke, şaşkın bu kuzen, gücü dengelememiz lazım diye Belçika’ya girmişti.
2.Dünya savaşında ise, Almanlar, Versay anlaşmasının aşırı haksızlık içerdiğini ve bunu kabul etmediklerini söylerken, İtalyanlar bizim niye imparatorluğumuz yok, biz de emperyaliz diye diretti. Japonlar, adada hayat sıkıcı, az bir savaşıp, biraz kaynak alıp, kendi liderliğimizi kabul ettirince çıkacağız derken, İngiliz ve Fransızlar, savaşa hayır, barışa evet ama bizi doğramalarına izin vermeyeceğiz diyordu. Daha sonra savaşa katılanlar da, bu tansiyonu indirmemiz lazım diye dahil olup, tarihin en yıkıcı savaşının aktörü oldular. Türkler, İsviçrecilik oynayarak paçayı yırttı. Sadece uluslararası savaş sonrası masada oturmak için 1945’te Almanya ve Japonya’ya savaş ilan etti. Yani Osmanlının oynadığı kumarı oynamadı.
İşte bu ‘just war’ yani ‘sadece bir savaş’ teorisi. Tek tek bakınca herkes haklı. Çoğu hikaye kendini koruma üzerine ama zamanla ulusal güvenlik, hakimiyete, insanları korumak, diğerlerinin sınırlarını işgal etmeye, tarihi haklar ise silaha dönüşebiliyor. Ta ki her şeyin sustuğu o ana kadar.
Üçüncü Round
Nasıl eğleniyor muyuz?
Bugünün dünyasına gelince, Bir yanda, selfieler, partiler, eğlenceler, dünya kupası. Diğer yanda, yananlar, ölenler, kafa kesenler, bombayla havaya uçanlar.
Bir de, bu işin sanal tarafı. Şu haritaya bakın, nasıl bir savaşın içerisindeyiz.
MAP | Kaspersky Cyberthreat live map
Ülkeler, bu saldırılara karşı direnmek için ciddi yatırımlar yapıyorlar. AB Siber Dayanıklılık yasası da, benzer şekilde Avrupa Birliği’nin paranoyası değil, olası bir savaş durumunda tüm sistemlerin çökmesini engellemek için koyulan kurallar bütünü. Bu nedenle, fazlasıyla kapsamlı. En ufak bir açık bile vermek istenmiyor.
Benzer şekilde, birçok ülke özellikle Rusça konuşan Slav ülkeleri, vatandaşlarına dijital okuryazarlık eğitimi veriyor. Bir bilgi nasıl teyit edilir, bir bilgiye nasıl yaklaşılmalı. Ayn ne güzel, Avrupalılar bu işi çözmüş denilecek bir eğitimden öte yine olası senaryolara karşı hazırlık aslında. Çünkü Rusya ahli hazırda Avrupa basınına, sosyal medyaya, Türk basınına, ABD basınına sürekli haber pompalıyor, Telegram’ın kontrolsüzlüğünü ve gizliliğini kullanarak propaganda yapıyor, siyasete müdahale ediyor. Avrupa ırkçılarının, Rus bayraklarıyla gezmesi boşuna değil mesela.
Başa sardık yani. Nasıl savaşmayız yerine, savaş olursa ne yaparız konuşmaya başladık.
Geçmişteki gibi karşılıklı, kışkırtmalar da fazlasıyla var. Avrupa, Ukrayna’nın arkasında ve fazlasıyla yatırım yapıyor. Bu yatırımın ismi ‘savunma’. Farklı NATO misyonları da, farklı senaryolar üzerine tatbikat yapıyor. Transparan müttefik koordinasyonu, Rusya sınırındaki NATO ülkelerine kurulan hava savunma sistemleri, bir anda artan raylı sistem ve otoban yatırımları da, benzer. Yani Avrupa’daki ani tadilat ve inşaat mevzusu ranttan çok, güvenlikle ilgili.
Son yıllarda Avrupa’da ABD’siz ordu konuşuluyor örneğin. Almanya’da zorunlu askerlik gündemde, bir yandan da Son 50 yılın en büyük askeri yatırımı yapılıyor. Savunma sanayindeki şirketler, paraya boğuldu adeta. Hemen hemen her ülkede aynı. Polonya, kara gücünü hızlı şekilde artırıyor. Avrupa’nın en kalabalık kara gücü durumunda. Norveç enerji stoğuna önem verirken, Fransa, İsveç deniz gücüne yoğunlaşmış. İspanya hem hava savunmaları, hem de siber güvenlik konusunda yatırımlarını artırmış. İsrail tarzı bir demir kubbe de, gündemde Avrupa’da.
Yine tıpkı, ikinci dünya savaşı öncesi gibi, testler görüyoruz. Mesela İsrail itebileceği kadar itiyor. ABD öyle, Rusya öyle, Çin öyle. Akdeniz’de, ciddi bir yarış var. Söylenene göre Brezilya denizaltısı bile var. Çin baskın olmaya başlamış. Rusya, Baltık denizinde öyle. Biz yapmadık dedikleri, deniz altındaki kabloları kesme girişimi de, neler olabileceğinin habercisi.
Kablolara alternatif uydular. Uzayda da, birçok anlaşma çöp olmuş durumda. AB, ABD, Rusya, Çin başta olmak üzere birçok ülke hem yarış hem savaş halinde. Birbirlerinin uydularını sabote ediyorlar, ya da uyduları düşmesin diye teknoloji geliştiriyorlar.
Tüm bunların yanında, bir şey eksik. Savaşacak insan. Avrupa’nın son yıllarda kuruluş ilkelerine saldırı olmasına rağmen milliyetçiliğe alan tanıması da, bununla alakalı gibi. Bu aynı zamanda büyük bir risk aynı zamanda, çünkü kışkırtılma ihtimali de var. Tam da, bu yüzden, ülkeler tek tek kendi savunmalarını ve ordularını geliştirirken, diğer yandan da çok uluslu ordu yapıları destekleniyor. NATO da, bu konuda yaptığı çalışmaları artırmış.
Ordu diyince akıllara Türkiye geliyor. Bir yandan didişip, bir yandan size ihtiyacımız var mesajları vermeleri, askeri ve ticari ilişkileri artırmaları da, gerçekten ihtiyaçtan dolayı. ABD’nin olmadığı bir savunma senaryosunda, Türkiye’nin kara gücü ve savaş tecrübesi Avrupa için önemli. Her ne kadar, Yunanistan ve Güney Kıbrıs buna karşı çıksa da. Gazetelerde her gün bunları okuyoruz zaten. Bizim Dart Vader’ın bu kadar kendine güvenmesi, ara sıra eey diye hiddetlenipi Yunanistan’a sarması, her gün batı şöyle diyip, akşamına anlaşma imzalaması da bu yüzden. Yine dört ayağının üzerine düştü. Her ne kadar Rusya’ya yakınlığı ve ön görülemezliği sorun olsa da. AB’nin yaklaşımı dah açok anlaşma, daha çok birbirine bağlılık ve kopmama muhtemelen. Tabii bu sırada Almanya’da açığa çıkan en büyük casus ağının Türkiye’ye ait olması da, bambaşka bir olay. Belki de, karşılıklı tehdit, hatırlatma, uyarı.
Diğer yandan savaşlara da alıştık. Yine iki dünya savaşı öncesi gibi, bir sürü küçük(!) savaş normalimiz oldu. Yine herkes kendince haklı, kendini savunuyor, yine herkes sınırlarını zorluyor, kimisi sağduyu uyarısı yapıyor çünkü şu an istese de savunamaz, kimisi ülkesini yine büyük yapma derdinde hiç büyük olmuş gibi. Garip bir dönem.
Filizoflar, ülke yönetimlerinde sosyolog ve filozofların daha büyük rolü olması gerektiğini savunuyor. Aynı zamanda, uluslararası kuruluşların yaptırım gücünün artırılması gerektiğini ama hiç öyle bir ortam yok.
Tersine her türlü uluslararası kuruluşa rest çekiliyor. Dünya Sağlık Örgütü bile hedef. AİHM, BM işlevsiz kuruluşlar ve ülkelerin iç işlerine karışan baskı kuruluşları olarak görülüyor. Öte yandan oralarda ses getirmek için de, ülkeler birbirini yiyor.
Kimisine göre dünya savaşı, en son İsrail — Filistin savaşıyla, kimisine göre Ukrayna-Rusya savaşıyla çoktan başladı. Geçmişe ve bugüne bakınca olaylar zinciri de, benzer. Korku, askeri yatırımların artırılması, komşuların birbirine tehditleri, güçlenen ve zayıflayan ittifaklar, krizler, sınır savaşları, darbeler, boykotlar, ultimatomlar, toprak işgalleri, beklemeyi tehlikeli sayan yöneticiler ve milli güvenlik vurguları hepsi aynı şekilde akıyor. Bu açıdan bakınca aslında Ukrayna-Rusya savaşı gerçekten bir şeylerin başlangıcı ve tansiyonu tırmandıran bir gelişme. Ülkelerin yaklaşımı da, bir şeyler için geç olmadan, adım atalım. Yani savaş mantığı.
Peki, sınırlı ve bölgesel savaş nasıl dünya savaşına dönüyor?
Önce normalleşerek. Silahlanma normalleşiyor, savaş kelimesi ve olası savaş konuşmaları normalleşiyor. Tıpkı bugün gibi. Medya, olası senaryoları tartışıyor. Tıpkı her gün televizyonlarda olduğu gibi. Politikacılar ise, milli vurgularla fedakarlşık istiyor. Bu henüz net değil sanki.
Bunun devamı kamplaşma ve bloklar. Bu zaten hiç yok olmadı dünyada ama sanki son zamanlarda yeniden keskinleşiyor. Bizler ve onlar oluyor. Küçük krizler ve problemler önemini yitiriyor.
Bunu da ne izliyor? Nefret ve basitleştirilmiş ahlak. Yani rakibin yerine düşman geçiyor. Düşman kelimesi, rakip gibi karşılıklı bir mücadele uyandırmıyor insan zihninde. En ilkel duyguyu uyandırıyor. Varlığına karşı tehdit. Bugün göçmenlerle ilgili konuşmalarda, buna rastlamıyor muyuz? Aile ile ilgili konuşmalarda? Yani bir ülkede olabilecek en temel, en yaygın meseleler bile dönğp dolaşıp, milliyetçi motivasyona dönüştürülüyor. Hangi dilde bakarsanız bakın, bugünün dünyasında gördüğümüz manzara aynı.
Hareketlilik de, diğer bir adım. Yani orduların, kaynakların hareketliliği. Bu ne demek? silah, araç, insan hepsini en hızlı şekilde bir yerden bir yere taşımak. Mesela doğu avrupadaki yeni otobanların lokasyonlarına, akışına ve entegrasyonuna bakarsanız, nasıl bir mobilasyon olduğunu da görürsünüz. Bu tabii ki, sadece savaşla ilgili değil ama askeri yatırımlarla birlikte artması bir işaret.
Krizleri zaten söyledik. Krizden geçilmiyor dünya ve artık umutsuzluk da artıyor. Yani buün içine düştüğümüz durumdan kurtuluş yok, bundan kaçış yok hissi. BAzı ülkelerde bu daha çok hissedilirken, bazılarında nispeten az. Ama umutsuzluk sadece nesil ile ilgili değil, genel bir durum. Bugün, savaşlara karşı mücadele eden, dimdik sivil direniş gösteren, kendi rahat ülkelerinde sokağa çıkakn insanlar tam da bununla savaşıyor. Aslında barış için, silahsız en doğru mücadeleyi veriyorlar. Barış için silahlı savaş olmaz.
Genişleme de, yine günümüzde olan bir şey. Hem savaşlarla ülkeler toprak büyütüyor, hem deniz sınırlarını zorluyorlar, hem de ticari kolonilere geri dönüyorlar, uzayda, sanal ortamda her yerde sınırlar zorlanıyor.
Bugün bölgesel savaşların nasıl müttefik savaşına döndüğünü, sınır ihlali ve tacizlerinin nasıl bölgesel mücadeleye döndüğünü oturup izliyoruz. Bunun bir ötesi, kıtasal savaş ve tüm dünyaya yayılan bir savaş. Bunun önlemek için halen şansımız var. Önlemek için, aslında doğru yerde, doğru zamandayız ve doğru imkanlara sahibi. Önemli olan umudunu kaybetmemek.
Kendimizi savunabilmek önemli olsa da, kendimizi savunmamız lazım diye genişleyen düşünce de bir o kadar tehlikeli. O nedenle, en azından bireysel olarak, bir şeylere taraf olmamak, savaşa ve savaşa neden olabilecek her türlü söyleme, politikaya, düşünceye karşı çıkmak en doğru duruş bence.
Tüm bunların yanında, bu çağa özel savaşı engelleyebilecek de, birçok şey var ama bugün felaket modundayım, yazının sonuna kadar gayri ciddi tonumu bile koruyamadım, iyi şeyler yazmak istemiyorum :)


Leave a comment