Sabah alarm çalıyor. Ertele. Bir daha. Bir daha.
Haklısın. Hayat zaten zor. Daha yataktan kalkmadan insanlık krizini çözmek zorunda değilsin.
Telefonu açıyorsun.
Biraz haber, biraz indirim, biraz magazin.
Beyin minik minik ödüller alıyor. Zihnini yeteri kadar çöple doldurup, dopamin patlaması yaşamak hoşuna gidiyor. Dünya yansa ne olur. aşağı yukarı kaydır geçer. Zaten herkes yanıyor. Sen yanma yeter.
Doğru bir his. Temel hayatta kalma refleksi. Bana dokunmayan yılan bin yaşasın. Alem yapsın. Assın kessin.
Bana ne.
Bugün alışveriş yapman lazım. T-shirt, gömlek, kot.
İndirim var. Kaçar mı? Zaten giydiklerin demode oldu.
Nerede üretilmiş?
Ya Asya’dır ya Türkiye. Zaten bakınca değişen ne olacak?
Tek tık. Ürün kapıda.Kargo ücretsiz. Ücretsiz kargonun tadı başka. Bir yerlerde birileri o “ücretsizliği” ödüyor olabilir ama neyse.
Spor yapıyorsun. Protein lazım. Et reyonu. Pirzola şahane.
Hayvan nasıl yaşadı, ne gördü, nasıl öldü farkeder mi? Orta pişmiş biftek, güzel az yağlı pirzola… hmm. Kuzu olmasın, kokuyor. Hadi kuzu iyisin yine bugünü de kurtardın.
Market, kasap farketmez. Paketleyip versin. Hayvanın da vicdanını yapacak değiliz ya!
Yeni model telefon çıkmış.Kamerası daha iyiymiş. Bataryası daha uzun gidiyormuş. Görünüşü aynı ama olsun. Zaten bir kere geliyoruz dünyaya.
Oldukça mantıklı ve sağlıklı kararlar. en önemlisi senin mutluluğun ve akıl sağlığın.
Savaş uzaksa haber olur, yakınsa travma. Haberler de, hep negatif basıyor şekerim.
Sınırın ötesinde tüm köyü katletmişler ama olsun. Zaten bizden değiller. Beter olsunlar. Bizden olursa üzülürüm. İki bayrak, lider paylaşır, iki süslü kelimeyle işimi görür, vatani görevimi yaparım. Ne demişler, hayat devam ediyor.
Sömürü? Politik.Şirketleri biz mi düzelteceğiz?
Küresel ısınma? Soyut. Zaten eskiden de afet oluyordu.
Açlık. Boşver. Benim mutfağım dolu. Onu bunu boşver de, rezidans olmazsa olmaz. Hiç çetin değil, diğer mahalle. Kimin ne olduğu belli değil. Duvarların içi güvenli. Güvenliğimiz var hem de. İçeride her pislik dönüyor olabilir ama en azından görmüyoruz. Okumuş, geçirmiş bir kitle. Bazen fazla geçiriyorlar ama yine de olsun. en azından fakir değiller, mülteci değiller, dilenci değiller.
Duvarlar sapasağlam. Ne ses geçiriyor, ne görüntü ne de hayatın gerçeklerini. Ayrıca iyi muhit.
Ben kimseye zarar vermiyorum.
En sevdiğim cümle bu.
Kimseyi dövmüyorsun.
Kimseyi zincire vurmuyorsun.
Kimseye işkence etmiyorsun.
ee bir de etseydin.
Çocuk işçiliğe karşısın.
Hayvan işkencesine karşısın.
Tecavüze karşısın.
İnsan ticaretine karşısın.
Hatta bu konularda çok netsin. İdam bile isteyebilirsin. Gerektiğinde, rahatını bozup, iki tweet atıyorsun. Helal. Nasıl da duyarlısın!
T-shirt indirimden, karton bardaktan kahven elinden düşmüyor. Telefon zaten şekil. Marketten etini de eksik etmiyorsun. Daha nolsun?
Kimseye bir zararın da, yok. Yaşıyorsun bu hayatı!
“Ben apolitiğim.”
Apolitik gerçekten olunabiliyor mu? Bu cümle kulağa hoş geliyor.
Sakin. Dengeli. Tarafsız. Ya da daha çok:
“Bu düzenin nasıl çalıştığı umrumda değil, parama bakarım. Sonuçlarından faydalanıyorum.” Biraz hedonist, biraz faydacı. Zaten herkes böyle değil mi?
Ucuz işçilik? Politik.
Enerji, tarım, savaş, göç, vergi politik değil mi?
Çaktırmaaaa. Aman tadımız kaçmasın Ali Rıza Bey.
Yediğin, giydiğin, kullandığın her şey politik.
Sus karıştırmaaaa.
Politika ne gündem kavgası, ne particilik ne de birbirine bağıran çağıran adamlar. Koyun dediniz koyduk diyenler hiç değil.
Politika dediğimiz şey, farkındalık. Çevrenin, hayatın farkında olmak aslında. Apolitik olmak da, politik bir seçim. Sistemin konforlu tarafında kaldığın, varsayılan normalleri kabul ettiğin, kötüyü normalleştirdiğin bir seçim.
Aynı zamanda etik bir seçim. Tıpkı, gücü kutsayan, gösterişi marifet sayan, parayı, statüyü kutsayan filmleri izlemek, onlara özenmek, magazin peşine düşmek, moda adı altında sömürüyü, cinsiyetçiliği, ayrımcılığı kabul etmek; milliyetçilik adı altında kelle hesabı yapmak, düşmanlaşmak, üstün olduğunu zannetmek gibi etik bir seçim.
‘Ürün var almayalım mı? ben almasam başkası alacak’
“Dükkânı mı kapatalım: alındığına göre üretilecek de?”
“Çocukların eli ayağı tutmuyor mu?”
Mal başkasının olunca, kolay harcanıyor. Tıpkı çocuklar gibi. Prensipte, herkes çocukların kullanılmasına karşı, kendi çocuğu olsa kıyamaz ama başka bir çocuğun hayatı pahasına yaptığı oyuncakla kendi çocuğunu mutlu eder mesela. Etikette 200 Lira yazıyor çünkü. 200 lira + birinin hayatından eksilen 20 yıl + bakması gereken hasta kardeş + duymayan kulaklar + iş ve para için geçirilen zatüre nöbetleri yazmıyor.
Dramatikleşmeye gerek yok elbette. Günlük normallerimiz bunlar. Etik üretim diye bir şey duysak, hippi işi diyip görmezden geliyoruz nasıl olsa.
“Ben tek başıma ne yapabilirim ki? Dünyayı ben mi kurtaracağım?”
Abuk sabuk sebeplerden boykot etmeyi biliyorsun ama. Ya da çok sevdiğin bir ürünün peşinden ilk çıktığı yere kadar gitmeyi.
Demek ki, tek başına yapabileceğin şeyler var. Sadece seçicisin.
Etik yoksunluğunu örtmek için vicdanın ve ahlakın arkasına saklanıyorsun. Ahlaklı olduğundan değil, konforunu terk etme korkusundan.
Eğitim şart falan diyoruz. Eğitim tonlarca para yığdığınız okullar öğretilen formüller, ezberletilen tarihler ve içinizde kalanları çocuklarınıza yaptırdığınız şeyler değil. Öğrenilen terimler de değil. Eğitim, empati kurmak, dünyayı anlamak, insan olabilmek ve duyarlı olabilmek aslında.
Okuyun okuyun derken de, amaç alıntılar yapmak değil. Acıyı anlamak, romanlardaki o bedenlere bürünebilmek. Basit aşk hikayelerine kapılıp, roman kahramanı gibi yaşamak değil okumak. Ya da Rus edebiyatından alıntılarla entel gözükmek de değil. Yazılanı olduğu gibi kabul etmek hiç değil. Eleştirebilmek, değerlendirebilmek, farkında olabilmek okumak. Roman hayatın kendısı aslında. Bazen fantezide saklanmışi bazen basit bir hikayede ama roman hayatın ta kendisi.
Birileri açken birilerinin fazla dolu olduğunu görüp susuyorsan, birileri kaçarken, birilerinin güvenli duvarlar inşa etmesi normal geliyorsa. Ne eğitimden bahsedebilirsin, ne okumaktan. Ne de akıldan.
Bu aralar çok populer. Epstein’dan tiksiniyoruz. Diktatörlerden tiksiniyoruz. Savaş suçlularından tiksiniyoruz.
“Canavar bunlar.”
Yanlış değil canavarlar. Bir gecede mi canavar oldular? Sanmam.
Ardına saklandığın ahlak ve vicdan onları canavar yapıyor. Yoksun olduğun etik ise, seni ikiyüzlü.
Güce tapınma kültürü, parayı kutsama, ‘herkes yapıyor ben niye yapmıyorum’ mantığı bu canavarları yaratıyor. Onlar açısından her şeyin normal olduğuna eminim. Sizden tek farkı, farklı şeyler yapabiliyor olmaları.
Günlük hayatta, sen de yapıyorsun. Güce ve gösterişe özeniyorsun. Zenginliği, hayranlıkla kutsuyorsun, statü için şekilden şekile giriyorsun.
Canavar dediğimiz adamlar, yaşattığımız ve yaşadığımız kültürü uç noktaya taşıyanlar. O kadar uca gidince şaşırmanıza şaşırıyorum.
20.yüzyılın en kötü karakteri, bir toplumun çoğunluğu tarafından desteklendi. İnsanlara tek tek sorsak, kimse insanları zehirlemeyi, fırında yakmayı, soyup hastalıklarla başbaşa bırakmayı, üstlerinde deneyler yapmayı, o zaman da savunmazdı bugün de. Ama tüm bunlar yaşandı. Farklı gerekçelerle normalleşerek yaşandı. Bugün de yaşanıyor.
Şaşırmamızın nedeni masum olmamız değil. İkiyüzlülüğümüzü kabul etmememiz.
Bir askerin binlerce insan öldürmesi mi daha kötü, yoksa birinin zevk için bir kişiyi öldürmesi mi?
Bir diktatör mü daha kötü, yoksa onu seçen, destekleyen, görmezden gelen mi?
Suyu zehirleyen bir fabrika mı daha kötü yoksa o fabrikayı umursamadan ürününü almaya devam eden tüketici mi?
Konforu korumak için susmak mı yoksa çıkarı korumak için susmak mı?
Bir influencer’ın hayatına özenmek mi daha iğrenç yoksa o influencerı kullanıp ifşa ederek kendinden söz ettiren mi?
Bir bombayı tasarlayan mühendis mi daha kötü bombayı atan mı yoksa bombanın atılmasıyla gurur duyan mı?
Amazonları yok eden mi daha kötü yoksa yok edeni teknoloji dahisi ilan edenler mi?
Bir çocuğu zorla çalıştırmak mı daha kötü, bunu bilip alışverişe devam etmek mi yoksa duyunca duymazdan gelip, olmaz öyle şey demek mi?
Kötülük ve ahlak sınırı tam olarak nerede?
Kötülüğü hep fiziksel algılıyoruz ama konfor kadar kötüsü yok sanırım.
Tıpkı market rafları gibi, konfor etik mesafeyi artırıyor. Parlak ambalajlar, vicdanı susturuyor. Ürün arttıkça, tepki de azalıyor. Hikayeler önemsizleşiyor.
Ya da et paketleri gibi. Kapış kapış gidiyor kötülük. Estetik olarak girmeye çalıştığımız şekil, o şekle girmek için uydurduğumuz protein ihtiyacı ve o ihtiyacı gidermek için talep ettiğimiz et. O eti sağlamak için, üretilen ve işkence gören hayvanlar. Sonuçta tarihte hiç olmadığı kadar tükettiğimiz et.
Paket olunca, ne vicdan kalıyor, ne ahlak. Halbuki herkes kendi etini kesmek zorunda olsa, muhtemelen dünya nüfusunun %90’ı vegan olurdu.
Paketler, etik üzerinde yaptığımız tercihler. Vicdana vurduğumuz sansür adeta.
Bu konuları düşününce aklıma hep yanlış anlaşılan bir adam geliyor. Sinoplu Diyojen. Büyük İskender’e posta koyarken, yüzyıllar sonra populer kültürün bencil karakteri olacağını tahmin etmemiştir.
Gölge etme, başka ihsan istemem diyen stoacı adamın meselesi umursamamak mıydı yoksa basit bir alay mı?
Gücün gölgesinde yaşamayacağını daha iyi nasıl anlatabilirdi?
Toplumun yapay kurallarına, statüye, zenginliğe, şöhrete ve zenginliğe olan düşkünlüğe karşın, insan doğasına uygun, basit bir yaşam süren Diyonjen’in,
para, güç ve makama karşın erdemli olmayı savunan Diyojen’in,
kendine yetebilmeyi en büyük erdem ve özgürlük olarak gören Diyojen’in,
toplumun iki yüzlülüğüne karşı alaycı bir tavır takınan Diyonjen’in sözlerinin apolitik slogana dönüşmesi, ‘bana dokunmayın, ne yaparsanız yapın’ olarak algılanması oldukça üzücü.
Görmediğin için mi rahatsın, yoksa rahat kalabilmek için mi görmüyorsun?
İğrenç bulduğun olayların kahramanları da, ‘hayata bir kere geliyoruz’ diyerek sıyrılabilir olan biten herşeyden. Bazı şeyleri yapıyoruz çünkü yapabiliyoruz diyebilir. Sen de yaparsın. Nereden mi biliyorum?
Olan bitene şaşırmıyorsun çünkü. Söylemiştim diyorsun, belliydi zaten diyerek normalleştiriyorsun. Günlük hayatında birçok şeyi normelleştirdiğin gibi.Çok basit bir örnek. Bir tecavüz olayı ne kadar gündem oluyor? Peki bu olayı tanınan biri yaparsa?
3.sayfa haberlerindeki vurulanlar, ezilenler ne kadar dikkatini çekiyor? Peki bu kişi meşhursa ya da suçu işleyen yabancıysa?
Kimseye dokunmadan yaşadığını zannediyorsun. O iğrenç bulduğun insanların da, benzer şeyler düşündüğünün ve yaptıklarının sonuçlarını düşünmeden, kötü bir şey yapmadıklarına eminim. O seni görmeyecek kadar güçlü. Sen de, senden güçsüzleri görmeyecek kadar. Hayatında verdiğin basit bir indirim kararı bile, başkalarının hayatına mal oluyor.
Apolitik olmak, sonuçları düşünmemek, tüketmek ve hep daha fazlasını istemek, bunu yaparken sessiz kalmak kişisel bir tercih. Etikten yoksun olsa da, kişisel bir tercih. Sonuçları ise toplumsal.


Leave a comment