Bulantı

‘İnsan geçmiş zamanla düşünür, geçmiş zamanla yargılar, geçmiş zamanla karşılaştırmalar yapar. Bir eylemin eskiden yapılmış olması, hata yapılıyor olmasından daha önemlidir’

Yazar, filozof, politik gazeteci Jean-Paul Sartre, 20.yüzyılın en önemli filozoflarından birisidir. Kısa boylu, şaşı, dikkat çeken kocaman bir gözlük takan, kendi tarifiyle çirkin bir adam.

‘Onun yaşadığı hayattan daha güzel bir hayat düşünemez insan: Ama yaşadı mı gerçekten bu hayatı?’

Özellikle, 2.Dünya Savaşı’ndan sonra varoluşculuğun bütünleyici figürü olarak popüler oldu. Felsefesini birçok drama, senaryo, roman ve makaleye aktardı. 1938 yılında çıkardığı ilk kitabı ‘Bulantı’ ile yaşam, varlık ve özgürlüğe ilişkin görüşlerini yansıtma fırsatı buldu. Sartre’nin bakış açısını anlamak için yazarın hayatı hakkında da bilgi edinilmesinin faydalı olacağını düşünüyorum.

‘Bulantı’ kitabında Antonie Roquentin isimli, kendi varlığından korkan ve tiksinen yazarın hikayesini anlatır. Roquentin’in yaşamı, felsefi ve psikolojik mücadeleleriyle uğraşma çabaları, Sartre’a varoluşçu inancının ilkelerini dramatize etme fırsatı verir. Temel olarak her şeyin düşündüğümüzden daha garip ve absurd olduğunu, bireyin özgürlüğüne olan inancını vurgular.

Örneğin; ahşap bir masada partnerinizle geçirdiğiniz romantik bir akşam Sartre açısından çok farklıdır. Sartre açısından; masada değil, kesilmiş, parçalanmış bir ağacın yanında oturuyor, katledilmiş hayvan ve bitki parçalarını ağzınıya koyup çiğniyorsunuz. Yani hayatımızdaki birçok şey aslında oldukça garip.

‘‘Kendimden çok uzak hissediyorum onları: sıcaktan gevşemişler, ve yüreklerinde aynı tatlı, güçsüz düşü taşıyorlar. Rahatlar, sarı duvarlara, insanlara güvenli gözlerle bakıyorlar, dünyayı şu haliyle güzel buluyorlar, belli bir süre için herbiri, yaşamının anlamını ötekinin yaşantısında buluyor. Bir süre sonra ikisinin yaşantısı birleşip tek bir yaşantı olur, artık hiçbir anlamı olmayan ağır ve ılık bir yaşantı-ne var ki, hiçbir zaman anlamayacaklar bunu’

Kitap size derin bir kuyuya atıyor. Sayfalar ilerledikçe kuyunun kapağı kapanıyor, ışık yok oluyor. Siz, Roquentin ile bu kuyudan çıkmanın yollarını ararken, duvarlar daralıyor, kuyu su ile dolmaya başlıyor. Zaman geçtikçe bir yandan çabaların anlamsızlığını düşünüyor, bir yandan da hayatın absürdlüğünü,

bireysel özgürlüğünüzün gücünü hissediyorsunuz. Descartes’ın ‘Düşünüyorum, o halde varım’ sözündeki gibi.

‘Tecrübeliyim diye geçinenleri çok görmüşümdür. Yaşamlarını uyuşukluk içinde geçiren, sütçü beygiri gibi ayakta uyuyan insanlar. Düşünüp, taşınmadan, alelacele evlenirler, rasgele çocuk yaparlar. Başka insanlara ancak kahvelerde, evlenme ve cenaze törenlerinde, rastlarlar. Zaman zaman anafora kapılıp, başlarına gelenin ne olduğunu bilmeden çırpınıp dururlar. Çevrelerinde olup biten her şey onlarsız başlar, onlarsız biter. Karanlık, uzun biçimler, uzaktan gelen olaylar, şöyle bir hazla dokunuverir onlara, ama ne olup bittiğini anlamak için baktıklarında hiç bir şey göremezler, her şey sona ermiştir zaten. Kırk yaşlarına geldiklerinde saplantılarına, inatlarına sıkı sıkıya yapışmışlardır ve bu saçmalıklarına tecrübe adı verirler, sonra da makine gibi dağıtmaya başlarlar onu’

Kitabı bitirdiğinizde ise etkisinden günlerce çıkmayacaksınız. Hayata dair algınız değişecek. Belki şaşırtıcı derecede güçlü bir yaşama sevinciyle dolacak, belki de tam tersi şekilde derin sorgulamalar yapacaksınız.

‘Boulibet sokağında kara bir nokta gibi görünen şu küçük adamcıklardan biri de ben olacağım. Bu tepenin üstünde, ne kadar uzak hissediyorum kendimi onlardan. Başka bir türdenmişim gibi geliyor bana. Bütün bir gün çalıştıktan sonra bürolardan çıkıyor, memnun bir tavırla evlere, alanlara bakıyor, bu kentin onların kenti olduğunu «güzel bir taşra kenti» olduğunu düşünüyorlar. Korkmuyorlar, kendi evlerinde duyuyorlar kendilerini. Musluklardan akan sudan, düğmeyi çevirdiklerinde ampullerinden fışkıran ışıktan, dayanaklarla tutturulmuş melez ağaçlardan başka bir şey görmezler. Günde belki yüz kez tanıtlarlar yaşantılarıyla; her şeyin mekanik oluştuğunu, dünyanın değişmeyen yasaların boyunduruğu altında olduğunu. Hiçliğe terkedilen bedenlerin hepsi de aynı hızla, aynı hızla düşerler, park her gün, kışın on altı’da, yazın on sekiz’de kapanır, kurşun 335 derecede erir, Belediye alanından son tramvay saat yirmi üçte kalkar.’

,

Comments

Leave a comment