Filler ulaşım,taşımacılık, inşaat ve savaş için kullanıldı yıllarca. Halen daha benzer sebeplerle kullanılıyor. Bunların dışında, eğlence için sirklerde ya da hayvanat bahçelerinde de kullanıldı.
Sizce gönüllü müydü?
Elbette hayır. Filleri kullanışlı yapmanın yolu, onları gençken zincire vurmaktan geçiyor. Bacakları bağlanıyor ve haftalarca tutsak ediliyorlar. İlk başlarda direniyor hayvan. Zinciri kırmak ve kaçmak istiyor. Çığlıklar atıyor, sağa sola koşturmaya çalışıyor ama nafile. Kaçmanın bedeli, işkence ve ceza.
Aradan haftalar geçiyor, zincirin yerini ipler alıyor. Bağlı olma hissi ve yaşadığı acı nedeniyle, fil kaçmaya çalışmıyor. Hafızası, mantığın önüne geçiyor. Zaman içinde ip de ortadan kaldırılıyor, kafes de. Ama fil kaçmıyor. O hissi tamamen ortadan kaldırmış, yerine risk almayayım düşüncesi yerleşiyor. Acı çekme ihtimali gözünde büyüyor ve uysal bir fil oluyor.
Genç filin beyni tıpkı genç insan beyni gibi nöral olarak esnek ve güvenli hissetmek için can atıyor. Yaşadığı deneyimleri hemen genelliyor. Korkuyla beslenen beyin, en güvenli seçeneği en doğru seçenek olarak kabul ediyor.
İnsanlar için de, aynı durum geçerli değil mi? Bir önceki nesil için; düzenli iş sahibi olmak, sıcak evinin ve düzgün bir aile olması önemli. Çünkü hafızaları savaş ve çekişmeyle dolu. Onların çocukları için önemli olan şey, eğitim ve bilgi. Çünkü eğitim ve bilgi sosyal güvenlik demek. İş garantisi ve ortalama üstü statü demek. Şimdiler de, ise durum daha farklı.
Bunu politik olarak da düşünebilir. Tüm bu hafızanın yanında, ‘istikrarsızlık’ korkusu yüklenmedi mi insanlara? Özellikle soğuk savaş sonrası. Şimdi ‘istikrar yok’ yerine ‘istikrar ve düzen’ lazım diyen ülkelerin hepsinin başına birer diktatör geçti. Hem istikrar korkusunu kullandılar hem de ev sahibi olmak, mutfağımda yemek pişsin korkusunu. Zenginleşen dünyayı, istikrarın getirisi olarak yorumladılar. 20.yüzyıl korkuları yüzünden, özgürlüklerinden vazgeçtiler. Tıpkı filler gibi.
Ben ise, politikadan çok modern hayat tarafına odaklanacağım. Dünyaca ünlü komedyen Louie CK’yin meslek liseleriyle ilgili bir esprisi var. Hayallerin 5’e indirildiği yer diyor. Çocuklar, ‘hayatta istediğin her şey olabilirsin’ diye büyütülürken; meslek lisesinde sizin için bunu beşe indirdik diye espri yapıyor.
Bizler için de böyle değil mi? Hayatta istediğin her şeyi yapabilirsin, her türlü imkana olabilirsin ama aldığımız her eğitim, hayal gücümüzü ve isteklerimizi en az 50% indiriyor. Sonunda ise, mesleğin kalıyor. O da yetmiyor sertifikalarla, tecrübeyle bunu daha da indirip en son ‘uzman’ oluyoruz.
Bu işte bir gariplik yok mu?
Kimisi yok diyor. O zaman akla diğer soru geliyor. Çalıştığının karşılığını aldığını düşünüyor musun? Verdiğin kararlar milyon dolarlık farklar yaratabilirken, razı olduğun 2–3 bin gerçekten tatmin ediyor mu? Geceleri uykunu kaçıran stresin, kamburlaşan sırtın, ileride yapılacak onca sağlık harcamasının, aileyle, arkadaşlarla kaçırdığın anların karşılığını veriyor mu?
Bence daha da önemlisi, sana ait olan beynin; bu kadar kısıtlanması, hayallerin körelmesi, beynin esnekliğinin ölmesine değiyor mu?
Cevap hayır.
Bugün elimizde, önceki nesillerin hayal bile edemeyeceği imkanlar var. Daha uzun yaşıyoruz, daha güvenliyiz(her ne kadar son yıllarda, her taraf savaş olsa da), daha sağlıklıyız. Bilgiye anında ulaşıyoruz, dünyayla tek tuşla bağlantı kuruyoruz, en yalnız anımızda bile gidip dünyanın öbür ucuyla flörtleşebiliyoruz.
Hatta öyle bir noktaya geldik ki, makinalar birçok işi bizim yerimize yapabiliyor, bizim yerimize karar verebiliyor eskiden zor olan işleri saniyesinde bitirebiliyor.
Mantıken daha mutlu, daha istekli, daha umutlu olmamız lazım. Grip bir çelişki içindeyiz. Daha iyi bir hayatın içindeyiz ama onu yaşama isteğimiz daha düşük. Daha özgür görünsek de, daha sıkışmış durumdayız?
Normal şartlarda, daha az çalışmamız, daha az yorulmamız gerekirken; daha yoğun çalışıyoruz. Elimizdeki iş azalmıyor artıyor, beynimize giren çöp katlanıyor ve zihinsel yorgunluğumuz hiç olmadığı kadar artıyor.
Evrim
Binlerce yıllık evrimin tersine, modern hayat kaygı ve stres yaratıyor. Çünkü hayat çok hızlandı. Bu hıza ayak uydurmak zor.
Ayak uydurmak için; kahve içiyoruz, alarmlar kuruyoruz, hatırlatıcılar oluşturuyoruz. Derinliğin olmadığı yerde, pür dikkat olmak zorundayız. İçsel bir tükenmişlik doğal değil mi? Savaşımız, kendimizle. Doğamızla.
Tutsaklık
Genç bir fil gibi zincirlerle büyüdük. Aklıma Ferhan Şensoy’un anlatımı geliyor.
Paris’te dünyanın en önemli tiyatrocularının jüri olduğu seçmelere katılıp, tiyatroya seçilen Ferhan Şensoy, babasına mimarlığı bırakıp tiyatrocu olmak istediğini söylüyor. Babasının cevabı ise, ‘işine bak. Var mı ailemizde hiç böyle bir serseri’. Ferhan Şensoy düşünüyor. ‘Neden ailedeki ilk serseri ben olmayayım?
Tam olarak durum bu. Maslow’un primadinin temeliyle, ortası arasında çakılıp kalıyoruz. Korkularımız bizi ele geçiriyor. Çocukluktan itibaren, iyi bir meslek edinmemiz isteniyor. ‘Büyüyünce ne olacaksın?’.
Okulu bitir sonra bakarsın. Diplomanı al, sonra karar verirsin. Bir işe gir de, düşünürsün. Artık aile kurmanın vakti gelmedi mi? Şimdi çocuğun da olur. Çocuklar da, büyüdü. Emeklilik düşünüyor musun?
Sanırım ne yapacağıma bakarım, biraz boş gezenin boş kalfası olup, ona göre bir yol bulurum denilebilen tek zaman emeklilik. Çünkü bir sonraki aşamayı herkes biliyor. Sıfır.
Okulda da, durum aynı değil mi? Düzen dışına çıkan cezalandırılıyor. Sporda iyi olan çocuk, dersleri kötü diye cezalandırılıyor. Müzikte iyi olanın becerisi övülürken ama derslerine de çalışması gerekiyor dip notu düşülüyor. Kitap okunmalı deniliyor ama hangi kitaplar olacağı bile kısıtlı. Sonrasında da, sınavlar ve onlarca gereksiz bilgi. Halbuki sadece mantığı öğrenmek yeterli hayatta bir şeyler olabilmek için. Ama mantık hariç her bilgi yükleniyor. Sonra da, elbette eğitimden hiçbir şey hatırlamıyorum deniliyor.
Şimdi daha da kötü. Ver tableti geç. Saçma sapan milli duygularla kafa şişir, şekerle besle, bir de evde ana akım televizyon izleniyorsa, vay haline.
Düşününce mantıksız değil tüm bunlar. Ortada bir sistem var ve sistem işlemeli. Birileri müdür, birileri mühendis, birileri işçi olacak. Bana garip gelen özgürlüğün azalması. Dağdaki çobana, antik çağ filozoflarına, para derdi olmayan miras yiyenlere özenmiyorum desem yalan olur. Kimi zaman şirketteki işçilere de özeniyorum mesela. Eve gidiyorlar, biralarını içiyorlar ve başka bir şey düşünmüyorlar. Düşünen de, çok daha özgür düşünüyor.
Mevcut teknolojiyle, benim beklentim daha az çalışmak olurdu. 3 gün mesela. Ya da 3.5 gün. Üretim modellerinin değişmesi olurdu. Daha az insan gücü, daha az sömürü, daha adil bir yaşam. En azından temel ihtiyaçların, korku malzemesi olmaktan çıkmış olması. Gerisi ise kişisel emeğin getirisi. Hırs insanın doğasında var. Herkes eşit olamıyor. En azından emek harcayan, hırsının karşılığını alırken; diğerleri akşam ne yiyeceğim diye düşünmeyebilirdi.
Artık zincirlerimiz yok. Tıpkı filler gibi, kafeslerimizden çıktık, zincirlerimiz kesildi ama takvimler var. Kırbaç yok ama bildirimler var. Efendi yok ama beklentiler var.
Temel korkulardan kurtulup, özgür olamıyorsun. Yine gelişmiş ülkelerde, az çok işsizlik destekleri, gelir desteği var. Çoğu yerde bu da yok ya da yetersiz. O nedenle aynı düzen dönüp duruyor. Çalışırsan, sahip olursun. Sahip olursan, tüketmelisin. Ve her daim ulaşılabilir olmak zorundasın.
Kendi zindanımız.
‘Sevdiğin işi yap’ yalanıyla büyüyüp, işin sevilen bir şey olmayacağını anlamış olmak kadar kalp kırıcı bir şey yoktur heralde. Teknoloji, tüm dünyaya yetecek kadar kaynak yaratabilirken, kira, fatura düşünmek zorundayız.
Seçim yaptığımız için özgür olduğumuzu düşünüyoruz ama seçimlerimizin çoğu zorunlu.
Belki de, kölelerden tek farkımız, şiddete maruz kalmamamız. Gerçi bu da tartışılır. Şiddet sadece fiziksel olmak zorunda değil.
Tutsaklık diyorum o yüzden. Daha çok tutsağız. İsyan da etmiyoruz çünkü isyan etmenin bedelini bebeklikten itibaren öğrendik. Arada cesur davrananlar ise ya terörist oluyor ya anarşist. Tıpkı askerde kurşun sıkmak istemeyen asker gibi, doğal olanı istemek hastalık olarak algılanıyor.
Sonuç olarak içimiz hızla boşalırken, ‘neden isteksizim?’ diye sorup, en sonunda sorunun kaynağının kendimiz olduğunu düşünüyoruz. Sistemin başarısı da, bu sanırım.
Yorgunluk
Konfor bir zamanlar, ulaşılması gereken bir hedefti. Şimdi ise büyük bir tuzak. Çünkü konforun bedeli, kendinle çelişmek, değerlerinden uzaklaşmak ve değerlerinle çelişen her şeyi kabullenmek.
Tuzak çünkü, her şey diğer yandan, kolay, hızlı ve zahmetsiz. Yani anlamsız. Her ihtiyacın olana anında ulaştığında, işin ardındaki zahmeti de görmüyorsun. Arzu zayıflıyor, empati de.
Veganlıkla ilgili benzer bir örnek veriyordum. Vicdanı ve etik değerleri olan her birey vegan olmalı. Bunun olması için de, insanların hayvan nasıl paket ürün haline geliyor, her aşamasını bizzat yaşaması lazım. Eminim ki, herbir bireyi, en az bir kere hayvan çiftliklerine götürseniz, et tüketimi büyük oranda azalır.
Benzer şey emek için de, geçerli. Kimse çocuğunun 10 yaşında endüstride çalışmasının istemez. Kirin, pasın içinde 10 yaşında hayatının yarısını tüketmesini, ileride acı çekerek ölümü beklemesini istemez. Ama en sevdiğimiz kotu alırken yaşanan bu. Modayı takip etmek için onlarca sipariş vermenin bedeli bu.
Geçen İstanbul sokaklarında gezerken, kağıt toplayıcı çocuğa denk geldim. 14 yaşından büyük değildir. Eğer büyükse, hikaye daha da üzücü bence. Çocuk sola dönecekti, ben de kaldırımda yürüyordum. Yanımdaki çöpe yönelmiş, ben farkedemedim. Az kalsın çarpışıyorduk. Pardon abi dedi ve bana yol verdi. Uzunca düşündüm. Pardonluk bir durum yok. Asıl benim pardon demem lazım. Benim yol vermem lazım. Ben işin garipliğini düşünürken, o yaşta çocuğun sırtındaki arabayla, o yokuşu çıkması ve bunun herkes tarafından doğal olarak kabul görmesi beni daha da düşündürdü. Böyle bir dünya işte.
Böyle bir dünyada, anlamı kaybediyoruz. Neden yaşadığımızı unutuyoruz.
Depresif olmamız da yanlış değil. Birisi dünyada onlarca insan ölüyor, iş yüzünden mi dertleniyorsun dediğinde de, bu safsataya sinirleniyorum. Çünkü o ölen insanlar da, çalışmak zorunda kalan çocuklar da, tam olarak bizim dertlendiğimiz, depresifleştiğimiz ve isyan edemediğimiz ya da etmeye korktuğumuz dünyanın bedelini ödüyorlar.
Konfor tuzağı, bizi yoruyor. Zorunlu tercihlerle yaşamak, kendinle çatışmak yorucu.
Özgürlük
Özgürlük sınırsız seçenek değil elbette ama kendince yaptığın anlamlı bir seçim.
Bugün kaybettiğimiz şey, seçimlerin anlamı. Bizi bunaltan şeyi seçimlerin, yüzeyselliği.
Bugün çok seçeneğimiz var ama çoğu yüzeysel. Seçiyoruz ama bağlanamıyoruz. Başlıyoruz ama sürdüremiyoruz. Bu da isteksizlik olarak geri dönüyor. Bu tembellik değil. Tembellik olsa, yine daha anlamlı olurdu. Dünyadaki birçok icat ve gelişmenin sebebi tembellik.
Hedonizm
Tutsaklık duygusundan kaçmanın bir yolu da bu aslında. Belki de bu yüzden sosyal medya bu kadar tuttu. Her şeyi yapabileceğin bir sosyal medya varken, sadece yazı yazabileceğin, sadece belli karakter doldurabileceğin, sadece fotoğraf paylaşabileceğin, sadece anlık fotoğraf atabileceğin sosyal medyalar türedi.
Belki de bu yüzden insanlar soyunup, para kazanmanın peşine düştü. Anlamsız mı? Tutsaklığı düşününce o kadar da değil. Mesela neden soyunup, fotoğrafını satmak; bedenini satmak ayıplanırken, şirketler için tüm hayatımızı satmak ayıp değil? Etik olarak ikisi de, çok farklı değil.
Neden uyuşturucu partileri ayıplanır mesela? O insanlar için bir kaçış da olabilir bu. Hayatını istedikleri gibi yaşamaları mı ayıp olan yoksa onların sağlığı mı kaygılandırıyor insanları? Yoksa onca derdin içinde okudukları haberlerdeki hayatlara özenmeleri mi rahatsız ediyor? Birisi ekmek bulamıyorken, diğer alemlerden aleme akıyor. Özendiriyor deniliyor. Sosyal medya fenomenleri, uyuşturucudan daha tehlikeli değil mi?
Peki alkol? Tutsaklıktan kaçış değil mi? Bir an olsun, tüm dert ve tasadan uzaklaşmak değil mi? Aynı sigara gibi. Alkol ayıp da, değil. Hiç alkol partisi yapmışlar, herkes alkol almış ve sabaha kadar eğlenmişler diye ayıplanan gördünüz mü?
Üzücü olan şey şu. Tutsaklığı ya kabul etmek zorundasın, ya da hedonist olup, umursamamak. Arası yok mu? Var. Ama yavru fil gibi, zihnimizde o kapıyı kapatalı yıllar oldu. Ben düşünsem, sen düşünmüyorsun. Sen düşünsen diğeri. Ara seçenek sanki hiç yok gibi. Ya anarşistsin, ya da iyi vatandaş. Ya bizdensin ya ondan.
Hayat
Sorun bizde değil, kurduğumuz hayatta. Bize öğretilen hayatta. Denk geldiğimi, teknoloji dönüşümünün getirdiği hayatta.
Bizim neslin en büyük çıkmazı da, bu. Herkes işinden ve hayatından mutsuz. Kimisi bunu kabullenmiş ve kendini kandırdığını bile bile en azından dışarıya öyle gözükmeyeyim diye çabalıyor, kimisi ise boş vermiş.
Çabanın karşılığını ölçmek zor. Özellikle fiziksel güçle, zihinsel gücü kıyasladığında. Kimine göre ofiste saatlerce oturmak, toplantıdan toplantıya koşmak basit. Görünüşte, sürekli oturmak ve konuşmaktan ibaret. Gerçek ise öyle değil.
Yine de, isteksizlik duygusunu bence olumsuz bir duygu değil. Daha çok zorunlu seçimlerin içinde, bir fırsat.
Hepimizin isteği ise aynı. Daha iyi yaşamak, daha sağlıklı yaşamak. Peki daha iyi yaşamak ne demek? İşte çıkmaz nokta tam da bu.
Her gün arabayla işe gitmek, istediğin her şeye sahip olmak, terfiler almak, çok para kazanmak, övülmek, hep en iyisine sahip olmak mı daha iyi yaşamak; yoksa boşa harcamamak, harcadığın yakıtın çevreye bedelini düşünmek, ona göre yaşamak, mümkün olduğunca tüketimden uzak durmak, moda olan şeylere kapılmamak, gösterişten uzak durmak mı iyi ve sağlıklı yaşamak? Aklıma yine insan öldürmek istemeyen, asker çelişkisi geliyor.
Bireysel değerlerimle çelişen günlük yaşantımda, bulduğum tek çözüm yolu hayatı yavaşlatmak. Offline olmak, telefonla konuşmaktan kaçınmak, zihnime aldığım uyarıcıları mümkün olduğunca azaltmak, yavaş işlere odaklanmak. Özgür olmasa da, gerçek hissettiriyor en azından.


Leave a comment