Zihindeki Gürültüler

İnsan kendini ifade etmek istiyor. İçinde tutamıyor, tuttukça zorlaşıyor, içinde bir gürültüye dönüşüyor. İfade etmenin amacı her zaman bir şeyler anlatmak değil aslında, bazen sadece gürültüden kurtulmak, yeni gürültülere de alan açmak.

Photo by Rowan Heuvel on Unsplash
Roman, şiir, hikaye, makale, resim, müzik, dans, fotoğraf, heykel. İfadenin onca çeşidi var. Ama sanki ifade özgürlüğü arttıkça, tek tipleşiyor her şey. Sanki özgürlüğü kabul etmiyor kimi bünyeler. Herkes gibi olmak, toplu yaşamanın bir parçası gibi görülüyor ama tarihte bir şeylerle ön plana çıkmış şahısların çoğu da, herkes gibi olmayı reddetmiş.
Sosyal medyaya bakınca bunun daha çok hissediyorum. Tüm içerikler aynı gibi geliyor. Söylemekte özgürsün ama herkes ne diyorsa onu seçip, aynı ritimde, aynı tonda ‘ifade ediyorsun’. İfadeden çok aidiyat duygusu ağır basıyor olmalı. O kadar ağır basıyor ki, özgür irade ve ifade, çok renklilik ve kalite yerine, monoton bir koroya dönüşüyor.
Bu sıradanlık ve yüzeysellik midemi bulandırıyor. Oluşturulan değer yargıları, normlaşan estetik görüşü ve yadırgayan muhabbetler. Güzel ve çirkin, iyi ve kötü, doğru ile yanlış bu kadar birbirinden ayrı, birbirinden uzak uçlar değil aslında.
Tüm bunlardan kaçmak için birçok şey denedim. Müzik, sanat, yazı. Yazıda buldum kendimi daha çok. Uzun uzun derdimi anlatmak iyi geldi. Kendi kendime anlatıyordum, paylaşmaya başladım. Aslında yine kendi kendime. Sonuçta tek taraflı. Podcast bile yaptığım oldu. Monologlar, diyaloğa dönmedi ama karşılık da buldu. Karşılık buldukça, kendimi aynı yüzeysellik girdabının içinde buldum. Konuşmak için konuşmak, yazmış olmak için yazmak ve beklentiye girmek. Zamanında çok sevdiğim bir rockçıyla konuşma fırsatı bulmuştum, konser molasında. Konser bardaydı, tıklım tıklımdı, seyircinin de, kendisinin de enerjisi yüksekti. Ama mola da, tam tersi. Konser çok iyi, kalabalık da kaliteli diyerek muhabbet açmaya çalıştım. Bıktım bu işten dedi. Neden dedim? İş olduğu için dedi. Müziğe aşığım, müzik beni hayatta tutuyor ama para için yapmak hoşuma gitmiyor. Şu an senle yer değiştirmek isterdim dedi.
Blog yazarken de, benzer şeyler hissediyorum bazen. Blogtan para kazandığım zamanlar, aynı şeyler üzerine yazdığım zamanlardı. Hatta bir dergiden teklif bile almıştım. Bilimi ve teknolojiyi seçiyorum diyerek reddetmiştim. Sonuçta bilim de, hikaye çıktı ama aynı şeyleri yazdıkça ilgi çektiğini görmek, sık yazdıkça okuyucunun artması canımı sıkıyordu. Sonra o blogu da kapattım. Şimdi her telden kafama göre yazıyorum, fakir ama mutlu bir blog.
Son zamanlar da, kendi yazdıklarımı okumaya başladım. Bunu daha önce yapmamıştım. Okudukça, bazen kendime ne anlatıyorum, kime anlatıyorum diye soruyorum. Evet, içimi dökmek, hikayeler uydurmak beni rahatlatıyor. Hayattaki gözlemci rolümden keyif alıyorum ama kime ne anlatıyorum?
Aslında olayın özü aynı, duyguların dışavurumu. Böyle düşününce, sanata olan ilgim arttı. Tiyatroya, sinemaya, resime, heykele, müziğe. İçine girince derya deniz. Daha da girince, yine kalıplara rastladım. Birbirinden ayrılan, bazen birbirini dışlayan kalıplar. Bilmem ne müzesindeki, bilmem ne eserinin nasıl yapıldığı zerre umrumda değil. Hangi tekniği kullanmış bana ne? Ne anlattığını ve ne ifade ettiğini anlamak bana keyif veriyor ve yeterli diyordum. O da değişti.
Mühendisliğin verdiği, fonksiyonel bakış açısından uzaklaştıkça, sanata olan bakışım da değişti. Her şey neden fonksiyonel olmak zorunda, neden kurallı olmak zorunda. Zamanında horon oynarken de, ip gibi dizilip aynı hareketleri yapmak değildi zevk veren, hareketin kendisiydi. Zıplarken hissedilen, zihnin dünyadan kopmasıydı. Sanırım ne zaman izleyiciyi görmüyor, yanımdakilerin varlığını unutursam, o zamanlar daha keyif alıyordum.
O nedenle olacak ki, Avrupada’ki müzelerin ve eserlerin konuşulduğu ortamda, ‘yav bunlar hep yalan dolan. gerçek olan kara topraktır’ tadında rol kesmekten, hiçbir şeyden anlamıyormuş gibi yapmaktan da acayip keyif aldım.
Biraz felsefe gibi. Birisi felsefeyi çok severim diyip, felsefe tarihi anlatınca canım sıkılıyor ama felsefi konsepti alarak günlük hayatı tartıştığımızda, inanılmaz keyif alıyorum,, çünkü artık iş taklitten ve ezberden çıkıyor. Muhabbet de, dedikodu kısır döngüsünden kurtuluyor.
Nostalji olarak tekrar izlemeye başladığım, sonraları ise fanatik gibi maçları takip ettiğim futbol da aynı. Oturduğumuz yerden, öyle pas mı atılır, topa öyle mi vurulur diye atıp tutmak komik geliyor. Hakem tartışmak, kim ne yapmış tartışmak da. Kimi zaman tamamen vakit kaybı olarak görsem de, kimi zaman bunu da duygunun dışa vurumu olarak görüyorum. Mesela küfürlü, kavgalı maçlar aslında terapi gibi bir şey ama futbolda ilgimi çeken daha çok futbolcuların tepkileri, maç içindeki yüz ifadeleri, tartışılan anlardaki fizik kuralları oluyor.
Sanattan futbola nasıl geldim anlamadım. Yine laf lafı açtı zihnimde, kendimi uzunca bir sohbetin içinde buldum. Sanatı, müziği, dansı kuralların dışına çıkarıp, dışa vurum olarak görmeye başlayınca ilgim dışında, bakış açım da oldukça değişti. Hayata bakış açım da. Bu sefer de, neden uzunca cümleler kurmak zorundayım ki diye düşünmeye başladım.
Cevap basit. Yeteneksizlik. İçindekini dışarı atmanın en basit yolu, cümle kurmak.
Üretken olmak önemli diye düşünüyorum. Tüketici olmak hem sıkıcı hem de ifade değil, tersine kendini kalıplara hapsetmek gibi geliyor bana. Resimde de benzer bir şey, bir yere bakılarak çizlenler değil, kendiliğinden çıkanlar daha çok sanat benim için. Hiçbir şeye benzemeyenler, kaotik olanlar, karmakarışık olanlar, özgün olanlar.
Yazıyla alakalı ‘niye anlatıyorum’ hissi arttıkça resime ve müziğe merak sardım. Resim yine bir nebze mümkün. Teknik önemli ama her şey değil. Sonuçta sanatçı olmak da, değil niyet, o an içinde olanı dışarı atabilmek. Müzik ise, olmadı. Özgün olmak için, teknik önemli, bilgi önemli. Aslında her ikisinde de önemli ama sanki resimde, bir şeyler yaparken, öğrenebiliyorsun gibi geliyor, müzikte ise öğrendikten sonra bir şeyler yapabilirsin gibi. Çalmayı öğrenmek, üretmek için yeterli değil. Çalmayı öğrenmenin bir tanımı yok.
Yeteneksizliğimle baş ederken, takip ettiğim sanatçıların eserlerine de bakışım değişti. Kim olduklarına ilgim yoktu, halen yok. Yaptıklarında anlatmak istediklerine de, ilgim azaldı. Çünkü ne yaparsa yapsın, onun gibi anlamayacağımızı görmeye başladım. Aslında basit bir fizik bilgisi. Hepimizin baktığı, gördüğü, duyduğu aynı değil. Aynı şeye baksak da, algılarımız çok farklı. İnsan hayret ediyor, nasıl dünya üzerinde bu kadar insan yaşayabiliyoruz, nasıl ortak kültür mümkün oluyor.
Yani sanatçının anlattığı, yaptığının hikayesi olabilir ama bizde uyandırdığı his bambaşka ve tamamen bize özel. Böyle düşününce yazıyla ilgili kaygılarım da, azaldı. Sonuçta ne yazarsam yazayım, okuyucunun tecrübesi, yaşadıkları, koşulları, birikimi okunan şeyin farklı anlaşılmasını sağlıyor. Bu, ifadenin yanlışlığı değil, algının güzelliği.
Beğenilsin kaygısı sanırım, her şeyi sıradanlığa ve aynılığa iten şey. O kaygı olmadıkça, insan içindeki gürültüyü rahatça aşıp, kendini dilediği gibi ifade edebiliyor. Böylesine özgür bir ifadenin en güzel yanı da, günlük kaygılardan tamamen uzaklaşabilmek ve insanı en özündeki değerleriyle, kimliklerin ve kalıpların dışında görebilmek.

 

,

Comments

Leave a comment