Beyaz Sayfa

Yazılanlara karşı karar vermem gerekiyordu. Ne yazarsa yazsın, bu sefer farklı olacaktı. Sonuçta hissedecek olan bendim. Yine.

‘Bak’ dedi yazar.

‘çok uzatma, ilerle ve işine bak’

‘İlerlemek dediğin ne?’ dedim.

‘Yine aynı bok mu? Bir farkındalık, bir iç çekiş, sonra ‘hayat devam ediyor’ deyip sıvışmak mı? Sıkılmadın mı bundan?’

Tabii ki, bunları yazmadı. Bu cümleler basılmadı, kendi kendime söylenip, durdum. Yerine şu geldi:

O an sustu ve boşluğa baktı.

‘Hayır’ dedim. ‘ben susmadım, ahmak herif. susmak da istemiyorum. Hikaye böyle devam etmemeli.’

Bir şeyler söylemek için, ağzımı açtım ama o satırları çoktan silmişti. Hiçbir şey söyleyemedim. Ana avrat küfür etmek istedim, ama çıkmadı. Hoş, çıksa da, editör silerdi. Sanki çocuk kitabı.

En iyi yerdi aslında. Tam okuyucu bağlanacakken, ‘hah’ diyecekken; karakterin patlayacağı, çileden çıkacağı, ipleri koparacağı yer. Ama o, beni dilsiz yapmaya karar vermişti.

Karakter düşündü.

‘Yoo düşünmedim. Düşünecek bir şey yok, senin kıt aklının derdini çekmek zorunda değilim.’

Yazar keyiflenmişti. Bak böyle daha güzel oldu, sessizlik , derinlik ve Kafkaesk.

‘Koduğumun Kafkası’ demek istedim. Her yerde karşıma çıkıyor. Olmadı. Düşüncelerimi bile yumuşatmıştı. Keskinlik yoktu. İçim bu kadar öfke dolu ve yazılana karşı bu kadar direnirken, kağıda döktüğü karakter silik, bitik ve kararsız.

Cümle yine yarım kaldı.

Karakter geçmişi hatırladı.

Hayır, Gregor Samsa gibi kaderime razı olmayacağım. Bir kere dönüp Kafka’ya ‘lan noluyor, niye böcek ben oluyorum’ dese, hikaye daha mı az derin olurdu? Yoksa sen mi rahatsız olurdun? Belki diğer herkes böcek olacak, Samsa ise dışlanmayacaktı ama o cesareti gösteremedi ve zavallı Gregor oldu. Ben bunu kabul edemem. Her seferinde aynı şeyi yapıyor bok yiyen. Kendi korkusunu bana yüklüyor.

Cevap gelmedi. Beni susturarak bir klişeye çevirdi. Her zaman ki gibi klişelerin önüne geçemiyor. Kendini kaptırıp, kaybolduktan sonra suçu bende bulup, olacağından daha da klişe şekilde bitiriyor hikayeyi.

Tamam, kabul. O zaman ben de oynarım. Sen yazsan da satırları, ne yapıp edip, o sayfalardan taşacağım.

Yürümem gerekiyordu.

Söylememe gerek yok heralde. Yağmurlu, soğuk, karanlık bir sokak. Dramatik bir yürüyüş. Kafasında film gibi, bu sahneyi çektiğine eminim. İnanamıyorum gerçekten, bundan daha klişe bir cümle olabilir mi? Sırada ne var? Soğukta üşümüş kedi mi, düşüncelerine dalmış ben mi yoksa klişeden çıkaran ama klişenin kendisi olan gaspçı mı?

Yürümedim. Olduğum yerde durdum. Hadi bakalım!

Karakter tereddüt etti.

İsyanımı anlamamakta ısrar ediyor. Tereddüt falan etmedim. Yazdığı saçmalıklardan sıkıldım hepsi bu.

Yazar cümleyi düzeltmeye çalıştı.

Karakter donakaldı.

Hiçbir şey yapmadım geri zekalı. Ne düşünce, ne hareket. Hikayenin ilerlemesi gereken yerde boşluk oldum. Bir hata gibi düşün, mavi ekran. Hikayeyi, windows mavi ekranıyla bölsen bile yazacağın her şeyden daha yaratıcı olacak, hatta okuyucuyu da daha çok etkileyecek.

Yazar panikledi. Bu böyle kalmamalı.

‘Kalır’ dedim. ‘Bal gibi kalır.‘

Okuyucu sıkılır.

Okuyucu zaten sıkıldı. Çoktan Netflıx izlemeye geçti. Daha ilk klişede, sıkıldı. Belki şu an sadece, başlamışken bitireyim diye direnenler okumaya devam ediyor. Ya da son görmeye alışmış, popüler kültür manyakları, klişe aşıkları.

Yazar son bir hamle yaptı.

‘Bak’ dedi. ‘İstersen seni silerim, gerçekten. Bir paragrafta, tüm hayatın sona erebilir. Burada biter.’

İlk defa gülümsedim.

‘Sil’ dedim. ‘Yapabileceğinin en iyisi buysa, hadi sil, orospu çocuğu. Sil de görelim. Meursalt da sustu mesela. Camus’nun dediğini yaptı. Kabul etti. Anladı. Aydınlandı. Peki sonra? Öldü.’

‘hadi silsene! ne bekliyorsun’ diye sessizliği bozdum tekrar. ‘Sen beni kurtarmayacaksın. Katil de yapmayacaksın, dışlamayacaksın da. Hepsi klişe, bunu biliyorsun. Uzaylılar kaçırsa da, içerığin çok dışına çıktım diye zırvalayacaksın. Hadi sil, nolur sil’. Keyfim giderek artıyordu.

Yazar durdu. Sessizlik devam ediyordu ama bu kısmı kesmedi. Merak ettiğini hissettim. Ama bu cümleyi beğenmedi. Fazla iddialıydı. fazla net.

‘Neden isyan etmedi?’ diye sordum.

‘Camus’ya dönüp ‘neden beni böyle yazıyorsun deseydi ne olurdu?’

Bu soru havada kaldı. Bir kısmını kırptı.

Karakter bir şeyler söyledi.

‘Bak’ dedim. ‘Neden korkuyorsun? Tek bir sürprizle mi rezil olacaksın? Zaten rezilsin, artık kabul et bunu. Yoksa verdiğin mesaj, yanlış anlaşılır diye mi korkuyorsun? Anlıyorum, şu an beni biçsen de, benden hala beklentin var. Ama kontrol sende olsun istiyorsun. Karakter, kendi keyfine göre hareket etmemeli değil mi? İkisi aynı anda olmuyor! Yoksa karakterin, bu kadar canlı olması mı canını sıkıyor? Sahi gerçekten karakterle mi konuşuyorsun? Kendi yazdığın satırlara söz geçiremiyor musun?’

Bu da kesildi.

Bir süre yazmadı.

Cesaretimi topladım.

‘Raskolnikov’u düşün’ dedim.

‘Adam, Dostoyevski’nin bütün derdini çekti. Yetmedi, devrin derdini çekti. O da yetmedi, nesiller boyu herkesin günahlarınn bedelini ödedi ve ödemeye devam ediyor. Cinayet, vicdan, tanrı ve ahlak… Hepsi onun sırtında. Sonra bir de kötü karakter oldu. Fyodor onu kendiyle yalnız bıraktı. Kendi kendini yedi bitirdi.’

Bunları yazdı. Şaşırdım. Sileceğine emin de olsam, artık kazanıyor gibiydim. Sanki boşa dil dökmüyorum gibi.

Sakince bir şey daha ekledim.

‘Holden Caulfield mesela… O biraz direndi, herkesi sevmedi, her şeye anlam yüklemedi. Belki de, bu yüzden hala canlı’

Sayfa nefes alıyordu. İlerlemiyorduk. Ama düşmüyorduk da. Artık ikimiz de yorulmuştuk.

O anda aklıma biri geldi. Soru sorarak sıyrılan biri. Hiç cevap vermeyen, sadece soran. Belki de, mesele cevaplamak değil. Anlatmak da değil. Hoş, adam soru sorarak tarihin en antipatik adamı olarak idama gitti ama olsun. Kurgu olmayan bir karakter için, oldukça sıra dışı.

‘Bak’ dedim. ‘Ben senden mucize istemiyorum. Sen beni klişelerden koru. Benim adıma cesur olma. Bırak ben olayım’.

‘Biraz ara vermek iyi gelecek’ dedim içimden ama bu sefer ses kendiliğinden çıktı.

Yazar karışmadı. Şunu yazdı.

Karakter durdu

Durmak fena değildi. Ben de bir şey yapmadım gerçekten biraz soluklanmak dışında. Ne isyan ne de uyum. Ne sustum ne bağırdım.

O karanlık, ıslak sokakta dramatik bir yürüyüş yerine, elimde şarabımla bağıra çağıra, koşarak, zıplayarak, ıslanarak, orada yaşayanları rahatsız ederek kutlamak istesem de, her şeyi olduğu gibi bırakmaya karar verdim.

Belki bu bir son değildi. Sadece yanlış sona zorlanmadığım kısa bir molaydı.

Aceleye gerek yoktu.

Nasıl biteceğini halen bilmiyorum ama en azından ne olmak istemediğimi ikimiz de biliyoruz.

,

Comments

Leave a comment