Group of people, including men dressed as historical figures, discussing land rights near a stone building with signs reading Tierra y Libertad and Redes de Solidaridad

Kötülük ve Köylülük

Farklı milletlerden yeteri kadar köylüyle bir araya gelip, beraber çalıştıktan sonra, bu köylüleri neden acımasızca eleştirmeyeyim ki, diye düşünerek bu yazıyı yazmaya koyuldum. 

Aslında çıkış noktam, iş arasında yürüyüş yaptığım ormanda asılı tabelaydı. Memleketimizde rüzgar paneli istemiyoruz yazıyordu. Köylüleri toplayıp, siz bir de HES’i görün diyecektim olmadı. Zilyon tane derdiniz var mı, rüzgar paneli ne yaptı size diye de soramadım.

Macaristan’ın Eurovision’dan çekilmesini ‘çok eşcinsel’ olarka çıklamasından sonra, bu da sürpriz değil. Herkesin inandığı favori komplosu var. Fabrikadaki işçilerden bir tanesi de, fısıldayarak ‘elektrikli arabalar nüfusu azaltıyor’ diyordu. 

Bizim köylülerin avantajı teknolojiye hızlı uyum sağlamak olabilir. Reis ne derse o. Reis de, millet ne derse tersini yapıyor. Yeteri kadar eleştirilirse, o işin ehli benim diye anında döşüyor her ülkeyi. 

Neyse biz köylülüğe dönelim. Milletin efendisi olan üreten, çalışan köylülere değil, bir zihniyet olarak kullandığımız köylülere. Yani köyden kente göçemeyenlere, rahmetli İlber Ortaylı’nın tabiriyle kasabalılara ya da 20.yüzyıldan 21.yüzyıla geçemeyenlere. 19’dan 20’ye geçemeyenlerin torunlarına yani. 

Kapalı topluluk ahlakı, dar aidiyet, dışarıdan ve yenilikten korkma, farklı olana şüpheyle yaklaşma, otoriteye teslim olma ve kendi küçük dünyasını bütün hakikatin yerine koyma hali köylülük. 

Dolayısıyla köylülük dediğimiz şey sadece kırsalda değil, şehirlerde, televziyonda, mahallede, ailede, şirkette, devlette, sosyal medyada, ulusta yani her yerde. Son yıllarda algoritmalar da sağolsun, dünya genelinde yeni trend bu köylülük. Nasıl mı?

Kendi grubunu herkesin önüne koyarak, kendi hakikatini en önemli kabul ederek, bizden-ondan diye bölünerek, suçlayarak, ispiyonlayarak, akrabalık, mahalle, inanç, parti, millet ve cemaat sadakatıyla ahlak ölçerek. 

Marx ve Engels’in işçiler birleşin, köylüler siz biraz bekleyin deme sebebi de bu. Kırsal hayatın aptallığı ifadesi, tıpkı Aziz Nesin’in halka aptal demesi gibi, insanı küçümsemek için değil, kapalı ve parçalanmış ilkel yaşamın ürettiği dar ufku anlatmak için kullanılan bir tabir olarak düşünülebilir. Marx’ın derdi, insanın üretimle ilişkisini kendi dar çevresinde kavrayamamasıydı. 

Böyüüüh bi görün yaaa

Kendi dünyasına hapsolan köylü için dünya kendi çevresi. Ahlak anlayışı kendi mahallesindeki ahlak. Düzen olarak gördüğü şey kendi çıkarı, sağduyusu aslında kendi korkuları ve olgunluğu ise kendi sessizliği. Böyle düşününce aslında mega şehirlerde de, ne kadar köylü olduğunu görebilirsiniz. Ya da sadece twitter’a bakarak. 

Bugün ırkçılıktan, şiddete bir çok örnekte köylülük izini görmek mümkün. Bunun nedeni bahsettiğimiz ahlak anlayışı ya da ahlak daralması. Çünkü ahlak dediğimiz şey doğuştan gelen bir şey değil. Bebeklerin birbirini ahlaksızlıkla suçladığını görmedim. 

Genelde, ahlak daha çok çevre ve çevre beklentileriyle şekilleniyor. ‘bu insana haksızlık yapılıyor mu?’ sorusu zaman içinde, sorulmuyor çünkü suçlanacak birileri lazım. Vicdan ve etik duruş arada dürtse de, ‘bizimkiler ne derler’ baskısı ağır basıyor. Sonrasında ise ‘bunu söylersem başıma ne gelir’, ‘el alem ne der, yanlış anlar mı?’, ‘beni ve yakınlarım dışlanır mı?’ derken. Ortak bir sükunet de buluşulur. Politik versiyonu ise ‘devlet diyorsa vardır bir sebebi’. 

Şiddetin ilk tohumu aslında bu pasif davranış. Vicdanın sustuğu, çevrenin baskın geldiği an. 

Küçük yerlerde baskı daha da, görünür oluyor. Herkes herkesi tanıyor. Kimin kiminle konuştuğu, kimin kime selam verdiği, kimin hangi konuda sustuğu bilinir. Sanırım evrensel köylü davranışlarının en başında bu dedikodu geliyor. 

Böyle yerlerde farklı düşünmek sadece fikir ayrılığı değil, aynı zaman da sosyal bir risk. Dışlanma, hayatın zorlaşması, aile baskısı ve dedikodu. Bunun sonucunda kişi kötülüğü desteklediği için değil, yalnızlıktan korktuğu için susar. Bu suskunluk, zamanla alışkanlığa döner. 

Örnek:

Silivri soğuktur. 

Bir haksızlık ilk yaşandığında rahatsız eder, zamanla daha az sarsar, alışılır. Tekrar ettiği zaman hayatın parçası olur. İnsan zihni böyle. Bir sesi sürekli duyduğunda artık onu duymaz, kokuyu almaz. Aynı şekilde toplumlar haksızlığa alışabiliyor. 

Diktatörlerin, köylüleri bu kadar destekleme, oradan güç alma sebebi de bu. Kötülüğü, en hızlı kabullenecek kitle köylüler. 

Zulmün normalleşmesi de böyle bir şey. Önce çirkin algılanan şey, zamanla şakaya dönüşüyor. İlk hukuksuzluk öfke yaratır ama kabullendirilirse de, ülkenin gerçeği oluverir. 

Önceki yazıda verdiğim referansı burada da vereceğim. ‘Kötülüğün Sıradanlığı’. Arendt’in gözlemi, büyük kötülüklerin şeytani tutkularla değil, düşüncesizlikle, görev diliyle ve gerçeklikten koğuşla olduğu. Zaten dikkat ederseniz, kötü karakterlerin hepsinin yaptığı aynı. İnsanını, gerçeklikten koparma. 

Bkz: Eski sarı lacivertli kulüp başkanı, turuncu suratlı sarı pipi, neden yahu, sarı saçlı demir adam ve Dart Vader

Ona göre düşünmeden hareket eden, kendisini yalnızca bir işlev olarak gören insan, korkunç sonuçların parçası olabilir. Öyle görmeyenin de, kendi sonu korkunç olabilir. En iyisi sessizlik mi? hayır. 

Adolf Eichmann, Nazi Almanyasında ve yahudilerin toplama ve imha kamplarına gönderilmesinde merkezi rol oynamış bir SS subayıydı. 1961’de Kudüs’teki yargılanmasında ‘ben sadece görevimi yaptım’ demişti. 

Arendtö Kudüs’teki bu davayı takip ettiğinde şeytani bir dahi ya da ideolojik bir fanatikten çok klişelerle konuşan, kendi eylemlerinin sonuçlarını gerçekten düşünemeyen bir bürokrat görmüştü. Yani ahlaki çevresine göre şekillendiren, etikten uzak, yasal olduğu için önüne geleni doğru kabul eden bir adam. En tehlikelisi de, bu. Arendt bu nedenle, Nazi şiddetini, küçük dünyaların ahlaksızlığıyla ilişkilendirmişti. 

Köylülük aslında, düşüncesizliğin toplumsallaşması. İnsan kendi başına düşünmek yerine gruba uymayı tercih ediyor. Herkesin nefret duyduğu bir şeye, nefret duymak dolayısıyla sağduyu gibi gözüküyor. Günümüz dünyasına yansıması, aynı. ‘Vatan, millet sevgisi’. 

Nietzsche’nin ‘sürü ahlakı’ dediği şey de bu. İnsanın kendi değerini yaratmak yerine, kalabalığın güvenli değerlerine sığınması. Bu sadece köylülükle ilişkili değil elbette. Mağara adamını hayatta tutan da, benzer bir şey. (Bkz. Platon- Mağara Alegorisi’) 

Böyle bir ahlak, kendini tek bir gerçek ahlak gibi sunuyor. ‘Biz böyleyiz’, ‘doğru olan budur’, ‘ahlak budur’. 

Çoğu zaman bu, cesur bir ahlak değil, korkunun ahlakı. Farklı olandan korkar, yalnız düşünmekten korkar, bireysel sorumluluktan korkar. Böyle düşününce, Türkiye’de asırlardır bir şey değişmediğini sadece hakim olan sürünün değiştiğini görmek mümkün.

Nietzsche’nin sürü hayvanı ahlakı eleştirisi, kapalı toplulukların kendilerini ahlakın sahibi zannederken, nasıl düşünsel bir kıtlık yaşadıklarını gösteriyor. 

Şiddete dönelim. Kaçınılmaz sona. Şiddetin ön hazırlığı çoğu zaman dilde başlar. Bu değişimi, alıştığımız kelimeleri bugün her toplumda görmek mümkün. İsimler, yüzler, hikayeler önemsizleştiğinde, etiketler devreye giriyor. ‘Bunlar’, ‘onlar’ devamında ‘hainler’, ‘ahlaksızlar’, devamında ‘teröristler’, ‘dış güçler’. 

Bu değişim, insanı önce dilden dışarı çıkarıp, onlara yapılanları daha az rahatsız edici hale getiriyor. Nazi, Almanya’sında Yahudilere yapılanlar da, tam olarak böyle bir sürecin devamı. 

Rene Girard’ın ‘günah keçisi teorisi’ni duydunuz mu? 

Ben de yeni duydum. Kapalı toplumların, kendi iç gerilimlerini çözmek için hedef seçmesini anlatıyor. Ekonomik sıkıntı, statü kaybı, korku, ahlaki panik ya da siyasal kriz doğrudan çözülemediğinde, toplum kendini rahatlatacak bir kurban arıyor. Yani suçun atılacağı bir figür. Böylece şiddet de, rastgele görünmez. Daha çok ‘toplumu temizleme’, ‘düzeni koruma’, ‘ahlakı savunma’ gibi cümlelerle anlamlandırılır. Tıpkı bugün tüm dünyanın derdini, mültecilerin yüklenmesi gibi. Ya da dünyadaki ekolojik değişimin, ekonomik değişimin getirdiği hayat kalitesi düşüşünün, komplolarla desteklenmesi gibi. 

Bu nedenle köylülükte, şiddet çoğu zaman akılsız bir patlama değil, topluluğun korkusunu kolektif olarak üstünden atması denilebilir. 

Nazi Almanya’sının köylerinde, kasabalarında ve sıradan polis birliklerinde görülen ahlaki çöküş bunun örneklerinden. Kötülüklerin çoğu ideolojik fanatiklerden çok, sıradan insanlardan geliyordu. Yağmalar, saldırılar…

Nazi zamanını araştıran tarihçilerden Browning, Ordinary Man(sıradan adam) çalışmasında tıpkı Arendth gibi kitlesel kötülüğün sıradan insanlardan geldiğini anlatıyor. Rezerv Polis Taburu 101’i araştırdığında, bunların seçkin SS katilleri değil, orta yaşlı, işçi sınıfı ya da alt-orta sınıftan gelen sıradan Almanlar olduğunu ortaya koyuyor. Bu bana arkadaşımın dayısıyla ilgili anlattığı hikayeyi hatırlatıyor. Kendisi Suriye’li. Amcası yıllardır Almanya’da doktorluk yapmış. Antalya’da da yazlığı varmış. Emekli olunca tamamen Antalya’ya yerleşmiş. 2015’teki göçten sonra evinde huzur bırakmamışlar, iki kere eve taşlı saldırı olmuş. Kim diye araştırdığında, yıllardır beraber yaşadığı, selamlaştığı mahalle sakinleri olduğunu görmüş. 

Korkunç değil mi? İnsan kendini normal hissederken, vahşetin parçası olabilir kolaylıkla. 

Başka bir örnek de, Miligram itaat deneyleri. En popüler deneyler bunlar sanırım. Sıradan insanların, otorite karşısında ahlaki rahatsızlığa rağmen itaatkar olabileceklerini ortaya koyuyor. Asch’in uyum deneyleri ise insanın açıkça gördüğü bir gerçeği bile grup baskısı altında inkar edebildiğini gösteriyor. Otorite ve kalabalık birleştiğinde, vicdan da tatile çıkıyor. 

Birbirinden iğrenç hikayeler duyma sebebimiz de bu. Kapalı toplumlar, Müge Anlı’ya iş çıkarıyor. 

Bütünü görememe, şiddetin önemli bir parçası. Herkes aslında küçük bir parça görüyor ve o parçanın masumiyetine inanıyor. Biri, birilerinin dışlandığını görür, birinin dükkanın zorla kapatıldığını, birinin çocukların okulda aşağılandığını, birinin tüm mallarına el koyulduğunu, birinin apar topar kodese atıldığını görür ama ses çıkarmaz. Kendince sebepler bulur ve gerisini düşünmez ya da işine geldiği kadarıyla ilgilenir. Çünkü bütünü görmek sorumluluk istiyor. 

İnsan parçayı görüp, ‘benim işim değil’ diyebilir. Onlarca değişen yasa, haksız yere içeri atılan insanların durumu da aynı. Bütünün içinde küçük parçalar. Herbiri, toplumun küçük bir parçası için haklı sebeplerle o durumda. 

Kimdi hatırlamıyorum ama Holocoust araştırmacılarından birisii modern vahşetin yalnızca ilkel nefretle değil, iş bölümüyle, bürokrasiyle, teknik akıl ve mesafeyle işlediğini söylüyordu. Şiddet modern kurumların içinde parçalanıp, listelere, dosyalara, emirlere bölünüyor. Kimi taşıyor, kimi izliyor, kimi de onaylıyor. Sonuç ise, insanların yakıldığı fırınlar, yerinden edilen insanlar, dümdüz eden şehirler. asırlardır aynı. 

Köylülük her zaman bilgisizlik demek değil. Bilinçli bir dar görüşlülük de olabilir. Çünkü bütünü görüp, tepki göstermek aynı zamanda kendi suskunluğun ile de yüzleşmek anlamına geliyor. Bu ağır bir durum. Dolayısıyla, insan hakikatı inkar etmek yerine, onu bölmeyi ve küçük parçaları açıklamayı seçebilir. 

Sadece bir karar, sadece bir yasa değişikliği, sadece bir söylenti, sadece güvenlik önlemi, sadece bir istisna, sadece bu kişilere özgü. 

Zulüm de, bu sadecelerin toplamı. 

Foucoult, iktidarı sadece tepeden inen kaba bir güç olarak değil, bakışlarda, kurumlarda, dilde, okulda, ailede, hastanede, karakolda, iş yerinde, medyada, gündelik alışkanlıklarda işleyen bir yapı olarak anlatıyor. Küçük yerlerde bu iktidar daha çıplak çünkü herkes birbirini gözetler. Dolayısıyla insan hem devletin, hem de mahallenin bakışına göre kendini düzenler. Böylece dış baskıya da gerek kalmaz. Kendi kendini sansürleme başlar, kendi kendini frenleme ve kendi işine bakma.

Yani kişiler, kendi kendilerinin gardiyanı olmaya başlar. Muhtarlar, bekçiler, çevrimiçi ispiyon sistemleri boşuna değil. 

Freud, kitle psikolojisinde, topluluk içinde bireyin benliğinin zayıfladığını ve kişinin liderle, grupla ya da ortak sembollerle özdeşleştiğini anlatıyor. (Çıkarın rakıları, marş okuyacağız).

Böylece bireyin kendi sorumluluğu azalır ve duygusal bulaşma artar. Normalde tek başına yapamayacağı şeyi, kalabalık içinde yapar. Yani kalabalık insana hem güç hem de masumiyet duygusu veriyor. 

Bu yüzden, linç dediğimiz şey aslında kendini haklı görme, gürültüyle haklılığını daha çok gösterme çabası. 

Köylülükte başka bir tehlike de, dedikodunun ahlakın yerine geçmesi. Kapalı toplumlarda, bilgi araştırmayla değil, söylentiyle yayılır. Dolayısıyla gerçek önemini kaybeder ve hikayelere inanılır. Dedikodudan daha ucuz bir yargılama metodu var mı bilmiyorum. Kanıta gerek yok, muhakemeye gerek yok, sorumluluk yok. Ne kadar tekrar edersen, o kadar doğru. 

Bugün teknoloji sayesinde, bu kapalı topluluklar, aynı şeyi konuşan milyonlara dönüştü. O yüzden, doğru bilginin de, hiçbir önemi kalmadı. Twitter’ı olan kazanır. 

İleri gidiyoruz derken, daha mı köylüleştik?

Evet. Tüm sosyal medya, bu köylülüğün üzerine kurulu. Tek farkı, buna kendini gösterme, her anını paylaşma ve hayatı yaşamak yerine biriktirme alışkanlığı eklendi. Bu da aslında köylülük. Toplumsal gerilik. 

Sosyal medyada, insanlar hızlıca gruplara ayrılıp, linci tüm dünyaya yayabiliyor. Dışlama, dedikodu, etiketleme ve toplu öfke bu işin yakıtı. Modern insan köyden çıktığını zannetse de, aslında köyü cebe getirdi demek daha doğru. Artık herkes herkesin meydanında, herkes birbirini izliyor ve yargılıyor. Herkes bir gruba ait olmaya çalışıyor ve diğer gruba fırsatı bulduğunda saldırıyor. Daha da ilginci, burada yer almayınca, değişik sayılman, marjinal olman ya da yok hükmünde olmak. Yani köy davranışının aynısı. Sesini çıkaran dışlanıyor, dışlanmamak için aynı oyuna ortak oluyor. 

Bu nedenle köylülük modernliğin zıttı değil, modernliğin içinde yeni biçimler alarak yaşamak olarak tanımlanabilir. Devrim yapanın, köylüyü eğitme çabası bu yüzden. Köylülerin milletin efendisi olması da. Ama gel gör ki, Che Guavara’yı da, köylüler ele vermişti. 

Çok sevdiğim düşünürlerden (adama doğru ünvanı bulamadım) Fromm, insanın özgürlükten korkabileceğini anlatıyor. Kendi başına düşünmek, karar vermek, sorumluluk almak ağır gelebilir diyor. bunu başarınca Buddha falan oluyorsun demiyor. Bu durumda güçlü bir lidere, katı bir düzene, net bir düşmana ve basit açıklamalara sığınıldığını söylüyor. Köylülük de çoğu zaman özgür bir birey değil, daha çok aidiyet isteyen bir şey. Soru sormak yerine teslim olmak, karmaşık hakikat yerine kolay düşmana, vicdam yerine itaate etmek. 

Benzer örnekler her yerde var. Mesela şirketlerde, kendi konumunu korumak, ‘aman huzurumuz bozulmasın Ali Rıza Bey’ diye sistematik dışlanmaya, yanlışlara, cinsiyetçiliğe, mobbinge ses çıkarmayabiliyor insanlar. Ya da okullarda, veliyle uğraşmamak için hedef gösterilen ve dışlanan, aşağılanan çocuklara yapılanlar geçiştirilebiliyor. 

Mahallede farklı tercihleri ve yaşam tarzı olan bir genç hedef olabiliyor. Açıklaması da, ‘buraya uyum sağlamıyorsa gitsin’ oluyor. Ya da devlet farklı grupları hedef olarak gösterebiliyor. 

Tüm bunları düşününce, şiddetin tanımı da değişiyor. Yalnız bırakmak, gülmek, susmak, ‘hak etmiştir’ demek de, aslında sistematik şiddetin bir parçası. 

Köylülüğün vahşeti, insanı kendi küçük güvenli alanına kapatması aslında. İnsan yalnızca kendi ailesini, kendi mahallesini, kendi inancını, kendi grubunu, kendi çıkarını düşünmeye başlıyor. Başta doğal bir refleks olsa da, bu ortak ahlakın çöküşünün başladığı yer. Ortak ahlak çökünce de, hukuk zayıflıyor. Hukuk yavaşladığında da, haksızlıklar normalleşiyor. ‘Herkes yapıyor, ben niye yapmıyorum’ düşüncesi normalleşiyor. (Bkz. imar affı ve niceleri). hukuk bittiğinde ise, güçlü olanın sözü mutlak gerçekliğe dönüşüyor. Böylece toplumda fiili bir düzen oluşuyor ve kurallar kağıt üzerinde kalıyor. Gerçek hayat ise, güç ilişkilerinin belirlediği bir etkinliğe dönüşüyor. Yani herkes suça ortak oluyor. Tıpkı, üçüncü sayfalarda gördüğümüz aile içi tecavüz hikayeleri, tüm köylülerin buna tepkisiz kalması gibi ve iğrençliğin yıllarca saklanması gibi.

Bu düzen içinde, insanlar düzensizliği kabullenmeye ve düzenin bir parçası olarak görmeye başlarlar. İşte bu gerçekleştiğinde, polis şiddetini ‘güvenlik’, linci ‘halk tepkisi’, sansürü ‘milli hassasiyet’, kadına baskıyı ‘aile yapısı, azınlığa saldırıyı ‘toplumun değerleri’, muhalife baskıyı ‘devlet bekası’, işçiye ve emekliye baskıyı da ‘ekonomik zorunluluk’ açıklayabiliriz. Köylerdeki gibi, küçük parçalar, toplumsal kabulleniş ve basit açıklamalar. 

Çünkü köylülük, belirsizliği ve karmaşayı benimsemez. Hayat basit olmalı. Bir şey yanlışsa, suçlu belli olmalı. Zaten herkes birbirini tanıyor. Düşman belli olsun ki, kim bizden kim değil ortaya çıksın. Bizden olmayanı da, gelip geçerken gözümüzü dikip kaçırırız nasılsa. Yabancı, azınlık, kadın, muhalif, gençler, şehirliler, göçmenler, gavurlar hepsi aslında köylü için stres topu gibi. 

Bu yüzden köylülük, cehalet değil, kendi grubunun yalanlarına teslim olmak olarak da görülebilir. Zihinsel daralma olarak tanımlanabilir. Bunu bir de medyayla, haberle, politikayla desteklersen, otoriter bir rejim için daha iyisi hayal edilemez heralde. 

Oysa ahlak tam tersine ‘bizden olmayana’ davranışı test etmek olmalı. Gerçi omurgasız bir davranış olarak düşünüyorum. Duruş olan etik daha çok. 

İnsanın kendinden olanı koruması, kızması ya da susması en kolay davranış. Zor olan, gerçekten duyguları bir kenara bırakıp, duruş sergileyebilmek. Köylülükte ise bu tam tersi. Evrensel değil. 

O nedenle, köylülük aslında bölünmüşlüğün temeli ve kötülüğün hazırlandığı nokta. İş fiili şiddete dönüştüğünde ise, zaten iş işten geçmiş oluyor. Vahşeti patlatan toplum, kendine ancak seyirci oluyor. Yani bu düzenin sessiz parçaları ve yakıtı. 

Yani aslında köylüler neden vahşileşti, köylülüğün doğası ne sorusundan çok, köylülüğü ve onun getirdiği ön plana çıkaran toplumsal koşulları ortaya dökmek ve çözmek gelişmişliğe götürecek formül. 

Toplumsal koşullar sağlandığında, insan kendini iyi, düzenli, ahlaklı, namuslu, vatansever ve görevine tutkun biri olarak görse bile vahşetin parçası olabilir. Bu gizli kötülükle baş etmek sanırım, saf kötüyle baş etmekten daha zor. 

Nazi Almanya’sında, bugün herkesin taraf olduğu savaşlarda da, olan aslında bu. İnsanların, vicdanı topluluğa teslim etmesi. Çünkü vahşet insanların eseri değil, normal kalmak uğruna yapılan küçük ahlaki terk edişlerin toplamı. 

Not: Vahşet ve köylülük kelimelerinin bu kadar iç içe olmasının bir sebebi de, köy yaşamı. İnsanın doğaya uzaklaşması kadar, doğadaki serbestliği de problem. Modern toplumlarda, aynı serbestlik mümkün değil. Kafese kapatılan bir aslan gibi. Düşünsel köylülük, fiziksel köylülüğe göre çok daha vahşi ve saldırgan.

,

Comments

2 responses to “Kötülük ve Köylülük”

  1. kittyfamous5f9fb32d95 Avatar
    kittyfamous5f9fb32d95

    Yazı çok güzel. Tüm değerlendirmeler sana mı ait. Yoksa mevcut yazı üzerindeki kaynak dışında başka esin kaynağı var mı?

    Like

    1. schwarzgoat Avatar

      Yazıdaki kaynaklar dışındakiler kendi fikirlerim.

      Like

Leave a comment