Amerika Birleşik Devletler’inin siyasi şovuna ve ırkçılık gösterisine dönüştüğü için dünya kupasını takip etmiyordum ama yine de, Türkiye nasıl oynuyor, tamam ya da devam maçı diye izlemeyi düşündüm ve saat kurdum, gözümü açtım, google’a baktım maçın daha başı, skor 1–0. Televizyonu açma gereği bile duymadım. Hesabım maç sırasında biraz ortalığı toparlayıp, kahvaltı yapıp sonra spor yapmaktı. Ama çok zinde kalkmayınca, alarmı erteleyip yattım tekrar.
Saat tekrar çaldı, maçın son anları artık, yine erteledim. Nihayet uyandığımda, maç bitmiş, Türkiye Dünya Kupası’ndan elenmişti. Beklediğim bir son oldu bu arada. Gruptan çıkamaz diye düşünüyordum ama bu kadar erken olacağını düşünmemiştim.
Son yıllarda biraz nostalji olsun, biraz da laf olsun torba dolsun, biraya eşlik etsin diye futbol izlemeye başladım. En optimal seviyede. Kazanırsak oley, bol gol var ve kaybedersek de oley, kaybedersek de bana ne. Sonuçta biz kimiz?
İyi maç olunca, izlemekten keyif alıyorum ama en iyi maçta bile oturup, 90 dakika oturamam. Genelde, yemek yerken, bir işle uğraşırken vs. yaptığım bir aktivite. Mesela yine de, Galatasaray maçları keyif veriyor çünkü sadece oyun ve maçtan öte çocukluktan gelen bir hafıza aslında. Evdeki totemler, hep beraber sevinmeler, okuldaki konuşmalar, iddialaşmalar vs. Futbol ya da diğer toplumsal ortak yapılan aktiviteler benim için budur.
Tüm bunları düşünürken, dünya kupası ve milli takım denilince aklıma sadece 2002 atmosferi geliyor, okuldan çıkıp maç izlemeye koşmalar, sınıflarda kurulan ekranlar, farklı saç modelleri ve o modelleri yaptıran çocuklar. Coşku dediğin şey bu.
Türk Milli Takımı için aynı şey, ve bağı hissedemedim 2002’den beri. Hadi ben 12 senedir Türkiye’de yaşamıyorum, milli kelimesine bakışım zaten farklı ama gördüğüm kadarıyla kimsede yok bu coşku tanıdığım insanalrda da, sosyal medyadan gördüklerimde de. Arada zorlamayla yapılan, aktiviteler dışında ne bir coşku ne bir heyecan.
Neden diye düşününce aklıma şu soru geliyor?
Son yıllarda, herkesin hep beraber söylediği, söyleyince keyif aldığı, birbirini yargılamadan, kalıplara sokmadan sahiplendiği bir tezahurat, bir marş ya da bir şarkı var mı? Yok. Aslında neden olmadı sorusunun cevabı bu.
Toplum değiliz ki, millet olalım. Millet değiliz ki, içinde milli adı geçen herhangi bir şey başarılı olsun.
Toplumun ortak hiçbir değeri yok. En azından dşarıdan gördüğüm bu. En temel insani değerlerden, ulusal seviyedeki değerlere hepsi yok olmuş. Bunu milli takım konusu olunca da görüyorsunuz.
Takım açıklanıyor. Herkes birbirine saldırıyor. Benim futbolcun, senin futbolcun. O neden orada, bu neden orada değil. Şu şöyle torpilli, bu böyle torpilli. Yok efendim saçını mı yaptırmış, neden yaptırmış, bıyık mı bırakmış. Yani Türkiye’nin başkenti neresi diye sorsan, o soruda bile toplum 20’ye bölünebilir.
Bu bile, tek başına neden milli takıma ve adı milli olan hiçbir şeye karşı en ufak yakınlık hissetmediğimin cevabı. O yüzden, bu jenerasyon altın jenerasyon dedikleri takımın maçlarını hiç izlemedim. Türk Milli takım maçlarını son 20 senede belki 2 belki 3 kere izlemişimdir.
Sorun sadece bu da değil elbette. Dünyanın en büyük ekonomileri ABD, Çin, Nvidia, Almanya, Google ve Apple.
Ya da neden herkes pembe ayakkabı giyiyor sorusunun cevabı, Adidas, Puma ve Nike’ın anlaşması. Niye anlaşmışlar? Ayakkabıyı nasıl satarız diye düşünmüşler, ekranda yeşilin üzerinde en çok hangi renk dikkat çeker, pembe. O zaman demişler, pembe üretelim, futbolculara verelim, güzelce reklam yapsınlar, ayakkabının da, önemli bir aksesuar olduğunu göstersinler. Çok iyi değil mi?
Yani milli denen şeyin, günümüzde hiçbir karşılığı yok aslında. Futbol da, benzer şekilde endüstri. Eskisine nazaran çok daha büyük bir endüstri. Türkiye’de ise iş adamlarının, mafyaların, siyasilerin at koşturduğu, belki para akladıkları, vitrin yaptıkları bir şey. Çok da ciddiye alınacak bir tarafı yok.
O çocuklar da, sektörün köleleri. Gladyatörler gibi, zengin egosunu okşayıp, halk uyutup, karşılığını alıyorlar. Öyle olmasa, biraz gururu olan bugünün savaş koşullarında, ABD’nin siyasi şova dönüştürdüğü dünya kupasına katılmazdı mesela. Ama hakemini bile ülkeye sokamayan FIFA, oluyor böyle şeyler diyip geçiştirdi. Katar’da LGBTQ+ desteği gösteren Alman sporcular, şimdi politikayla işimiz yok diyor mesela. Sebebi? Hükümetin değişmesi.
Sonuç olarak bu tip organizasyonlar hem politik, hem bireysel şov yerleri. Şov yapan tipler, dünyanın parasını kazanıyor. Mesela 2002 ya da 2008 yılı ile aradaki fark bence şu. O takımlar bir ekolü temsil ediyordu. Başarmışlıklarının sonucu oraya gelmişlerdi. Şimdikiler ise, hiçbir şey başarmadan, ispatlamadan start havasında gezen tipler.
Tabii bir de, endüstrinin getirdiği şu gerçekler de var. Mesela Galatasaray’ın yedek kalecisi Avrupa’da ortalama bir mühendis ya da biraz daha az bir maaş alıyor. As kaleci ise, bir mühendisin 30–40 yılda kazanacağından fazlasını 1 senede alıyor. İnanılmaz paralar. O parayı bana versen, dünya umrumda olmaz açıkçası. İyi oynayayım da, paranın karşılığını vereyim denilebilecek bir para da değil. O yıllar geride kaldı.
Bu uçurum hem takım içinde, hem toplumla hem de diğer spor dallarıyla. Doğal olarak bunun psikolojik ağırlığı da var. Arka planda neler dönüyor bilmiyorum ama bildiğim tek şey var para olan yerde Türkiye’de huzur bırakmazlar. Bu açıdan bakınca da, 24 sene sonra oraya gitmeyi başarmaları bile büyük iş.
Başarı ya da başarısızlık tartışılır ama bence olayın artık futbolla, sporla, destekle pek bir alakası yok. Atomlarına ayrılmış bir toplum, her şeyi zorlamayla yapan yöneticiler ve kendini dev aynasında gören yeni jenerasyon… Bunlarla bir şeyler başarma ihtimali yok, başardığından da keyif alma ihtimalin. Sadece futbol değil, her alan böyle. İstediğin kadar filmler, reklamlar çek, binalar inşa et, paralar akıt hiçbir şey zorlamayla olmuyor.


Leave a comment