Önceki yazı da, her rejim kendi elitini yaratır diye başlamıştım. Buradan yol çıkarak, oluşan yeni elitten doğal olarak, yeni rejimden yani yeni Türkiye’den bahsedebiliriz ama önce kısaca gri Türklerden bahsedeceğim.
Gri rengi Türk tarihinde; tarafsızlığı, dengeyi temsil ediyor. Çadır desenlerinde de, ağırlıklı kullanılması nedeniyle, göçebelik ve doğaya yakınlıkla da ilişkilendirilir. Aynı zamanda yas ve matem rengidir.
Gri Türk kavramı, net şekilde ifade edilmese de, birkaç yerde rastladğım bir kavram. Genelde siyasi yelpazenin ortasında yer alan, ne aşırı sol, ne de aşırı sağa yakın kişileri tanımlar. Beyaz Türklere göre daha uzlaşmacı, diyaloğa daha açık, kutuplaşmaya karşı kişiler. Aynı zamanda farklı etnik köken, din ve mezheplere bağlı olsa da, kendini Türk diye tanımlayan kişiler. Wikipedia’daki açıklamaya göre ise; eğitim düzeyleri siyah Türklere göre yüksek, beyaz Türklere göre düşük; genelde ortasınıfa yakın, eğitim alanında alt ve orta düzey yöneticilik yapan ya da özel sektörde küçük firma sahibi olan bir kesim. Beyaz Türkler’den en büyük farkı ise, inanç ve geleneklerine olan sıkı bağları.
Bu inanca ve geçmişe olan bağlılıkları, birçok konuda sağ politakaları desteklemelerine sebep olur. Yani inanç üzerinden, manipule olmalarına. Belki de AKP’nin başarısının sırlarından bir tanesi de, gri Türklere olan yaklaşımları ve karşılıklı bağımlılık içerisinde olmaları. Bugün baktığımızda, gri Türkler muhafazakar ve milliyetçi blok olarak, AKP’ye en çok destek veren grup olarak dikkat çekiyor. AKP’nin her söylediğine destek vermeselerde, büyük ölçüde zıt düşmüyorlar. Gri Türkler, Akp’nin iktidarda kalması için gereken desteği verirken, Akp de, onların çıkarlarını gözetleyeceğine söz vermiş algısı yaratıyor. Onların da yeni oluşan elitten faydalanmasına, mevki ve makam sahibi olmalarına destek oluyor. Aslında gri Türkler diye homojen bir gruptan bahsetmek zor doğal olarak muhafazakar milliyetçi bu grup ile Akp arasında ara sıra pürüzler ve anlaşmazlıklar çıkması; ya da kamuoyuna yansıyan ilginç dönüşlerin yaşanması da, gayet doğal.
Almanca’da, aileden zengin olmayan, bir şekilde para kazanmış, eğitim ve kültür seviyesi düşük, varlığını parayla temsil eden bizdeki ‘görmemiş’ denilen kesme; ‘yeni zengin’ deniliyor. Türkiye’de gördüğümüz ‘yeni zenginlerin’ birçoğu da, gri Türklerden oluşuyor.
Gelelim Akp elitlerine. Aslında bu yazıyı yazarken, parti ismi vermek gibi bir niyetim yoktu ama bu yeni elite verilen isim bu. Akp elitleri, daha çok partinin önde gelenlerinden oluşuyor. Ekonomik ve siyasi güce sahip, parti politikaları konusunda söz sahibi, partinin ve devletin her imkanını kendi lehine kullanan azınlık. Özellikle inşaat, medya, ticaret, finans gibi sektörlerde faaliyet gösteren; bu sektörlerde mal varlığını son yıllarda katlayan kesim.
Tabii ki, böyle anlatınca doğrudan bir düşmanlık gibi algılanabilir. Düşmanlık yerine motivasyon kaynağı üzerinden gitmek ve nasıl güçlendiklerini değerlendirmek daha doğru olabilir.
Bence en temel motivasyon, önceki yazıda bahsettiğimiz, Beyaz Türklerin, kibri ve seçkin sınıfı daraltmaları ve ideolojiyi kendi elitlerini beslemek için kullanmaları. Çünkü Akp elitlerinde dikkat çeken kısım cumhuriyet düşmanlığı ve sıra bizde tavrı. Nasıl beyaz Türkler cumhuriyetin kurucu ideolojisini, kendine kalkan haline getirdiyse; Akp elitleri de inanç ve geleneksel görüşü kendine kalkan haline getiriyor. Yani cumhuriyetin anti tezi.
Modernleşmenin batıcılık olarak algılanması, beyaz Türklerin toplumdan ve geçmişten kopukluğu, gri Türklerin aksine geleneksel her şeye tepkili olmaları Akp elitinin ve yeni Türkiye’nin besin kaynağı adeta.
Doğal olarak en başta ne yapıldıysa, tam tersini benzer şekilde uyguluyorlar. Halk egemenliğinin yerini güçlü lider, laikliğin yerini propaganda aracına dönüşen diyanet ve camiler alıyor. Eğitim daha da ideolojikleşip, müfredat modernleşmenin tam tersi şekilde planlanıyor. Milliyetçilik ve ulus kavramı, kapsayıcılıktan çok; milli gurura dönüştürülüyor. Halka yayılan şey ise, seçkinlik ve eğitim değil; ideolojiyi besleyen (aslında Beyaz Türklerin sonraki yıllarda yaptığı gibi) düşünceler oluyor. Geriye tek bir şey kalıyor, o da kurucu değerlere saldırı. Onu da zaten, her geçen sene artan bir dozla izliyoruz. Kısacası, şeriat gelmiyor ya da gelmeyecek ama yeni bir rejim çoktan geldi.
Yeni elitlerin en büyük avantajı ise, halka psikolojik ve manevi olarak daha yakın olmaları. Her ne kadar gizli saklı yaşam tarzları farklı olsa da, tükettikleri içeriklerden, tüketim alışkanlıklarına, tüketim alışkanlıklarından arzularına kadar halka daha yakın duruyorlar. Örnek vermek gerekirse, Koç Ailesinin yaşam tarzına göre, milyar dolar sermayeye sahip müslüman bir iş adamı sırf camiye gittiği için halk nezdinde daha çok kabul görüyor. Halk da zaten sunulanı izliyor. Beyaz Türklerin aksine, Akp elitleri halka halkın görmek istediğini sunuyor. Onlara hem özgürlük hissi veriyor, hem de aslında ideolojisini besleyecek seçilmiş, tasarlanmış içerikler sunuyor.
Akp elitleri de, aslında zaman içinde değişti. Zaten bu değişimin sonuçlarını yaşamaya başladı. Bunların başında güç zehirlenmesi geliyor. Ben zehirlenme demeyi sevmiyorum çünkü kaçınılmaz son.
Güç arttıkça, maddi varlık arttıkça; Anadolu sermayesi ile yola çıkan elit, ister istemez uluslararası sermayeye yöneliyor. Bu da beraberinde, halktan kopuşu getiriyor. Bunun önüne geçmenin yolu ise, dindar ve muhafazakar kimliği daha ön plana çıkarmak. Fakat bu hamle bir yandan beraber olunan tarikatların gücünü artırırken, diğer yandan gri Türklerin gücünü artırıyor. Yani kaçınılmaz bir güç çatışması.
Akp elitlerinin olumlu tarafları, ekonomik kalkınmaya katkıları olabilir. Bunu ilk dönemleri için söylüyorum. Güç için kullandıkları liberal argümanlar, yanlarına çektikleri farklı kesimler aslında Türkiye için büyük bir fırsattı. Bunun dışında yine destek almak için yakın durdukları işçileri, yoksulları ve dezavantajlı gruplara olan yardımları da olumlu görülebilir. Benzer şekilde, girişime olan destekleri, çeşitlilik olarak kısıtlı da olsa teknoloji yatırımları, uyguladıkları farklı iş modelleri de, olumlu olarak düşünülebilir her ne kadar devamında işler tersine dönse de.
Tersine dönme sebeplerini de, olumsuz yanlarıyla açıklayabiliriz. Rüşvet ve yolsuzluk bunların başında geliyor. Olumlu yatırımların çıktıları, rüşvet ve yolsuzluklar yüzünden daha küçük bir grubun elinde toplandı. Bu da kamuoyunda güveni, adalete olan inancı azalttı.
Ayrımcılık ve kayırmacılık, büyük bir haksız kazanç kapısı açtı. Yeni zenginler çoğaldı ama bu yeni zenginler yüzünden bir çok sermaye kaynağı Türkiye’den kaçtı. Haksız rekabet, rekabetin önüne geçme, haksız ticari avantaj sağlama ilk dönemdeki yatırım ortamını tersine çevirdi. Güven azaldı, eşitsizlik arttı.
Otoriterlik. Yine önceki dönemlerin aksine, sermaye gibi güç de tek elde toplandı. Medya ve sivil toplum üzerindeki baskılar; fikir özgürlüğünü de tehdit altına soktu. Basın özgürlüğü diye bir şey kalmadı. Kurumlar dahil, her yer politikleşti. Kutuplaşma arttı.
Tüm bunların sonucu olarak da; sosyal adaletsizlik, zengin-fakir arasındaki uçurum fazlasıyla arttı. Güvenlik, geçinme, barınma her şey temel sorunlar haline geldi.
Sonunda geldikleri nokta düşman olarak gördükleri, kısmen imrendikleri, kısmen iğrendikleri beyaz Türklerden farklı olmadı. Benzer bir kopukluk, benzer kibir ve çok daha büyük bir enkaz.
eÖnceki yazıda, eğitimin öğrettiği kendini beğenme demiştim. Bu kibir daha çok ulusal bir kibir. Her ne kadar beyaz Türklerle bağdaştrsam da, aynı karakter yeni elitlerde de var. Hep de vardı. Belki de biraz imparatorluk kibri. Biz zaten en iyidik, en iyiyiz kibri. Sadece milliyetçi muhafazakar kesimle, siyasal islamcı kesmin, onlarla laik, cumhuriyetçi kesmin geçmişe attığı demirler farklı. Yoksa kibir aynı kibir.

Leave a comment