Riga’ya ikinci gidişimdi. İlk seferki gibi güneş değil, gri bulutlar karşıladı.
Bu geziyi, bulunduğum yerden biraz uzaklaşayım diye planlamıştım. Bizi karşılayan, bulutlar ve soğuk Sovyet mimarisini görünce, acaba yanlış mı yaptım diye düşündüm. Buraya gelmek bir hata mıydı?
Halbuki, arkadaş bir hafta önce Riga’ya uygun bilet var, gidelim mi dediğinde; kafamdaki Riga daha renkli ve hareketliydi.

İlk hissim soğukluk oldu. Gri binalar, uzun gölgeler ve hiç açmayan güneş. Şehir içine vardığımızda ise binalar biraz renklenmişti ama sokakta insan yoktu. Saat 10 civarı ve hafta içi. Herkes işinde gücünde olsa gerek. Şehir içinden otele doğru yürürken, sağdan soldan gelen kahve kokusunu çektikçe, şehir sanki yumuşamaya başladı ve güzel anılarımla birleşti.
Belli ki, sıcak günlerin aksine, hayat içeride yaşanıyor Riga’da. Dışarısı ne kadar iç karartırıcı ise, iç mekanlar gerek tasarımlarla, gerek insanların neşesiyle tam tersi. Melankoliyle renk, geçmişle yaratıcılık, sessizlikle müzik bir arada. Tıpkı bir barda oturan iki yabancı gibi birbirlerine alışmış ama halen içinde bir merak var.
İç mekanların bu kadar kendine özgü ve renkli olduğu çok yer görmedim. Daha önce Sevilla’daki kafelerden ve barlardan çok etkilenmiştim. Riga ise ikincisi oldu. Bir yanda kuzey sadeliği, diğer yanda modernizmin ve geçmişin güzel harmonisi. Farklı olmak için özel bir çaba göstermemişler. Ya da alternatif olacağız diye. Her yeri saran, hipster konseptinden de, sıyrılmayı başarıp, kendi özgün tatlarını yakalamışlar. O griliğin içinde estetik ve sanatlarıyla fark yaratmışlar.

Önceki gittiğimde orada olmayan yeni bir yapı vardı. Nehrin kenarında yükselen Letonya Ulusal Kütüphanesi. Camdan bir dağ gibi, ana köprünün yanında, şehrin silüetine ortak olmuş, sembolleşmeyi başarmış. Işık kulesi diyorlarmış halk arasında. İçeri girdiğinizde sanki zaman yavaşlıyor ve dünyanın tüm dertlerinden, sorunlarından, havanın soğukluğunundan uzaklaşıyorsunuz. Yine geçmişle geleceği bağlayan bir köprü gibi.
Kütüphanin mimarisi ayrı ilgimi çekmişti. En büyük, en geniş, en şu en bu demeden yapılmış ve şehrin sembolü olmuş. Bir kütüphanenin sembol olmasından daha iyi ne olabilir ki?

Mimarisi dışında içerideki sunum, anlatımlar ve ufak sergi de, hem tarih dersi verirken, hem de modern bir bakış açısıyla okumanın önemini vurguluyordu. Okuma istatistikleri, okumaya teşvik eden yazılar ve geçmişte yok edilen şehrin ve yakılan kitapların görüntüleri. Ayrıca bazı kitapların nasıl kurtarıldığı.
Kitaplar değişime ilham olur yazıyordu. Sizi güldürür, rahatlatır. Belki de, dünyanın en devrimci icadıdır, kitaplar diyordu. Gelecekte, eleştirel düşünebilen toplumların anahtarı kitaplar değil midir, onlara her zaman ihtiyaç duyacağız diyordu.
Anlatımı çok ilginç buldum. Mesela kitaplar bilgiyi, tamamlanmış hissini ve stabiliteyi temsil eder diyordu. Güzel modern örnekler vardı. Mesela online toplantıda arka planda kitap rafı olmasının nasıl bir etki yaratacağı gibi. Kitaplar, okumayanlar için bile büyük bir sembol diyordu mesela. Statü göstergesiydi, okuyan için ise en önemli hayatta kalma objesi. Bunu da, Letonya’nın savaş sırasında kitapları kurtarmak için verdiği mücadeleyle gösteriyordu ve kitapların ve kütüphanelerin savaş sırasında nasıl hedef olduklarıyla. Kitaplar kolektif hafızayı ve değerleri aktarır. Bir ulusu yok etmek istiyorsan, kitapları ve kütüphaneleri yok edersin diyordu. Ayakta kalmak için de, Letonya halkının kitapları nasıl su, hava gibi hayatta kalmak için en temel madde olarak gördüğünü, bugün özgürlüklerini de, buna borçlu oldukları yazıyordu.
Okumanın özgürlükle ilişkisini de, mükemmel anlatmışlardı.
Okumayı öğrenenleri haklarını elde etmeyi ve kullanma şansına daha fazla sahiptir. Okuma ve özgürlük, iç içedir ve ayrılamaz. Bu yol bir zamanlar köylüler ve kadınlar tarafından izlenmiştir. Her çocuk hala bireysel düzeyde bu yolculuğu yapmaktadır. Kütühaneler uzun zamanlar herkese açık yerler olsa da, gerçekler bundan biraz farklıdır. Bazen herkes o merdivenleri tırmanmaz. Peki yeni bir düşünce özgürlüğü düzeyini teşvik eden okuma gibi elit bir sporu nasıl sürdürebilir ve geliştirebiliriz? Aynı zamanda bu kadar yüksek tutulan çıtaya asla ulaşamayacak olanları ayrımcılığa maruz bırakmadan? Basılı kitabın kırılgan doğasını koruyarak, kütüphaneleri nasıl herkesin bilgi erişimine sunabiliriz?
Evet, Letonya için faşizme karşı en büyük cevaptı.
Kütüphanenin kapısı önünde de, ilginç bir heykel vardı. Rainis. Letonya’nın en büyük şairi, düşünürü ve özgürlük hayalperesti. Bu heykelde iki Rainis var. Biri küçük, biri büyük. Biri geçmiş, biri olgunluk. Okudukça büyürsün diyordu adeta.

Şehri genel havası da böyleydi. Savaşlardan, işgallerden, sessizlikten, karanlıktan geçmiş ama kendini kaybetmemiş. Sovyet melankolisinin içinde, müzik, tasarım ve sanat. Letonyalıların evlerini bilmiyorum ama mekanların bir çoğunda güzel detaylar vardı. Kimisi çok aydınlık, kimisi loş ışıklı.. Kuzeyin sadeliği dediğim renk seçimleri, doğal ahşap yüzeyler ve birçok el yapımı detay. İnsanları da, öyleydi. Soğuk görünümün altında yatan sıcak yüzler.
Kafeye ya da restorana girdiğimde de, bu sıcaklığı hissettim. Yeme ve içmeyi seviyorlar. Bizim gibi masa başı muhabbetine bayılıyor gibiydiler.
Alternatif kültürün kalbi barlar da, ayna melankoli ve sıcaklığı beraber yaşıyor. Geceleri birçok etkinlik, konser ve sanat gösterileri mevcut. Gittiğimde fırsat bulamadım ama daha sonra araştırdığımda, birçok irili ufaklı sanat galerisi olduğunu da gördüm. Turistik yerler ise bildiğiniz gibi. ‘Old Town’, her şeyin fotoğrafını çeken turistler, akşamları ise sarhoş İngilizler. Bence şehri yaşamak için, şehrin turistik merkezinden uzak durmak en iyisi. (Her yerde olduğu gibi)

Tüm bunların yanında Riga isminin ardında önemli bir isim daha parlıyor. Mihails Tal. Riga’nın büyücüsü diyorlar ona. Dünyayı büyüleyen satranç ustası. Tal’ı daha önceden duysam da, üzerinde durduğum bir isim değildi. Agresif bir oyun tarzı olduğu söyleniyor. Mantığın içinde çılgınlık, kuralın içinde hayal gücü. Beklenmedik, sezgisel, melankolik ama zarif. Tıpkı Riga şehri gibi.
Şehrin bana verdiği duygu; direnme ve değişim. Karanlık ve umut.


Leave a comment