Alamanya Alamanya Bizden Aptalını Bulaman Ya

‘Alamanya Almanya Bizden Aptalını Bulaman Ya’.

Aziz Nesin’in gezi notlarından derlenen, Aziz Nesin vakfı tarafından yayınlanan kitap adı. Burada kitabı anlatmayı düşünmüyorum. Fakat şunu söyleyebilirim; Almanya’ya gelmek isteyen, Almanya’da yaşayan, Almanya’ya karşı önyargıları olan ya da Almanya’ya anlamsız hayranlık besleyen herkesin okumasını tavsiye ederim. Böylece Almanya ile beklentileriniz, oradaysanız yaşadığınız olumsuzluklar çok daha mantıklı bir zemine oturacak, aynı zamanda ‘Alamancı’ psikolojisini de az çok anlayacaksınız. Daha da ilginci 1961 yılındaki ilk göçten itibaren artan Alman-Türk ilişkilerinde nelerin değiştiğini, nelerin aynı kaldığına şahit olacaksınız.

Ben ise bu kitaptan yola çıkarak, hem okuduklarımı, hem gördüklerimi, hem duyduklarımı, hem de 7 yıldır Almanya’da yaşadıklarımı göz önüne alarak genel bir yazı yazacağım. Belki ileride kendi tecrübelerimi de, yazarım.

Türkiye’deki herkes gibi ‘Alamancı’ dediğimiz, Almanyalı Türkler’e karşı önyargılıydım. Halen daha eğitim ve davranış açısından bazı önyargılarım olsa da, Almanya’ya yerleştiğimden beri onları da daha iyi anlamaya başladım.

Onca yıl nasıl dil öğrenmezler, böyle bir eğitim sisteminde nasıl eğitimsiz kalabilirler, Avrupa’nın göbeğinde nasıl olur da, medeniyetten bu kadar uzak kalırlar gibi birçok düşünce geçiyordu kafamdan. Halbuki bu onların suçu değildi.

diegaste.de

Almanya’ya ilk gelen Türk işçiler hayvan pazarındaymış gibi dişlerine bakılarak, çırılçıplak soyulup vücutlarının her noktası kontrol edilerek, prostatları dahi test edilerek alınmışlardı. Ve bunlar özel muayenehanede olmuyordu. Gruplar halinde oluyordu.

Türklerin, hayran oldukları Almanya’nın gerçek yüzüyle ilk tanışması da buydu. O dönem çektikleri tek şey de bu değildi.

Para karşılığı Alman erkeklere satılan Türk kadınları, onları satan Türk pezevenkler, yine para için eşcinsel ilişkiye giren gençler… İş yerinde tacize ve tecavüze uğrayanlar, kalınan yurtları basan Almanlar, tüm bunlara sessiz kalmak zorunda olan kadınlar, çocuklar, gençler…Almanların yaklaşmaya bile tenezül etmeyeceği ağır işlere zorlanan Türk işçiler.

Örnek vermek gerekirse; milletin pisliğini temizleme, her gün madenin içinde toz, toprak soluma; insanın zor dayanabileceği sıcaklıktaki kazan dairelerinde işçilik, beden pes edene kadar çalışma ve fazlası… Tüm bunlar halen daha oluyor. En zor işlerde yabancı görmek gayet olası. Bu durum sadece Almanya’nın doğusunda, eskinin Doğu Almanya’sında böyle değil, çünkü yeterince yabancı yok. Son mülteci göçüyle ise yavaş yavaş aynı yöne evriliyor. Fakat Doğu Almanya’daki başka bir olay da, bu bölge insanının cahil ve eğitimsiz denilerek, Almanya’nın geri kalanı tarafından ikinci sınıf vatandaş olarak görülmesi. Yine de en ağır işlere tahammül etmiyorlar. Yabancı varsa, ağır ve güvensiz işlerdeki öncelik onların.

https://m.bianet.org/bianet/goc/202145-almanya-ya-isci-gocunun-57-yili

1960’lara dönersek, normalde Türklere günahını vermeyecek Almanlar için ise Türkler aykırı, entegrasyona direnen bir topluluk. Fakat işe gelince, anında adapte olan, yılmadan çalışan, en zor işlere bile gözü kapalı dalan insanlar. Entegrasyon da önemli değil, nasılsa dönecekler. Türklerin kendilerini yıpratmak ve ömürlerinden eksiltmek uğruna bu kadar çalışmasının sebebi de aynı. Nasılsa dönülecek. Ne kadar çalışırsan o kadar kazanırsın. Memlekette de o kadar rahat edersin.

Tüm bunlar yetmiyormuş gibi bir de günlük yaşantılarında aşağılananlar, ırkçılığa uğrayanlar, hakları için savaşmak zorunda kalanlar. Entegrasyon ise hikaye. Cem Karaca’nın dediği gibi Allah’ı unut, alkol iç ve Alman toplumuna az da olsa entegre ol. Yani entegrasyon konusunda sosyal bir baskı var. Dinleri, dilleri, hayat tarzları farklı olan Türkler, Almanlaşmadıkça entegre olamayacaklar. Basit bir fizik kuralıdır. Etkiye tepki… Türkler de, bu baskıya karşı daha çok kendi kabuklarına çekilerek tepki gösteriyor ve direniyorlar. Hatta o kadar direniyorlar ki, Türkiye’deki Türkler gelişirken, onlar geldikleri zamanda kalıyor ve kendi özlerinden de uzaklaşıyorlar.

Kimi Türkler de, fırsatı kadın satarak, arkadaşlarını dolandırarak, uyuşturucu satarak değerlendirmiş. Onların entegrasyonu, sistem içinde ezilmeden, para kazanacak yollara yönelmek olmu. Nasıl olsa biraz okuma yazman varsa, okuma yazma bilmeyeni kandırmak kolay.

Bir de bu okumuşların normal işler yapanları var. En büyük Alman hayranı da onlar. Onlara göre Almanlar tertemiz, dürüst, mükemmel insanlar. Almanya, mükemmel kelimesinin anlam bulduğu yer. Bu insanlar Almanya’ya toz kondurmamışlar ve propaganda aracı olarak kullanılmışlar.

Nasıl mı? Basında bunların röportajları, başarıları, nasıl entegre oldukları anlatılmış.(Özellikle, misafir işçilerin misafir olmadığı anlaşıldıktan sonra).Onlar da büyük bir gururla, Almanya’da hayatın ne kadar güzel ve rahat olduğunu anlatmışlar. İşçilerin yaşadıkları ise arka planda kalmış. Belki de hiç dile getirilmemiş. Bir kısmı da, dile getirilmek istenmemiş çünkü namus meselesi. Çıkıp da, bana bunları yaptılar diyip anlatamazsın ya! Gülü seven dikenine katlanacak.

(Birazdan bahsedeceğim ama bugün aynı durum devam ediyor. DW’nin en son doktorlarla ilgisi videosunda da, durum aynıydı. Güzel Almanya, yaşasın Almanya konulu bir doktor videosu. Avrupa solcunun, gerçeklerden uzak propaganda videosu. Onlara söyleyebileceğim tek şey, birkaç video da, Almanya’nın doğusundan çekin. )

O dönem bu sebeple bir sürü suç işlenmiş. Namus yüzünden birbirini öldüren Türkler, Almanları öldürenler, kavgalar daha neler neler. Hapishaneler, namusunu korumak isteyen Türklerle dolmuş. Çoktan giden namusunu korumaya çalışan, içine attıklarını şiddetle çıkaran Türkler…

Özellikle Türklerin gitmeyeceği anlaşıldıkça ırkçılık artmış, Türkler ve Almanlar arasındaki kavgalar ve olaylar da tırmanmış. En kalabalık yabancı grup Türkler olduğu için, diğer yabancıları korumak da onlara düşmüş. O yüzden yabancı düşmanlığı denilince, Türk düşmanlığı anlamak doğal.

Kemal Sunal filmlerini hatırlarsınız. Köyden kente inen Anadolu insanı, İstanbul’da dumura uğrar. Her şey farklıdır. Yaşam, insanlar… Orada bir sürü zorluklar yaşar. Küçümsenir. Devamında ise hayatını kurmaya başlar, para da kazanırsa o da küçümsemeye başlar, yeni gelen köylülerini sömürür, ezer, onları hor görür.

Şimdi Türkiye’de şehir bile görmeden Almanya’ya gidenleri düşünün. Dil de dahil her şey farklı. Sadece küçümsenmiyorsunuz, aynı zamanda aşağılanıyorsunuz çünkü tarihte yan yana olduğumuz Almanlar size ikinci hatta üçüncü sınıf vatandaş olarak bakıyor.

Bir de sürekli çalışmak zorunda olduğunuzu düşünün. Kazandığınız parayla hem orada yaşayıp, hem de Türkiye’deki ailenize destek olacaksınız. Onları da yanınıza getirme hayalleri kuracaksınız. Diğer yandan da bu yepyeni dünyanın kafanızı karıştırdığını.

Evinizde yasak, günah, ayıp olan her şeyin burada serbest olduğunu. İnsan ilişkilerinin bile farklı olduğunu, hayatınıza anlam veren ve anlam katan her şeyin burada farklı olduğunu, inandıklarınızın bile bir çoğunun yanlış ya da bambaşka olduğunu düşünün. Sizinki de hayat mı? Almanlar gülüp, eğleniyor, tabuları yok, sınırları yok. Hayatınızı yaşamadığınızı düşünmez misiniz? İster istemez özenip, denemeye yeltenmez misiniz?

Nasıl bir ikilem olduğunu hayal edebiliyor musunuz? Yaşam tarzı, cinsellik, hedefler, aile yapısı, inanç, bakış açısı… Her açıdan ikilemlerle dolu bir hayat.

https://www.viator.com/tours/Hamburg/Guided-walking-Tour-through-the-red-light-District-of-Hamburg-Reeperbahn/d777-37635P14

Kolay bir şey değil. Sonuçta robot değil insanız.

Yazar Max Frisch’in meşhur sözü:

“Biz işçi getirdik, gelenler insan çıktı.”

Bunu çok taraflı düşünebiliriz. Sadece Almanların gözünden değil, kendi açımızdan yani ‘Almancılara’ bakış açımızdan da düşünebiliriz. Hatta aynısını mülteciler için, sığınmacılar için, iltica edenler için de düşünebiliriz. Hepsi birer insan ve sorunlarıyla, katkılarıyla, zararlarıyla birlikte geliyorlar.

Ne misafir işçileri çağıran Almanya, ne de döviz madeni bulan Türkiye, süreci bu şekilde görmüyordu. Geçici bir anlaşma, geçici bir göç. Bugün baktığınızda ise o kadar sürecin ardından Türkler, hayatın her kademesine katılmış. Onlara Türkiye’nin döviz deposu olarak bakmak, parasıyla hava atan tipler olarak bakmak haksızlık olur. Kulağa kolay gelse de, oldukça zor başarılar aslında. Alman öğretmenlerin Türklere bakışı, Türkler okuyamaz mesela. Ortaokul sonrasında liseye yönlendirme yapılırken, Türkler genelde meslek okullarına yönlendirilmiş. Dersleri iyi bile olsa, üniversite kapılarını açacak Gymnasium denen liseler yerine meslek okullarına göndermek istemişler. Buna karşı çıkan ve direnen aileler, çocuklarını okutmayı başarırken; karşı çıkmayanların çocukları ise aileleri gibi işçi olmaya devam etmişler. Bugün baktığımızda o direnen ailelerin başarılı çocuklarını her alanda görüyoruz. Tiyatro, sinema, iş dünyası, politika her alanda artık Türkler var. Hatta artık Türk bir bakan bile var.

Bu bir yandan büyük bir değişim ve yeni bir dönem. Öte yandan da, başarılı bir modern sömürgecilik.

Bir yanda artık Almanya’ya yerleşmiş bir nüfus. Hepsinin Türkiye’de akrabaları var. Bu Türkler, her alana dağılmışlar ve ayak işlerinden de vazgeçmemişler. Biraz eğitimi olan ya da biraz daha girişken olanlar iş açmış Çalışanı ise Türkiye’den getiriyor. Kendine göre kar ediyor, Almanya’nın kurallarının etrafından dönüyor. Bir bakıma sınırsız işçi tedariği, hem de bu sefer gerçekten geçici. Yetmeyen yerde de; Afrikalı, Ortadoğulu göçmenlerle düzen sürdürülüyor.

Türkiye’ye baktığınızda en çok Alman firmasına rastlıyorsunuz. Hem Türkiye’nin her alanda yaptığı çalışmalardan payını alıyorlar, hem de kendi çalışma sistemine alıştırıyorlar. En iyiler ise Almanya’ya geliyor. Çünkü Almanya’ya göçmek mühendisinden, CEO’suna kadar hepsi için ödül.


İkinci Dünya Savaşıyla ilgili yapılan yorumlarda Ruslar ve Naziler hep canavar olarak hatırlanırken, Amerikalılar kahraman olarak hatırlanıyor. Bu sadece Hollywood filmlerinde değil, gerçek hayatta da öyle. Almanya’da, Polonya’da, Çek Cumhuriyetinde konuştuğum yaşlılar da, gördüğüm müzeler de aynı şekilde anlatıyor. Ruslar, işgal ettikleri yerdeki kadınlara tecavüz ediyor, onlarla zorla birlikte oluyor, karşı koyanı ise yaralıyor, öldürüyor ya da yakınlarına zarar vererek büyük bir travma yaratıyor. Avrupa’yı Nazilerden ve Ruslardan kurtaran Amerikalılar ise, insanların hayatlarını kurtarıyor, hediyelerle geliyor ve kadınlar Amerikalı askerlerle birlikte olmak için sıraya giriyor.

https://coffeeordie.com/little-americas-germany-wwii/

Almanya, Türkiye ilişkisi de aynı. Almanya’nın bizi sömürmek için güç kullanmaya ihtiyacı yok. Kendi rızamızla bunu yapıyoruz. Daha iyi bir hayat ilüzyonuna ister istemez katılıyoruz. Gözümüzdeki tertemiz, mükemmel Almanya imajı bizi büyülüyor.

Çünkü bilim Almanya’da yapılmalı, mühendislik Almanların işi, doktorluk Almanya’da bir başka, eğlence şahane… Almanların dediği gibi ‘Deutschland über alles’..


Avrupa Birliği her ne kadar hümanist bir örgütlenme gibi gözükse de, adı üstünde Avrupa Birliği. Bugün halen Avrupalıların tamamen gerçekle alakasız, kendilerini dünyanın merkezi gösterdikleri politik haritayı kullanıyoruz. (bkz. Politik Görsel Dizayn)

Doğal olarak üçüncü dünya ülkelerinden gelen iltica, sığınma isteğinin insanlığın ötesinde bir amacı daha var. Avrupalıların, yüksek standardını korumak. Bugün birçok Avrupa ülkesi, özellikle gelişmiş ülkelerde yaş ortalaması yüksek. Çünkü insanlar artık çocuk yapmak istemiyor. Ömür uzayıp, hayat kalitesi arttıkça; çocuk yapmak yerine hayatı yaşamak istiyorlar. Böyle bir sistemi sürdürebilmek için de, en zorlu ve sefil işleri birisine yıkmak gerekiyor.

Tam da bu sebepten, mülteci sorunu çözülemiyor. Çünkü ortadaki sorun, varlık sorunu. Mülteci diyince aklımıza sadece Suriyeliler ve Afganlar gelse de, herkesin görmezden geldiği Afrikalı gerçeği var. Her gün Akdeniz’de onlarca insan boğuluyor, yüzlerce insan Avrupa’ya gelmeye çalışıyor, çalışırken ölüyor ya da kurtarılıyor. Batı Avrupa’da haber değeri bile taşımayan bu yük, daha çok İtalya ve İspanya’nın sırtına biniyor. Avrupa’ya kendini atanlar ise Batı Avrupa ülkelerinde çalışıyor. Win-Win. Yani iki taraf da kazanıyor. Batı Avrupa’da sistemi işletiyor, mülteci ise hayatını sürdürebiliyor. ‘Refugees Welcome’ diyerek de, günah çıkarılıyor.

Konu aslında oldukça karmaşık ve uzun. Bunu anlatma sebebim, Batı Avrupa ülkelerinde gördüğüm kutuplaşma. Batı Avrupa diyorum çünkü Orta ve Doğu Avrupa’da durum biraz daha farklı. Yine üstten bir bakış ve ırkçılık olsa da, hayat şartları ve karşılıklı anlayış açısından bazı şeyler daha kolay.

Gördüğüm kutuplaşma şu: İster okumuş, ister okumamış olsun insanlar kendi milletlerine sarılmaya eğilimli. Her ne kadar yabancılara hoşgeldin diyen, açık görüşlü insanlar olsa da, bir çoğu kendini bir sınıf üste görüyor olacak ki, yabancılarla iletişimleri arkadaşlığa dönüşmüyor çoğunlukla. O nedenle ırkçıları daha dürüst ve anlaşılır buluyorum.

En başta dil ayrımı oluyor. Dil aşılırsa, din ayrımı. Hayat tarzı ayrımı. Üniversiteler de bile etkinlikler yapılırken, yabancılara yönelik yapılıyor. Uluslararası bir etkinlik gerçekten uluslararası olmuyor. Kültürlerarası iletişim genelde yabancıların arasındaki iletişim olarak kalıyor. Buna bir sürü örnek verilebilir.

Mülteci ve sığınmacılara yönelik, Afrika’ya yönelik, dünya sorunlarına yönelik etkinliklerde de durum aynı. Üstten bir el uzanıyor ve yardım ediyor. Diğerleri ise altta yardım alıyor. Genelde üstteki, alttakiyle empati kuramıyor. Onların gerçeklerinden uzak. Aynı seviyedeymiş gibi hissetse de, yaptıklarının ve sunumlarının bir üstünlük kabullenmesi olduğunun farkında değiller.

Biraz önce Deutsche Welle (DW) videosu örneğinden bahsetmiştim. Orada da aynı şey var. Güzel Almanya, süper Almanya konuşu videoda, bir doktor çıkıyor ve Almanya’da çalışma koşullarının rahatlığını anlatıyor. Bu doktor, Türkiye’deki koşullardan dolayı Almanya’ya gelen bir doktor değil bu arada. Kendi tercihi olarak gelmiş ve istediği zaman gelebilecek bir doktor. Örneğin, onun yerine durumu olmayan ve kendi çabalarıyla doktor olan, daha sonra umduğunu bulamayıp, kendini Almanya’ya atan ve Anadoludaki çalışma şartlarıyla, Almanya’dakileri kıyaslayan bir doktor olsa, video çok daha etkilieyici ve samimi olurdu. Fakat söylediğim gibi Avrupa solu, son derece basit propaganda yapıyor ve olayın özünü anlamaktan, empati yapmaktan uzak. Türkiye ve Ortadoğu’da biraz zaman geçirseler, sol namına bir şeyleri kalmayacak belki de. Konuşurken bile biraz kışkırtınca, mülteciler hoşgeldinden; buraya uyum sağlamayacaksa gitsinler konumuna gelenlere şahit oldum. Özellikle entegrasyon konusundaki tartışmalarda da, bir üstünlük söz konusu. Entegrasyon ve asimilasyon arasındaki ince çizgiyi çoğu anlamıyor.

https://www.politische-bildung-brandenburg.de/ausstellungen/brandenburg-willkommen/karikaturen-zu-flucht-und-integration

Konuyu fazla dağıttım. Toparlamak gerekirse, Her sene 100binlerce insan Almanya’ya gitmek için başvuru da bulunuyor. Almanya ise her sene göçü kolaylaştırıyor. Almanya’ya başvuran ülkelerin ve gelen yabancıların başını Türkiye çekiyor.

Mühendisler, doktorlar, beyaz yakalılar kendi istekleriyle Almanya’ya göçüyor ve ortalama bir maaş ile mutlu oluyorlar. Her sene binlerce öğrenci Almanya’ya eğitim amacıyla geliyor. Bu da yetmiyor, sosyal medyada Alman güzellemeleri, Türkiye-Almanya kıyaslamaları ile gönüllü olarak Alman propagandası yapıyorlar. Çoğu Almanya-Türkiye kıyasının, elmayla armut kıyasından daha da anlamsız olduğunun farkında değil.


Yine bir örnek tweeter’dan. Almanya gelen doktorlardan birisi, Almanya’da herkesin güler yüzlü olduğundan, her sabah günaydın, iyi akşamlar dediğinden, hep saygılı davrandıklarından bahsetmiş. Bu doğru. Almanlar günaydın demeyi sever. Dedikten sonra da, Aziz Nesin’nin de gözlemlediği gibi o gülen suratın yerini ifadesiz bir surat alır. Çoğu şeyleri zorlamadır. Bunu negatif olarak söylemiyorum ama öyledir. O kadar güler yüzlü insanlarla, arkadaş olmaya gelince epey uğraşmanız gerekir. Çünkü onlar için arkadaş çocukluktan, evden ya da okuldandır. Arkadaşlarının arkadaşıdır. Bizim gibi merhaba diyince arkadaş olmazsınız. Hoş biz hemen arkadaş oluyoruz da, ne oluyor? Birbirimizi tanımaya başlayınca kavgalar da başlıyor. Almanlar ise zor arkadaş olsa da, sağlam arkadaş olurlar. Arkadaşlık problemini ve sosyal dışlamayı sadece yabancılar değil, şehir değiştiren, yeni ortama giren Almanlar da hissediyor. Hatta bununla ilgili filmleri de var. Bu arada bizde de aynı. Bir Suriyeli’nin Türk ortamına girip, arkadaş edinmesi için baya uğraşması gerekiyor. Biz kendi içimizde kolay arkadaşlık kuruyoruz. Dışarıya kapalıyız.


https://www.cadtm.org/Imperialism-and-Dependency-Similarities-and-Differences-with-the-Marini-era

Güzel bir sistem değil mi? Türkler, Almanlar yaşasın diye yaşıyor desek yeridir.

İşin sosyal tarafında ise entegrasyon sorununa rastlıyoruz. En okumuşu, açık görüşlüsü ise entegrasyon sorunu yaşıyor. Çünkü kafasındaki Alman idealini, hayranlığı yerle bir etmek istemiyor. Yalnız hissediyorlar ama yine de vazgeçmiyorlar. En kötü tüm tatillerini Türkiye’de geçiriyorlar. Hem memleket özlemi, hem de içlerinde kalan lüks özlemini gideriyorlar. Çünkü döviz kazanıyorlar.

Almanya’ya büyük ideallerle gelip, Türkiye’ye dönen çok insana rastladım. Ya da Türkiye özlemi çeken, dönmek isteyen ama buradaki standardını bozmayı göze alamayan, başka bir ülkeye gitmeye cesaret edemeyen yeni nesil Almancılar. Kalife göçmenler. Başka ülkeye gitmeye korkmaları da, Almanya’ya gelme sebepleriyle aynı. Tanıdıkları var, Türk fazla, kimse konfor alanını terk etmek istemiyor. Sırf Almanya’da yaşadıkları için kendilerini açık görüşlü ve uluslarararası görseler de, aslında işleri dışında hiçbir uluslararası iletişime girmeyen asosyaller. (Yukarıdaki örnekte de bahsettiğim gibi, aslında dışarıya kapalı bir toplumuz.) O nedenle de, Almanya acısıyla, tatlısıyla yaşayabilecekleri tek yer.

Özetle Almanya’nın gönüllü sömürgesi gibiyiz. Yine de alan memnun satan memnun.

,

Comments

Leave a comment