Mühendisliği tercih etme sebeplerimin en başında, insanla uğraşmamak geliyordu. Diğer nedenler ise yaratıcılık, sorun çözme vs.
İş hayatına atıldıktan sonra, asıl sorunun insan olduğunu gördüm. En teknik projenin bile, en büyük sorunu insandı. Bugün, teknoloji daha da gelişti, chatbotları hayatımıza girdi ama insan sorununu çözemedik.
İnsan ise, iletişim arıyor. Aile ilişkileri, okul sosyalliği, arkadaşlıklar her şey, onaylanmak ve onaylandığın yerde kendine alan yaratmak üzerine kurulu. Bu nedenle, insanı etkileşimde tutmak için optimize edilen yapay zeka bu kadar patladı. Onaylanmak, insanın en büyük ihtiyacı. İnsan sorununu çözmeyi, geçtim yapay zekayı insanlaştırıp, aramıza aldık. Ondan, birey gibi bahsediyoruz.
Yıllar içinde insansız bir alan istiyorum düşüncesi tabii ki değişti ama bir şey değişmedi. Ne yapmak istiyorum sorusu?
Sorunun cevabını bulana kadar 35 yıl geçti. Genelde ne istemiyorum konusunda emin oldum. Değerlerim neler ve ne istemiyorum? Son zamanlarda ne istemiyorum cevabı, ne istiyorum hakkında da ipuçları verdi?
Mühendislik eğitimi insana garip bir özgüven veriyor. Her şeyi çözerim. Her sorun çözülür. Fizik kuralları mı? Çözülür, birkaç yüzyıl alır ama zaman olsa o da aşılır. İş hayatı ise, daha farklı. Her sorun çözülür ama kim uğraşacak? Tecrübe arttıkça da, her sorun çözülür ama gerçekten çözülmeli mi?
Yine de, bir mühendisin iyi bir problem dışında bir isteği olmaz. Yeterince karmaşık olsun, uğraştırsın. Çözersen, dünyayı yaratmışçasına bir ego ve özgüven. Çözemezsen de, oyun oynar gibi geçen zaman. Bazen yıllar geçiyor, sonuç çıkmayabiliyor. Hayatı zaten zaman geçirmek üzerine kuran benim gibi bünyeler için, birebir.
Bir elektronik mühendisi ne ister?
Gelişen dünyanın içinde yer almak, teknolojiye ön ayak olmak. Dolayısıyla, karmakarışık sorunlar, son teknoloji ürünler. Teknolojinin en önde gittiği sektörler ise medikal, savunma ve uzay. Medikal, ilginç bir alan. Hem en ilkel, hem de en gelişmiş alan. Doğru yeri bulmak, kolay değil. Görece, dar. Uzay oldukça dar bir alan, aklınızda canlanan anlamdaki uzaydan bahsediyorum yoksa uzay konusu birçok alana hizmet ediyor, haberleşmeden, ulaşıma, malzemeye, trafiğe.
Bunların arasında en ideal alan savunma.
Hayatta ne istemiyorum sorusuna, cevaplarımdan bir tanesi savunma sanayinde çalışmak.
Bugün, hayatımda 7. kez savunma sanayindeki bir iş için görüşmek isteyen birini reddettim. Bunlardan 4’ü ön görüşme (yani savunma sanayinde çok heyecan verici bir iş sizi bekliyor diye bana ulaşan birine anında ilgilenmiyorum mesajı), 1 tanesi teklif (en büyük müşterilerini söylediklerinde vazgeçmiştim), 2 tanesi ilk görüşme( yine görüşme sırasında sektör detayları verdiklerinde vazgeçtim).
Şu an elektronik mühendisliği alanında, en çok para kazanılabilen sektör savunma. Peki neden istemiyorum?
Bugün etik sebeplerden dolayı, ilgilenmiyorum dedim. Bunda tuzumun kuru olmasının etkisi var elbette ama tuzum kuru değilken de, reddettim. Türkiye’de kalsaydım değişir miydi? Sanmam. Orada istediğim yere, medikale giriş yapmıştım. Üniversitedeyken de, savunma ile ilgili projelere uzak durmayı tercih ettim.
Evet, kesinlikle etik sebeplerden dolayı, savunma sanayinde hayatımın hiçbir döneminde çalışmak istemiyorum. Bugün, buna bir kez daha emin oldum.
Kimisine, naif bir mücadele gibi gelebilir. Ya da ‘ay götüm’ de diyebilirsiniz. Ben öyle görmüyorum. Son yıllarda her tarafta savaş var. İnsanlar ölüyor, öldürülüyor. Dünya zaten tarihinde defalarca yıkımlar gördü. Ne için?
Vatan savunmak için. Peki vatan neden tehlikede? Cevap basit: insanların salaklığı, aç gözlülüğü. hırsı. Bundan kaçmak belki mümkün değil, ama doğrudan parçası olmamak mümkün.
Savaşlarda kim kazanıyor? Silah satanlar. Basit bir söylem gibi gözükse de, işin doğrusu bu. İran savaşı çıktığında, savunma sanayi hisselerine maaşımı koysam, bugün yarım yıl çalışmamın karşılığını almış olacaktım. Yapmadım, bunu bilmeme rağmen yapamadım. Çünkü yapsam, ne ölen insanlara, ne çocuklara ne de muhabbetin ortasında telefon kesilip, 3 hafta ailesinden haber alamayan arkadaşımın durumuna kurduğum empatinin hiçbir anlamı kalmayacaktı.
Ortam kızıştıkça, ülkelerin tavırları değişiyor. Hiç olmadığı kadar savunma yatırımı yapılıyor son aylarda. Bir mühendis için, bu iş demek, iyi para demek. Hem son teknolojiyle haşır neşir olmak, hem de keyfine bakmak. Ben keyfime bakamazdım biliyorum. Zaten bildiğim için, netim bu konuda. Savaş drone’u yapsam, övünerek anlatmayı geç, utancımdan ne iş yaptığımı söylemezdim kimseye.
Karşımdakinin ne kadar umrunda bilmem ama, bugün ilk defa etik sebeplerden diye belirtmek istedim, ilgilenmediğimi belirtirken. Sadece savunuyor olmak değil mesele, yapılan şeyi kullananlar, kullanacaklar ve hizmet ettiği şey. Savunma Sanayi kelimesi bile garip. Savunma altyapısı, savunma yatırımı bile kulağa daha hoş geliyor. Savunma sanayi denilince, gelecek savaşlara hizmet gibi. Sanayi üretir, kar amacı güder ve satar. Kime satar? Mesele bu.
Hayatımı, tüm etik değerlerime göre yaşayamıyorum elbette ama savunma sanayinin meslek hayatımda kırmızı çizgim olduğuna eminim.
Ne istemiyorum sorusuna en net verebildiğim cevaplardan birisi bu. Peki ne istiyorum?
Tüm arayışlarımda şunu farkettim. İnsandan ne kadar kaçsam da, tek isteğim insana faydalı olmak. Sıradaki soru ‘faydalı olmanın kapsamı’ olacak sanırım.
İki hafta önce başka bir iş reddi hikayem daha oldu. Hobi olarak, iş reddediyorum. Genel kültür olsun diye de, görüşüyorum bazen.
Millet iş bulamıyor, ben teker teker harcıyorum. Bu sefer iş sigorta işiydi. Sigorta şirketi, yönetim ekibi kuruyorlar.
Yönetim tecrübeme istinaden bana ulaşmışlar, mühendis, orta halli paraya ihtiyacı vardır diye düşünmüşler. Yanlış da düşünmemişler. Mevcut işim dışında, serbest neler yapabilirim diye düşünüyordum.
Farklı şeyler mi denesem, yan gelir oluştursam diye düşünüp dururken, denk geldiler.
Önce telefonla görüştük. Adam, satışı belli ki, kitaplardan öğrenmiş. Ezbere cümleler ve klişe örneklerle aklımı çelmeye çalıştı. Ben de, ne kaybedeceğim ki, teklif aşamasına kadar görüşelim diye düşündüm, tam orada olmaz dedim.
Klasik 8–17 çalışmak istemiyordum, bu işi buldum hayatım değişti diye kendini anlattı. Ben mühendis olarak memnunum ama farklı şeylere de şans vermek istiyorum, biraz da esneklik arıyorum diyince, ısrarla çocuğunu okuldan alabilsen, birlikte yemek yiyebilsen ne güzel olur diye örnekler verdi. Çocuğum yok ama anlattığın şey esnekliğin tam tersi diyince vazgeçti. Yine kendi örneklerini verdi. İstediği zaman çalışıyormuş, istediği zaman istediğini yapıyormuş. O zaman neden akşamın sekizinde, benimle görüşme yapıyorsun diyince, işte bazen toplantılar oluyor diye geveledi ama tavrımı çok sevmiş ofise davet etti.
Bir hafta sonra ofise gittim. Görüştük. Aslında olumlu geçti. Benim için tek olumsuz yan, her şeyi güzellemesi ve satış konusundaki tipik yuvarlak cevaplarıydı. Satış varsa ben yokum dedim, yok sen aslansın, kaplansın dedi, satış, istemezsen olmaz vs. tamam dedim ama biliyorum. İmzayı attığım anda, arkadaşlarıma sigorta sattıracak. Gevelemesi, yine de iyi para kazanıyorsun, ben de denedim en başlarda demesi, o yüzden. Bana, sigorta satmaya çalıştığı ve muhabbet sürekli sigortaya everildiği için görüşmediğim arkadaşlarım oldu. Biliyorum nasıl olduğunu.
Neyse o da bitti. Dedi ki, seninle çalışmak isterim. Dedim tamam bana da uyar. Ortada bir esneklik, rahatlık yok ama deneyebilirim. İşimi dedim bırakmam, haftada 8–10 saat yeter mi? Yeter.
Sonra bir sonraki aşama geldi. Eğitim. En sevdiğim konu.
Dedi ki, haftasonu planın var mı? Eğitim var, yemekli planladık, tüm gün orada olacağız, akşam da yemek yiyeceğiz, hem de başarılı bir ekip var onlardan işi öğreneceğiz, tanışacağız. Dedim ki, orada bir dur. Neden cumartesimi vereyim ki? Akşam 19–20’de toplanıyorsun, ofis adam dolu,, haftasonu da eğitim vs. diye gün alıyorsun. Bu mu anlattığın esnek süper rahat iş? Ofisteki ağır ter kokusunu söylemiyorum bile.
Yok dedi, bu bir kere. En başta böyle vs. Tamam zaten anlaşılır, özellikle insanların ana işi değilse, zaten başka vakit yok. Ama yok, sağol ben almayayım.
Neyse yine de dedim, bir şans verelim. Kayıt yaptırdık eğitime. Bir de dress-code çıktı başımıza. ‘Business Casual’. Takım elbise giyecekmişiz, hem de cumartesi günü sabahtan akşama kadar.
Bu da diğer kırmızı çizgim olabilir. Takım elbise giyilen hiçbir iş yapmam. Gömlek giyilir, biraz düzgün giyinilir ama takım elbise olmaz. Düğün falan olsa, yine neyse ki, onun da taraftarı değilim.
Suratımı görünce, hoşuna gitmedi mi dedi. Hayır, dedim sevmiyorum. Ya dedi işte ‘business casual’ diyorlar, çok özel bir şey değil dedi. Ne business ne casual. Rahat değil. Öyle iş mi olur!
İkna etmek için, evinden, arabasından, gittikleri araba kulübünden bahsetti. Birbirlerine hava attıkları, ‘networking’ ortamı. İçlerinden bir tanesi dışında hiçbirinin parası yok, heralde hep beraber onun arabasına, bir de kulübün araçlarına bakıp, takılıyorlar.
Tam orada koptuk. ‘Networking’ dediği ortam, hayatımda görmek istemediğim insan tiplerinin toplanıp bir araya geldiği ortam.
Sonra dedim ki, bana göre değil. Zaten spor ayakkabı, sweatshirt, bere ve küpeyle gelmişim görüşmeye. Ofisin önüne bisikletimi bağlamışım. Daha ilk andan itibaren ait olmadığım bir ortam olduğu açık. Yine de, şans verdim ama o kadar kötü beklememiştim. Yine de, ilginç bir tecrübe oldu.
Daha sonra düşündüm, takım elbiseye neden bu kadar taktım. Bana sınıf ayrımı gibi geliyor. Gösteriş ve eziklik.
On yılda, bir iki kere giymekte sıkıntı yok(özünde o da manasız), iş için giyinmek, parayla özdeşleştirmek, girdiğin kılıkla kendini lord zannetmek bana anlamsız geliyor. Nasıl bir iş, giyiminle ölçülebilir? Nasıl bir giyim, prestij gösterebilir? Gerçekten, taş devrini aşamıyoruz.
Zaten araba kulübü falan diyince, tamamen hayatsızların ego yarıştırdığı bir ortam olduğu açık. Kimin pipisi daha büyük diye yarışıp, dünyayı daha yaşanılamaz bir yer haline getirmekten başka bir eğlenceleri yok.
Öyle olmasa, tavrımı görünce, ne kadar kazandığını ve patronunun arabasını anlatmazdı.
Bilemiyorum Altan, ruhumu para için satamadım. O insanlarla, aynı ortamda olamayacağımı anladım. Zenginliğe karşı bir duruş değil bu. Hayatımda zengin insanlar da tanıdım hiçbiri öyle değildi. Bunlar o hayalle yaşayan açgözlü insanlar. Hayatta, hiçbir duruşu olmayan insanlar. Başarıyı ve varlığı, parayla ölçen insanlar. Sonra vay efendim, insan nasıl bu kadar kötülüğü destekleyebiliyor, milyonların ölümüne göz yumabiliyor.
Diğer kırmızı çizgimin de, bu olduğuna emin oldum. Zaten sigortacıları da, oldum olası sevmem. Bana yasal dolandırıcılık gibi geliyor.
Neyse, öylesine bir anılar silsilesi. Kralcılar ayrı dert, köylüler ayrı. En iyisi yine uzaylılar.
Press enter or click to view image in full size


Leave a comment