Düzenli Hayat ve Kendi Kendime Sohbetler

Not: Daha iyi okuma tecrübesi için, ekranı yatay tutun.

Peki kendini 50’li yaşlarda nasıl hayal ediyorsun diye sordu izlediğim filmdeki karakter. Soruyu üstüme aldım.

Nasıl hayal ediyorum?

Çocukken çok hayalim vardı. Dünyaya ve farklı kültürlere olan merakım… Sanırsam, en baskın olarak aklıma gelen şey bu. Hep Barış Manço’nun suçu. Yaz tatillerinde ailece yaptığımız gezilerde de, hareket halinde olmak, yeni yerler görmek, öğrenmek hoşuma gidiyordu. Otomobille kat ettiğimiz kilometrelerce yolu, sanki karavanda kat etmişiz gibi görüyorum rüyalarımda, öylesine bir keyifti yolda olmak. Hele bir de, tepedeki kalelere çıkıp, manzaraya bakınca Evliya Çelebi olası geliyordu insanın ya da Marco Polo.

İleriye dönük pek fikrim olmasa da, hareket edeceğimi düşünüyordum. Kısmen ettim de. Ibn Battuta gibi hacca gidiyorum diye çıkıp, 30 sene gezemedim. Tersine gezeceğim diye çıkıp, Alman köylüsü oldum.

Lise dönemlerinde, sistemin etkisi olsa gerek gezme hayali kurmadım. Yurt dışında yaşama hayali kurdum. Sadece farklı bir kültür hayali. Bugün bakınca, manipule olduğumu hissediyorum. Gelişmekte olan ülke ilüzyonu. Çevremizde serserilik yaparak para kazanan yoktu. Sonradan türedi bu tipler. Olana da, gözümüz kapalıydı. Her şeyin başı eğitim oldu. İyi eğitim, iyi okul ve başarılı bir hayat.

Ailenin ilk serserisi olma fırsatı da böylece kaçtı. Hoş, hamurumuzda da, yok. Ne düzgün bir kavgam vardı, ne de parazitliğim, ne de gizlice içilmiş bir sigaram ya da alkolüm. Yaptığım en büyük eylem anaokulu da dahil, okuldan kaçmaktı. Halen daha kaçmaya devam ediyorum. Kaçmak da, bir yere getirmedi.

20’li yaşlara geldim, okulu bitireyim, düzgün iş bulayım vs diye kendimi kandırıp durdum. Okuduğum bölümü, çocukluktan beri istesem de, öyle tutkuyla okumadım. Ortalamanın üstündeki yerimi korudum her zamanki gibi. Göçebe ruhum, az biraz Erasmus tecrübesiyle canlandı. Çocukluktaki gezme coşkusu geri geldi. Döndüğümde, emin olduğum şey Türkiye’de kalmayacağımdı. Bu his beni yurtdışına attı. Yine serseri olmayan ruhumu dinledim. Okulu bitirmeye çalıştım.

O zamanlar hayalim neydi?

Okul biter, işe girilir, biraz para biriktirilir sonra da yoluma bakarım. Yoluma bakana kadar, yolumu unuttum. Okul bitti, iş bulundu vs derken, hep paylaşımlı evde kaldım. Güzel tarafı küçük alan, bol muhabbet ve bütçe. İnsan, biraz da para kazanınca şımarıyor. Neyse ki, pandemi oldu, ortalık şenlendi. Yediğimiz önümüzde, yemediğimiz arkada kaldı. Zaman geçti de geçti. Tam itlik serserilik zamanı derken, araya başka şeyler girdi. Yine bir heyecan, yeni iş, yeni bir şehir. 12 senelik paylaşımlı ev tecrübesinden sonra, biraz da yalnız mı yaşasam dedim. Sanırım hayatımdaki en büyük hataydı. Hata da değildi aslında. Zorunluluktu.

İlk defa tek başıma çıktığım evde, yine uzun süre göçebe gibi yaşadım. 3–5 eşya yeterliydi. İçimdeki göçebeyi zinde tutuyordu bu durum. Tek bir oda gibi olmuyor. İnsan ne yapacağını şaşırıyor, kocaman evde. Zihnimin zincirlerinden kurtulmak için 12 metrekare yeter. Peki 50 metrekare? İş stabil olunca, sürekli ev-iş arası gidince, insan ister istemez bir rehavete kapılıyor. Biraz ev gibi hissedeyim hissi geldiği anda geçmiş olsun. Cepte de para varsa, vay haline.

Her şey bir televizyonla başladı. Bilgisayar ekranından, ikinci el eski bir led denilen ama aslında lcd olan ekrandan izle izle nereye kadar diye düşündüm ve televizyon aldım. Hayatta yapılan hatalar listesinde başlara yazarım bunu. Artık oturma odası, yatıp yuvarlanarak televizyon izlenen yere dönüştü. Oturmanın da hakkını veriyordum oysa ki. Oturuyordum. Şimdi ise yatıyorum.

Gezginler ağırlıyordum, bana uzak diyarlardan haber getirsinler diye, biraz motive olayım diye. Yatmaya başlayınca o da, gitti. Ağırladığım profiller bile değişti. Çok gezgini almıyorum artık, otursun oturduğu yerde.

Zaman geçtikçe, olmayan ihtiyaçlarım türedi. Yattığım yer batmaya başladı, televizyon yalnız kaldı. Ekrana bak bak nereye kadar diye, daha çok fiziksel kitap almaya başladım. Kitaplar kolinin üzerinden birikince, kitaplık şart oldu. Eskiden odanın odağı, eski gezilerimden topladığım, duvara tablo olarak astığım kartpostallardı. Şimdi ise mobilyalar ve kitaplar.

Tam 10 sene sonra kendimi, düzgün bir dolap almaya da ikna ettim. Seyyar, anında atıp, terk edebileceğim dolabımın yerini yarı-yetişkin dolabı aldı. Ona bakınca bile, oturduğum yerde ağırlaşıyorum. Odamdan kalkıp, tuvalete bile gitmeye hevesim kalmıyor, Hürmüz boğazı gibi kilitleniyor hayallerim. Etrafından da dönemiyor, öylece bekliyor biri bombalasın diye ya da bir gün boğaz açılırsa, keyfimiz, vaktimiz, naktimiz olur; merkür venüse çarpmaz, jupiter tanrılığını ilan etmezse, ilerleriz diye.

Eve çiçek bile aldım. Çiçek demişken, işe yaramayan çiçekle de işim yok. Bir iki tane var ama özellikleri, bakım ve ilgi istememeleri. Hele bir kaktüs var, benim gibi ilgisizlikten güç alıyor. Ne kadar ilgilenmezsem, o kadar açıyor. Çiçek olacaksa da, böyle olmalı.

Çiçek dediğim şey aslında, tarıma başlamam. Madem gitmiyorum, bari üretelim diye balkonumda ekip, biçtim. Ne zaman, zaman ayıramadım, evimdeki bitkiler yavaş yavaş ölmeye, kurumaya başladılar, o an bir aydınlanma yaşadım.

Ne zamandır enerjim yok, motivasyonum yok, ne zamandır finansal, ruhsal, psikolojik olarak zorlanıyorum diye düşünüp durdum günlerce, haftalarca, aylarca. Yemedim, içmedim, uyumadım. En son şu haldeyken, cevabı buldum.

Cevap yerleşik hayatı kabullendiğim günde gizliydi. Aslında gizli de, değildi de neyse. Ara sıra yaptığım seyahatlerle, görmemezlikten geldik. İş hayatına girdiğimden beri zorlanıyorum. Sebebi ne iş, ne stres. Sebebi hayatımı kiraya vermiş gibi hissetmem. Daha çok rutine sahip olmam, her gün işe gidip gelmem, aynı yerlerde ileri geri gitmem, aynı insanlarla, aynı yerde görüşmem. Veee en önemlisi bağımlı olmak. Yok hayır, madde bağımlığı değil. Alkol de, değil. Bir şeylere bağlı olmak. Gemici olsam, gemi batacak olsa bile demir atmam bu his yüzünden. Öylesine bir his.

“Bağımsızlık benim karakterimdir”

Şu sözü söyledikten sonra toplum baskısı yememek için, ülkeyi kurtarmadıysa neyim. Söyledikten sonra, çekip gitse de, tarih çok renkli olabilirdi mesela. Neyse.

Ne zaman iyi hissediyorum diye düşününce cevap, tatildeyken değil. Cevap gezerken, yeni insanlarla, yeni mekanlarla karşılaştıkça, yeni bilgiler edindikçe, yeni yerler gördükçe. Mesele gezmek de değil. Hareketlilik. Parise mi gidersin yoksa Hindistan’nın bir köyünde oturup saatlerce muhabbet mi deseler, Moğolistan’ın tepesinde alakasız bir çadırda, yiyip içip sohbet etmeyi yeğlerim. Sonra Hindistan da olur, Afganistan da, ya da Kamerun, Kamboçya, Sibirya’da sarhoş bir gopnikle muhabbete de hayır demem. Zaten İstanbul’da evsizlerle az oturmadım.

Yerleşik hayatı kabullendiğimden beri borçluyum. Para biriktirip, gezeceğim hayali bir yanda, tersi yöne giden finans durumum da öte yanda. Son 4 aydır tek tek tüm harcamalarıma baktığımda, manzara açık. Tüm kötülüklerin babası yerleşik hayat. Böyle olacağını bilsem, eskisi gibi içmeye devam ederdim.

İnsan, ruhuna aykırı hareket etmemeli.

Yaş itibariyle, çevremde evlenen, çocuk sahibi olan bir sürü arkadaş oldu. Çoğuyla anında iletişimi kessem de, kes(e)mediklerim de var. Onları görünce de, işlerin iyiye gitmeyeceğine emin oluyor insan. Kendi başıma yaptığım masrafları, ihtiyacım olmamasına rağmen, oluşturduğum ihtiyaçları görünce; bir de farklı sorumlulukların gelmesi… Bu bambaşka bir duygu diyor kimisi de. Sanki alttan alttan mesaj veriyorlar, biz yaptık sen yapma diye. Yine de, yarışmacı arkadaşlara başarılar.

Geçen bir görüşme yaptım. İş alakasız bir iş, belli ki adama ihtiyaçları var. Adam öyle bir cümle kurdu ki, bunu işi satmak için vurucu cümle olarak tasarlamış kesin, bana etkisi tam tersi oldu. Serbest çalışmak istemez misiniz dedi. Çocuğunuzu okula strese girmeden götürürsünüz, öğlende beraber yemek yiyebilirsiniz, ne güzel değil mi dedi. Hiç de güzel değil dedim. Çocuğumun getir götürünü yapacaksam, serbest işi ne yapayım? İstediğim yerde çalışsam nasıl olur diye sordum. Serbest de, o kadar da değil dedi. O zaman bye.

Yine de zorlanıyorum, düzenli işlerde. Özgeçmişim böyle demiyor. Gerçi diyor, daldan dala atlayıp durmuşum. Yaptığım seçimler, isteklerimin tam tersi zorunlu tercihler olunca, atlayıp durmakta bulmuşum çareyi. Fizikel hareketliliğin yerini, iş ortamı değiştirerek dolduruyorum gibi. Belki yazmaya düşkünlüğüm de bundan. Zihinsel, sonsuz bir hareket kapasitesi olduğu için. İlişkide de aynı. En uzun ilişkim, 1095 gün. Onun da %40’ı verimli görüşülen zamandır. Ne kadar güzel olsa da, onu da yok ettim. Nedeni ilişkinin kötü olması değil, yerleşiklik hissinin yarattığı baskı. İnsanlar nasıl 10 bin gün-20 bin gün birlikte olabiliyorlar, aklım almıyor. Korkunç geliyor.

Barı açıyorum derken, zaman gelip geçiyor. Ama zamanı hızlı geçiren şey de, kesinlikle düzenli hayat ve rutinler. Tekrar eden eylemler. Bunu ben demiyorum, bilim adamları ve psikologlar diyor:

Why Time Flies as We Age: The Psychology and Neuroscience of Time Perception

Einstein zaman göreceli diyor ya, benim görebildiğim de bu. Rutinle geçen yılları hatırlamıyorum bile nasıl geçti habersiz, o güzelim yıllarım. Başta yaşı suçluyordum ama sorun yaş değilmiş, rutinler ve gereksiz derecede düzenli hayatmış.

Bu arada idol olarak görülebilecek insanlara da göz attım. Sonra da, dünyada isim bırakmış insanlara. Başarılı insanlara. Herkesin başarısı da, kendine elbette ama alanında başarılı olan insanlara, insanların imrenerek baktığı figürlere… Düzenli bir hayat yaşamış, iyi aileden gelmiş, iyi bir aile kurmuş, bir kişiye bile rastlamadım. Tabii ki bu, dünyaca ünlü bir CEO olmanın yolu, okulu bırakmaktan geçiyor tadında bir bilgi değil ama düzen başarı getirmiyor arkadaş. Çekmeyen adam, başarılı olmak için de uğraşmıyor. Düzen, belki de en etkili orta sınıf masalı.

Mesela hapse giren çıkan adam bizlere hep pislik olarak öğretilir ama sonrasında o pislik bir anda beyefendi oluveriyor. Böyle bir dünya. Alın size orta sınıf bataklığı. İlla ekonomik olmak zorunda değil, kültürel, sınıfsal bir bataklık. Durum böyle olunca da, hayaller orta sınıf cenneti Almanya’ya kadar, biraz vahşet seviyorsan da ABD. Kendini, orta sınıfım ama keyfimde yerinde diye kandırmak için, ideal hedefler.

Bu arada bir kişi var, düzgün bir aileden gelip, başarılı olduğuna rastladığım. Warren Buffett. Adam, 6 yaşında 6 lı Cola alıp, tanesini 5 cent karla satıyormuş. Ben 6 yaşımda, osuruk sesine gülüyordum mesela. Şaka maka hatırlamıyorum da, 6 yaşımı. Şöyle bir biyografi olabilir mi?

11 yaşımda, paranın evde basıldığını falan zannediyordum. Yani bu adamın olayının, iyi aileyle de ilgilisi yok pek. Tabii, adamın diğer şansı da, 1930’da doğru yerde doğması. Birkaç ayrıntı daha var tabii ki.

En başa dönelim, 50’li yaşları nasıl hayal ediyorum? Yani 15 sene sonrası. Bunu yazmak bile korkunç, neee 15 sene mi, daha dünyayı gezecektik. Yardımdan yardıma koşacaktık, dünya köylülerinin dertlerini dinleyecektik. İşçiyle üretimi konuşup, ergenlerle protestodan protestoya koşacaktık. Gerçi köylülerin hepsi kafayı yedi. Abuk sabuk şeylere inanıp, suçu Amerika’ya atıyorlar. Onları vampir ya da zombi olarak düşünüp, hikaye yazmak daha eğlenceli.

Sanırım, hayatımda ilk defa geleceğe dair hiçbir fikir yok kafamda. Olabilecek hiçbir senaryo da görmüyorum. Görmek de istemiyorum. Dünyayı gezme fikrine bile, nereden başlanır ki, nereye gidilir ki, gidip ne yapacağım, niye gezeceğim diye bile bakmıyorum. Tek gördüğüm, boşluk. Bembeyaz bir sayfa ya da zifiri karanlık. İnsanın, en ufak bir fikri, isteği, hayali olmaz mı? Yok. Al işte anı yaşamak. Gelecek yok, geçmişi hatırlamıyorum. Bugün var. Bir de, kafamı boşaltan aktiviteler uyku, yazı, az biraz müzik ve daha az sanat.

Yazarken, şunu farkettim, bir şey değiştirmem gerekiyorsa, o da içimdeki göçebeye karşı gelip, yıllardır yaptığım gibi kendimi sabote etmemek. Göçebenin de, tabii ekonomiden haberi yok. Buffett’in 6 yaşında öğrendiğini, 35 yılda öğrenemedi gitti.

Hayatı arafta yaşamak böyle bir şey heralde.

Dilediği gibi yaşamalı insan. Yarınlar yokmuşçasına. Ya da Nazım’ın dediği gibi:

bir sincap gibi mesela,
yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden,
yani bütün işin gücün yaşamak olacak.

,

Comments

Leave a comment