Mevzular Açık Mikrofon-Metin Külünk

Bu postu biraz da, kendime not olarak yazıyorum. Günlüğe, siyasi ya da gündem bir şey yazmak hoşuma gitmediği için, buraya not olarak düşmek daha anlamlı geliyor. İlginizi çekmiyorsa, geçebilirsiniz.

Gelelim yazma nedenime. Programda dikkatimi çeken şeyler oluyor, bazen iyi anlamda bazen ise bizim milletimizin siyasete ve demokrasiye bakış açısını gördükçe hem üzülüyorum hem de canım sıkılıyor.

Program oldukça başarılı, format güzel, Oğuzhan Uğur’un yönetimi ve mümkün olduğunca objektif kalabilmesi güzel. Gelen konuklar da, programa oldukça hazır geliyorlar. Daha önceki gelenlerle ilgili birkaç not düşmüştüm. Onların arasında dikkatimi en çok çeken şeyler siyasilerin kimliği, tecrübesi ve bu tecrübenin yansımasıydı. Örneğin, Özdağ daha sert, hüküm verici bir tavır takınırken; Uzan daha iş adamı edasıyla cevap veriyordu. Ince, onca yıllık siyasi kariyerine rağmen daha naif ve yetkisiz bir imaj çizerken; Davutoğlu daha devlet adamı havasındaydı. Son olarak da Metin Külünk programa katıldı.

Metin Külünk ile dikkatimi iki şey çekti. Birincisi, mafyavari görüntüsü. Hem inşaat sektöründen gelen, hem de genç yaşlardan beri siyasetin her kademesinde olmasından kaynaklanan sert bir görünüm diye düşünüyorum. Biraz araştırıp, hakkındaki iddiaları görünce de, bu imajın boşa olmadığını gördüm.

Diğer dikkatimi çeken ise üslubu ve konulara yaklaşımı. Tıpkı Davutoğlu gibi devletin üst kademelerindeki tecrübesi, konuşmasına, cevaplarına da yansıyordu. Tıpkı onun gibi bildiği, gördüğü birçok şeyi sakladığı da. Erk Acarer’in sorularını yanıtlamaması ve Erk Acarer’in bunun üzerine daha çok soru yönelttiği videoyu izleyince de, hem imaj hem de cevaplarıyla ilgili izlenimimin doğru olabileceğini hissettim. Doğru mudur yanlış mıdır? Burası düz bir vatandaş olarak beni ilgilendirmiyor. Yalnızca şunu belirtmek istiyorum, Akpli bir yetkili olarak oraya gelmesi önemliydi. Daha da önemlisi verdiği izlenim. Akp’nin üst düzeyindeki insanların aptal olmadığını, birçok şeyi gördüklerini ve atılan adımların bilerek ve isteyerek, ölçüp biçilerek verildiğini de ispatladı. Kendisi sorumluluk kabul etmese de, iyi ya da kötü atılan her adımın bilinçli bir şekilde atıldığını gördük.

Siyaset ve siyasetin dinamik yapısı ile ilgili söyledikleri oldukça doğruydu. Davutoğlu da benzer şeyler söylemişti. Herhangi tecrübeli bir siyasetçi de aynı şeyleri söyler. İzleyicinin buna tepki göstermesi ise, aslında halkın siyasetten ne kadar uzak olduğunu ortaya koyuyor. Seçmen sadece ak ve kara görüyor. Ya düşmansın ya dost, ya sorumlusun ya da değil. Ya yapmışsındır ya da yapmamış. Ancak siyaset böyle bir konu değil. Birçok değişken var. Birçok bilinmez var. Kimi zaman iyi niyetle atılan bir adım kötü sonuç doğurabilirken; kötü niyetle atılmış bir adım da iyi bir sonuca götürebilir. Bazen de tutarlılık ve gücün devamı açısından girilen yoldan dönüş olmayabiliyor.

Ben hiçbir yöneticinin kötü niyetli olduğunu düşünmüyorum. Ancak kendi ideolojileri çerçevesinde muhafaza etmek istedikleri düşüncenin kötüye götürmesi olası. Bu durumda da, kişisel hırslar, çıkar, olası kayıplara bağlı olarak sonuç kötü bile olsa, aynı şekilde devam ediliyor. Direk demokrasilerde de, bu otokrasiye giden bir yol açıyor. Yani %51. Çoğunluk ilüzyonu ve güç zehirlemesi.

Metin Külünk’ün birey olarka geldim vurgusu, bazı sorulara karşı “ben de yanlış olduğunu düşünüyorum” sözleri de önemli. Çünkü insanlar, kimsenin hiçbir şekilde iradesi olmadığını ve emir komuta ile işlerin yürüdüğünü zannediyor. Parti içi demokrasi ne kadar var o ayrı bir konu. Bir kişinin gücünün yettiği ve yetmediği şeyler de olabilir, parti politikası adına geri adım attığı konular da.

Birkaç kelime de Oğuzhan Uğur ile ilgili yazmak istiyorum. Her ne kadar objektif olsa da, aradaki gereksiz milliyetçi çıkışları hoş değil. “Gözünüzü seveyim gitmeyin”, “ söz konusu vatansa gerisi teferruattır” gibi çıkışları hoş değil. Bunları yanlış olduğu için söylemiyorum, izleyiciyi, soruları belli bir kalıba soktuğu için söylüyorum. Aynı ak ve kara penceresinden baktığını, gidenlerin niye gittiğini iyi analiz etmediğini düşündürüyor. Bu da programdaki soru eksenindeki kısırlığın biraz da kendisinin kısıtlarından kaynaklandığını hissettiriyor. Belki de asker çocuğu olmasından dolayı bazen duyguları aklından ağır basıyor. Yine de empati yapması, duymak istemediği şeyleri de anlamaya çalışması olumlu.

Gelelim izleyiciye. Yine aynı şeyi düşünüyorum. Bizim insanımız demokrasiyi bilmiyor. Bilmekle de ilgilenmiyor. Siyaseti bilmiyor, psikiolojiyi bilmiyor, yönetimi bilmiyor. Daha birçok şeyi bilmiyor. Kısacası, devleti bilmiyor. Bilmediği için de; devleti kutsallaştırıyor, siyasileri kutsallaştırıyor, kendine kahramanlar yaratıyor, kendi sorunlarını kutsallaştırıyor. Hükümet ve devlet arasındaki farkı bilmiyor. Kim neden sorumludur bundan habersiz.

Kimisi sorunlarını anlatıyor ve nasıl çözülecek diyor. Bir yandan güzel. Sorunlarını gündeme getirme ve direk muhattaplarıyla konuşma fırsatı buluyorlar. Aslında bu bizim demokrasimizin ayıbı. Seçilenle, seçmenin arasındaki mesafenin ayıbı. Bir yandan da, seçmenin oy kullanmak dışında ne yapması gerektiğini bilmediğini gösteriyor.

Kötü yanı ise oradaki siyasinin politik görüşü, olaylara yaklaşımı, çözüm önerileri gibi anlatması gereken şeylerin konuşmasını engelliyor. Zamanında İngiltere’nin, Amerika’nın ve Almanya’nın seçim programlarını izlediğimde şunu görmüştüm. Parti temsilcileri sahneye çıkıyor. Ana temalar ortaya koyuluyor ve seyirci o temalarla ilgili soru sorarken; siyasi ise kendi parti penceresinden bunlara karşı muhtemel çözüm önerilerini anlatıyor.

Oğuzhan Uğur’un programında ise sorunlara nasıl çözüm getirilecek kısmı oldukça zayıf çünkü kimsenin böyle bir talebi yok. Sorular genelde mağduriyet ve önyargı odaklı. Siyasiler ise propaganda yapıyor ya da masal anlatıyor. Siyasi görüşleri ne, bu konuda bile bilgi alınamıyor. Bu konuda Cem Uzan en net konuşan isimdi. Onun da net konuşmasının sebebi, siyasi derdinin olmaması muhtemelen.

Kısacası, ne sorun tespiti var ne de çözüm önerisi. Doğal olarak da, ‘liyakat’, ‘adalet’ , ‘hukuk’, ‘atanamıyoruz’ gibi kelimelerle duyup duruyoruz kimin geldiğinden bağımsız olarak. Hep sonuçlar üzerinden önyargıları, önyargılara karşı cevapları izliyoruz.

Ben olsam ne sorardım? Muhtemelen, demokrasiye bakış açılarını, çoğunluğun anlamını, sendikaların özerkliğini, üniversitelerin özerkliğini, TOGG’un siyasi propaganda olarak kullanılmasını vs. Elbette bu işin doğrusu ya da yanlışı yok. Herkes istediğini sorabilir. Sadece benim gözlemim şu:

Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının çoğu devleti tanımıyor, devlet birimlerini tanımıyor. Hükümetin görevi nedir, muhalefetin görevi nedir bilmiyor. Belediyeler ne iş yapar fikirleri yok. Kimsenin demokrasi ve refahla işi yok. Herkes kendi sorunu çözülsün derdinde. Herkes kendi ideolojisi ve düşünce yapısı açısından suçlayacak birini arıyor. Suçluyu bulunca da, bir nevi rövanş ya da galibiyet istiyor. Kimsenin dünyayla da bağlantısı yok. Yaşadıkları her şeyi oldukça özel zannediyorlar. Herkes kendi nefretini ve ön yargılarını bir şekilde ortaya dökmek istiyor.

Şöyle bir baktığınızda aslında coğrafya kader. Batı ve kuzey avrupaya kadar etrafımızda bir tane bile demokrasi oturmuş bir ülke yok. Oturanın da, demokratik değerlerini ve dinamiklerini anlamıyoruz. Konuya o kadar uzağız. Sadece gereksiz bir romantiklikle hayaller kurup, o örnekleri konuşuyoruz. Bisiklete binen bakanlar, cumhurbaşkanları; sokakta rahatça yürüyen ünlüler, çevreye duyarlı insanlar gibi. Bunların durduk yere olmuyor. Yaşanan olaylar ve bakış açısı kadar; coğrafyanın da etkisi var.

Biz, birbirimizi sınıflara koyup; nasıl onunla görüştün, önceden şöyle dedin de şimdi böyle oldu gibi çekişmelere girerek; yüzlerce yıl birbirini vahşice katleden, kadınlarını cadı diye yakan toplumların şimdi nasıl bu refaha kavuştuklarını anlayamıyoruz. Sömürü diyip geçiştiriyoruz.

Aynı biz, Atatürk Atatürk diye bağırırken; Atatürk’ün gökten inmediği gerçeğini unutuyoruz. Yaptıklarının altyapısını göremiyoruz. Keza onun da, bu millet kolay değişmez diye düşünüp; kimi konuları olduğu gibi entegre etmediğini görmek hiç de zor değil. Bazı konuları ise biraz zorlayalım belki değişir diye sunduğunu ve işe yaramadığını da görmek hiç zor değil ama biz görmüyoruz, görmek istemiyoruz. Çünkü kötü şeylerin sorumluluğunu başkasına yıkmak gibi iyi olan şeylerin bir mucize ve sadece kişiye bağlı iyi niyetli başarılar olarak görmek daha kolay.

Bu nedenle de, sorduğumuz sorular, hayata bakışımız belli bir sınırları aşamıyor. Muhafazakar bir birey, her şeye rağmen vatansever ve müslüman olduğunu düşünüp, diğerlerini hain olarak görürken; diğerleri de refah toplumlarda şahit olduklarını mutlak doğru edip; tam tersi istikamete sürükleyen politikaları şeytanlaştırıyor. Sonuç olarak ise yüzlerce yıldır olduğu gibi iki kutuplu, içinden çıkılmaz bir savaşa dönüşüyor her şey.

Konudan çok saptım her zamanki gibi ama açık mikrofon isimli programda beklediğim aslında şu görüş ve karşıt görüşler savaşından, bireysel bir çekişmeden çok; daha üst seviyede, daha sorun/çözüm, daha düşünce odaklı, daha seçen/seçilen odaklı bir programdı. Böyle olmaması, her seferinde büyük bir hayal kırıklığı ve gelecekle ilgili umutsuzluk yaratıyor.

Buraya kadar okuduysanız teşekkür ederim. Dediğim gibi aslında düşüncelerimi toplamak adına kendime yazdığım bir nottu. Yine de herhangi bir yoruma, cevaba, öneriye ya da tartışmaya açığım, bundan mutluluk duyarım.

,

Comments

Leave a comment