Yine sıradan bir sabah. Vücudum yine dünyaya ikna olmuş değil. Kaslar, hiç açılmayacakmış gibi içe çekilmiş, kemikler çalışmayı unutmuş ya da beyne karşı bir grevdeymiş gibi.
Eklemlerin arasına yağ döksem yeridir. Yıllardır kullanılmamış, mekanik bir parça gibi gıcırdıyor bedenim. Açılmaya da niyetleri yok. Zihnim de, pek istekli sayılmaz. Uykunun verdiği hafif sarhoşlukla, biraz daha uyusak istiyor. Dışarıdan herhangi bir uyaran almadan, bu bomboş zihni koruyabilse.
Gerçekler ise, bu isyana bir darbe gibi. Bir gün daha. Ne kadar geçti, ne kadar daha geçecek bilmiyorum. Öyle bir yaş ki, ne o ilk ateş var, ne de son yakın. Baş da uzak, son da.
Sonunda biraz olsun vücudum ısındı ve yeni bir gün için ayaklanıyorum. Zeminin soğukluğuna alışana kadar, her zaman olduğu gibi kettle’ı dolduruyorum.
Çok hızlı doluyor. Ne acelesi var ki? Suyu yavaş dökmem gerektiğini bilsem de, olmuyor. Sanki olsun bitsin istiyorum. Doldurdukça, kettle’ın yüzeyine çarpan su zıplıyor, dağılıyor. Yüzeyde oluşan halkaların da, acelesi var gibi, bir telaşla birbirine giriyor ve yok oluyorlar. Oturduğum yerden görebildiğim kadarıyla, bu kargaşayı hayretle izliyorum.
Kettle’ın çalışmaya başlamasıyla, ince bir uğultu yükseliyor. Kalbimi daraltıyor bu ses. Kötülük geliyor gibi. Eskiden yağmur böyle ses çıkarırdı. Gökyüzünden değil, sanki her yerden yağardı. Toprağa iyi geldiğini söyleseler de, bana iyi gelmezdi. Her yer çamur olur, koşmak zorlaşırdı. Sanki kuru kalmak suçmuş gibi herkes ıslanır ve aynı kokardı.
Su hareketlenip, fokurtular arttıkça, aklım o kamyona gidiyor. Su birikintilerinin üzerinde, her yerinden sesler çıkararak, sanki her an sökülecekmiş gibi giden o kamyona.
Yeşildi. İçinde oturacak yer yoktu. Ayakta duruyorduk. Kalabalık olduğu şimdi söyleyebiliyorum. O zaman görebildiğim tek şey, birbirini sıkıştıran bacaklar ve ölüm sessizliğiydi.
‘Ağlama’ diyorlardı ebeveynler çocuklarına. ‘Ağlarsan fark ediliriz, yaşamak istersen sessiz kal’. Yüzümüzü, annemizin gömleğine gömüyorduk. Korku muydu bilmiyorum ama olağan dışı olduğu kesindi. Gömlekten gelen pirinç ve duman kokusunu unutamıyorum. Çamurla ve yağmurla karışmış duman kokusu.
Tık diye bir ses geldi. Kamyon durmuş ve kapısı açılmıştı.
Bizi bir okula götürmüşlerdi. Öğretmenlerin yerini üniformalı adamlar almıştı. Tahtalarda, anlam vermediğim cümleler yazıyordu. Duvarların bir kısmında kırmızı lekeler vardı. Bazı yerler ise hala ıslaktı. Pencereler demirlenmişti. Tıpkı özgürlüğümüz gibi.
Ağlamamıza rağmen fark edilmiş miydik? Yoksa bu demirler bizi korumak için miydi, anlamamıştım.
Sert bir ses ‘önce çocuklar’ dedi. Hepimize sırayla oturmamızı söylediler. Büyükler ise diz çöküyordu. Dışarıda yağan yağmurun sesi daha da yoğunlaşmıştı. Üniformalıların sesleri ise daha sertleşmiş ve canlanmıştı. Sırtlarındaki silahlardan çok, ellerindeki kağıt ve şıngırdayan anahtarlar daha korkutucuydu. Diz çöken yaşlılardan birine yöneldiler.
— Okumayı biliyor musun?
— Evetç
Yaşlı adamın karısının yüzünden, cevabın yanlış olduğunu anlamıştım. Sanki dur söyleme der gibiydi, daha sonra boş ve umutsuz bir bakış. Yavaşça donuklaşıyor ve suratı ise en ifadesiz haline dönüyordu.
Kettle artık titriyor. Uğultu daha da artmıştı.
Birbirine bakan üniformalılar, sanki uzunca bir tartışmanın sonucunu tatlıya bağlamış gibi, konuşmaya gerek bile duymadan yaşlı adamı sürükleyerek odadan çıkardılar. Yaşlı adam, cılız bir şekilde bağırıyordu. ‘Yapmayın’.
Sonrasında peş peşe silah sesleri, çığlıklar ve sessizlik.
Sıra babama geldi. önündeki kitaplara bakması istendi. O sırada düşen gözlüğü fark edilene kadar kıvrılarak dümdüz olmuştu. Üniformalılardan birisi gülerek, ‘bu aralar çerçeveler çabuk kırılıyor’ dedi. Diğeri ise, gözlüksüz daha yakışıklığı olduğunu söyledi. Büyükleri fazla mı abartıyorduk diye düşündüm ama tıpkı kettle gibi titriyordum. Anlamsız düşüncelerimin yerini ince bir titreme ve göğsümde anlam veremediğim, yıllar sonra sıkışma dediklerini öğrendiğim basıncı hissettim.
Birden bir çığlıkla irkildim. Annemi benden ayırıyorlardı. Babamın aksine, onu daha dikkatli şekilde götürüyorlardı. Yine de, gözlerindeki o korkuyu görmemek için kafamı çevirdim. Dışarıda yağmur etkisini iyice artırmış, camda ise tıpkı kettle’ın yüzeyindeki gibi damlalar yarışıyordu.
Artık kimse konuşmuyor, tepki vermiyordu. İçerideki onlarca yüz, konuşmayı unutmuş, konuşmak suçmuş gibi birbirlerine bakıyorlardı. Kimisi diz çökmüş, kimisi metal bloklara bağlanmıştı. Diğerleri ise sırasını bekliyordu. Duvardaki çatlaklar dikkatimi çekti. Önce su oradan nasıl akıp gidiyor diye düşündüm, daha sonra da çatlakları saymaya başladım. Daha önce dikkatimi çekmemişti, ama her çatlak birbirinden farklıymış meğer. Kimi daha derin, kimi yüzeysel ama daha uzun. Kiminin içi pislikle dolmuş, kimisi ise, yeni açılmış gibi. Kimi de, ‘ben buraya ait değilim’ diye bağırıyor. Sanki duvardan kaçmak ister gibi.
O sırada, perdenin arasından bir kadın göründü. Hayal miydi değil miydi bilmiyorum. Hatırlamıyorum. Bağırmıyordu ama gördüğüm en korkutucu yüz olabilir. En korkutucu ve en korkmuş. Sanki dünyası orada bitmişti. Nefes vermemişti ama onun için dünyanın sonu gelmiş gibiydi.
Odadaki üniformalı adamlardan birisi yaşımı sordu. Parmaklarımı gösterdim ve başıyla onayladı. Beni başka bir odaya götürdü. Odanın köşesinde bir su birikintisi vardı. Çatıdan damlayan su oraya vuruyordu. Tıkç
Tık.
Tık.
Sessiz ve loş odada, yalnız değildim. Çocuklar vardı. Sanki hepimiz sessizce suyun bu oyununu izliyorduk. Bazıları benim gibi ara ara, etrafına göz gezdiriyordu. Aynı köşeye yığılmış çocuklar ise, tepkisiz ve donuklardı. Göz bile kırpmıyorlardı. Tenleri bembeyazdı ama hasta gibi değil. Kaskatı ve tepkisiz. Sanki o damlalar, onlar için durmuştu. Ne korku kalmıştı ne de merak.
Suya döndüm.
Tık.
Tık.
Tık.
Kettle’ın sesiyle irkildim yine. Tezgah temiz, duvarlar tertemiz ve beyaz. Boş bir fincan duruyordu önümde. Var oldukça, defalarca dolacak ve boşalacaktı. Tıpkı kafam gibi.
Buhar usulca yükseliyordu. Hiç olmadığı kadar nazik, özür diler gibi.
Suyu dökmeye başladım ama elimin titremesine engel olamıyordum. Biraz taştı ama silmedim. Sessizce, masada biriken suya baktım.
Küçük olduğum ve okuma yazma bilmediğim için hayatta kaldım. Birileri, bitirmemeye karar verdiği için. Sonrasını pek hatırlamıyorum. Biraz dayak, biraz tarım, biraz da silah.
Çayımı yudumladım ama hiç olmadığı kadar acıydı. O acı haline bile alıştım, öylece gidiyor işte, içimi ısıtarak işini yapıyor.
Kettle’ın susmasıyla, derin bir sessizlik çöktü odaya. Rahatsız edici şekilde, sakinleştiren bir sessizlik. Her şey ne kadar hızlı değişiyor. Güne artık başlasam fena olmaz.
NOT: 1975–1979 arasında Kamboçya’da Kızıl Kmerler ve liderleri Pol Pot, “tarıma dayalı saf toplum” kurma iddiasıyla entelektüel sayılan herkesi hedef aldı: öğretmenler, doktorlar, mühendisler, yazarlar, sanatçılar, rahipler, devlet memurları; hatta gözlük takmak, yabancı dil bilmek ya da şehirli görünmek bile ölüm gerekçesi olabildi.
Eğitim, para ve din yasaklandı; şehirler zorla boşaltıldı ve insanlar çalışma kamplarına sürüldü. Bu sırada entelektüellerin çocukları da üç kaderden birini yaşadı: bir kısmı “intikam tohumu” sayılıp aileleriyle birlikte öldürüldü; bir kısmı ailelerinden koparılarak geçmişi inkâr etmeye zorlandı, ailelerini anmaları bile yasaklandı; hayatta kalanların çoğu ise eğitimsiz bırakılıp tarlalarda, kolektiflerde ya da çocuk asker olarak çalıştırıldı. Yaklaşık 1,7–2 milyon insanın ölümüne yol açan bu dönem, yalnızca bir soykırım değil, Kamboçya’nın hafızasının ve kuşaklar arası aktarımının bilinçli olarak yok edilmesiydi.


Leave a comment