Kişisel Marka Olarak Benlik: Modern Zorluklar

Sonsuz imkanların olduğu bir zamanda yaşıyoruz. Milyonlarca seçenek ve sonsuz karmaşa. Depresyon, anksiyete, kimlik ve benlik krizleri içinde yok olup yolunu bulmaya çalışan bizler. 

Savaş olan ülkelerdeki kadar şanssız, açlık ve sefalet çekenler kadar çaresiz olmadığımız sürece, geçmiş tüm çağların imkanlarından çok daha iyi imkanlarla yaşıyoruz. Peki neden bunca bolluğun içinde, hayatla ilgili karamsarlığa kapılıyoruz?

Dış güçler demek kolaya kaçmak olurdu. Ekonomi, politika ve teknoloji aradığımız cevaplar değil. Sorun çok daha derinde…

  1. Özgürlüğün temelsizliği

Modern çağın bizi geleneklerden, inançlardan ve sınırlı kimliklerden kurtardı. Her ne kadar kimisi bunlara sıkı sıkıya bağlı kalmaa çalışsa da… Ancak bu kurtuluşun anlamını kimse bize anlatmadı. Özgürlükle ne yapacağımızı hiçbir zaman öğrenmediğimiz gibi, özgürlüğün sorumululuk olduğunu da bilmiyoruz. 

Tüm yollar açık olduğunda, hiçbir şey gerekli gelmiyor insana. Tıpkı tüm koltukalrın boş olduğu otobüste, ayakta duran yolcu gibi sallanarak ilerliyoruz. Çünkü bize öğretilen şey ‘kendin ol’ ama kendimiz aslında kimiz, kendin olmanın anlamı ne, tarihi ne, kendimizin sorumlulukları ne, herhangi bir fikrimiz yok. 

Geçmişte, özgürlük oldukça az rastlanan ve zor kazanılabilen bir şeyken, şimdi ise tam tersi. Özgürlük, bağımsız ve güçlü olma duygusundan çok, sırtımızda bir yük. Buyükle var olmaya çalışıyor, kendimizi bir kalıba sokmaya çalışıyoruz. Doğal olarak bir yandan ‘anlam’ açlığı çekerken, diğer yandan yükün altında ezilerek, her geçen gün boğuluyoruz. 

2) Ortak anlatıların yıkımı

Eskiden olduğu gibi ortak tek bir hikayeye inanıp, buna sahip çıkmıyoruz. Bunun en basit örneği binlerce yıllık dinler. Artık çağı ve modası geçti. İnananları bile tek bir yerde tutamıyor. İnanan bile hayatını, adalet duygusunu, gördüğü yaşamı sorguluyor. Artık doğrular daha bireysel, değerler ise göreceli. Bir zamanlar insanları bir arada tutan ve denge sağlayan anlatıların hepsi çöktü ve yok oldu. Gelenekler, mitler, ataların mirası görevler…

Tüm bunların yerini, kişisel marka ve gösteriş aldı. Yeni kimlikler ve sosyal medya kabileleri oluştu. Bu yüzeysel birliktelik, ortak hikaye oluşmasını, oluşan hikayenin aktarılmasını da engelliyor. Ortak tek değerimiz, anlamsızlık içinde boğulmak ve bağ hissetmemek oldu. Bir de, markalar. 

3) Bir proje olarak ben

Modern hayatın bir getirisi de, kendimizi startup’a çevirmek oldu. Pazarlama çapındayız. Kendimizi markalaştırıp, optimize edip satmak normalleşti. Sosyal medya kişilikleri de, bu yüzden var. Hayatımızı paylaşmak, ilgi çekiciymiş gibi göstermek ve kendimizi satmak için. 

Kendimizi gerçekleme yalanına inandık ama kimisi gerçeklemeyi gerçekten anladıi kimisi ise bunu yüzeysel bir formata oturtarak yaptı. Pandemi döneminde de, gördük ki, kkendine ne kadar odaklanırsan o kadar kırılgan oluyorsun. Elinden yüzeysel şeyler alınıp, özgürlüğün alındığında, bir anda bir hiçe dönüyorsun. 

Geçmiş nesiller, bizler gibi kendilerine bağımlı değillerdi. Aile, ritueller ve doğanın kutsallığı onları var eden şeylerdi. Bizler ise, doğadan kaçmak için kendi bedenimizi değiştirir hale geldik. Atalarımız kendini bulmak zorunda değildi, her zaman bir şeylerin parçasıydılar ve zorluklar hayatlarını fazlasıyla anlamlandırıyordu. 

4) Yeni inanışlar ve içsel yolculuk

Dinler geride kaldı ama insanın içsel boşluğu halen aynı. Bu da yeni arayışları getiriyor. Yoga, meditasyon, politik hareketler, fanatiklik, astroloji, saykıdelik eğilimler gibi. Tüm bunlar yardımcı da oluyor aslında. 

Ama yeni ruhsal arayışların çoğu ben merkezli ve kolektif davranıştan çok uzakta. Dolayısıyla etikten, ahlaki yargılardan, metafiziksel derinlikten ve kolektif devamlılıktan uzak. Bu da bölünmüşlüğün sebeplerinden birisi. 

5) Atalarımız, din olmasa ne yaparlardı

Din olup olmaması değil mesele. Mesele daha çok bir yere ait olma, bir bütünün parçası olma duygusu. O insanlar, dinler olmadan da yaşarlardı ki, birçoğu da böyle yaşadı. Hayatları zordu ama dengesiz ve kopuk değildi. Sindirerek yaşıyorlardı. Acı çekmek, zorlanmak, dibe vurmak; ölüm kadar normaldi, hayatın akışının içindeydi. 

Bugün, acıdan uzak yaşıyoruz. Kimisi, herhangi bir yeri kanamadan, çizilmeden 30 yaşına gelebiliyor. Ölüm ise, sanki yokmuşçasına görmezden geliniyor. Evren artık sadece veri üretiyor, gerçeklerin üstünü örtmekten başka bir şey yapmıyor. Doğa ile aramıza dağlar koyuyor.

Aslında kaybettiğimiz inanç değil, kendimizle ve doğayla olan saf ilişki. 

,

Comments

Leave a comment