Alarm çaldı yine. Yarı rüya, yarı gerçek zannederek saate baktım. 8.30. Kalp atışım hızlandı, vücut ısım arttı. Yorganı açar açmaz, vücuduma nüfus eden soğuk önemli bir bilgiyi aklıma getirdi. Bugün pazar.
Pazar olmasına rağmen, beynim şartlanmış bir kere. Alarm demek, iş demek. İş demek, sabah sabah içeriği tamamen boş olmasına rağmen yaptığımız toplantılar demek. Verimliliği öldüren toplantılar. Proje yöneticisi olarak insanlara ne yapıyorsunuz diye sorduğum, bitiyor mu neden bitmiyor, nasıl yardım edebilirim dediğim toplantılar. Güya görevim bütçeyi ve zamanı yönetmek, iletişimi sağlamak ve proje önündeki engelleri aşmak. Böyle bir gücüm var mı? Var diyemem. Yok da diyemem. İç sesim ise, yine boş boş uğraşıyorsun diyor her gün. Birileri işi yapıyor, ben ise izleyip, kolonist ama öldürmeyen bir havayla(hoşgörü de diyebiliriz) yarına yetişmemiz lazım diye dikte ediyorum. Neden? Çünkü benzer şekilde bana da bir şeyler dikte ediliyor. Projeden para kazanmalıyız.
Benim en büyük avantajım mühendislik okumuş olmam ve elektroniğin atom seviyesinden son kullanıcı seviyesine kadar her katmanında az da olsa tecrübeye ve bilgiye sahip olmam. Bu nedenle, yarın bu iş bitecek demiyorum. Çünkü bitmeyeceğini biliyorum. Benim sorularımın ve önerilerimin ne kadar içi boş olduğunun da farkındayım. Belki de bu yüzden, takımın saygınlığını kazanmam çok zor olmadı. Bir tiyatrodaymış gibi rolümü oynuyorum.
Her gün kalktığımda, bunu neden yapıyoruz diye düşünüyorum. Neden alarmlara mahkumuz, neden birilerine çobanlık yapmak durumundayım, neden kalkıp işe geliyoruz, neden üretmek zorundayız, neden siparişler geliyor, neden çözüm üretiyoruz? Neden bu kadar çok şirket var?
Cevap para için. Para ne için? Yaşamak için. Peki bu kadar gelişmesek yaşayamayacak mıydık? Yüzlerce yıl yaşadılar. Bugün ihtiyaç duyduğumuzu zannettiğimiz hiçbir şeye sahip olmadan hem de. Bazen antik dönem filozoflarına, artistlerine ve bilim insanlarına özeniyorum. Gözlem, gözleme dayalı sonuç çıkarma ve hobi vari çalışmaları. Yaratıcılık için ellerinde her şey var.
Bizler ise, sistemin işleyişi için özel olarak eğitilmiş kişileriz. Tıpkı bir vida gibi. Bir şeyleri yerine tutturmaktan başka hiçbir görevimiz yok. Sadece bu iş için, eğitildik. Bu iş için geri kalan gürültüye katlanıyoruz. Katlanma diyorum çünkü gün içinde aldığımız bir çok bilgi boş. Belki de%99’u. Sadece beynimizi meşgul ediyor, sistemin akışını sağlıyor, doğadan kopukluğumuzu unutturuyor ve enerjimizi sömürüyor. Sonunda beynin kaynakları tükeniyor ve yorgun argın günü bitiriyoruz. Herhangi yaratıcı aktiviteye, beynimizi kullanabileceğimiz hiçbir şeye yer kalmıyor.

Boş zamanlarımızı doğal olarak, düşük işlem gücü gerektiren aktivitelere veriyoruz. İnstagramda, youtubeda, netfilxte ve benzeri sitelerde takılmak, boş boş gülmek, politik gelişmeleri takip edip sıfır bilgi ve sıfır düşünceyle yorumlarda bulunmak gibi. Kimisi de, bu boşluğun içinde bir anlam arıyor. büyük resim peşinde koşuyor. Sonra da kafayı yiyor. Bu biraz, elektrikli bisiklet motoru ile tır hareket ettirmeye çalışmaya benziyor. Ya da düşük işlemci ile, yüksek performanslı oyun oynamaya çalışırken bilgisayarın ısınması ve yanması gibi. Devreler aşırı yüklenme sebebiyle yanıyor.
Ya da tersine ana akım olan her şeye kapılıp, beynimizi yormayacak şeylerle hayatımızı harcıyoruz. Kozmetik, dış görünüş, hollywood filmleri gibi tamamen beyinden yoksun aktivitelerle zaman gelip geçiyor.
Paraya olan ihtiyaç, para için çalışmak konusu kafamı fazla meşgul ediyor. Kimi zaman o kadar da paraya ihtiyacım yok ki diye düşünüyorum. O zaman neden bu stresi çekiyorum? Neden istediğim bir şeyle meşgul olmuyorum? Neden enerjimi sömüren bu işi yapıyorum?
Tüm bu düşünceler biriktikçe, dünyanın değişen politik durumunun da etkisiyle acaba insanları bireysel olarak değil ama kolektif olarak ne memnun ediyor diye düşünmeye başladım. Geçenlerde hobi olarak veri analizi yaparken de, ilginç bir sonuca ulaştım. Görünün o ki, mutluluk parayla ölçülüyor. İnsanlar, herkesin yaptığını yapmakla, birbirine benzemeye çalışmakla, beyinlerini kullanmamakla gayet memnunlar.

Elbette bu veri, kesinlikle böyledir demiyor. Birçok farklı değişken de, işin içine girebilir ama biraz da yazmış olmak için bu veriyi paylaşmak istedim. Yoksa korelasyon haritasına bakıp, anında çıkarım yapmak ve genellemek; veri biliminin yapılmaması gerekenler listesinde başı çekiyor. Bundan sonraki yorumlarım, her ne kadar yukarıdaki korelasyon haritası baz alınarak yapılsa da, sadece bu verilerle ilgili değil.
Yukarıdaki haritada ‘Life ladder; yani mutluluk indeksiyle en yüksek korelasyonlara baknca dikkati çeken kişi başına düşen gayri safi yurtiçi hasıla (GDP per capita, ben GDP diyeceğim), sosyal yardım, hayat beklentisi. Hayat beklentisi ise yine GDP ve sosyal yardımla artıyor.
Cömertlik(generosity) ise, yüksek korelasyonlara sahip değil ama az da olsa özgürlükle artıyor. Ya da tam tersi. Özgürlüğün ise, mutluluğa etkisi maddi şeylerden çok daha az.
Bu aslında birçok şeyi açıklıyor. Diktatörlük ya da otokratik ülkelerde, insanlar hakları gasp edilmesine rağmen neden ses çıkarmıyorlar diye sorup duruyoruz. Cevap ise ‘bana ne, cebim doluyorsa gerisi önemli değil’. Bu size tanıdık geldi mi?
Başarılı bir sistem, havadan yardımdan ve doyurduğun insanlardan geçiyor. Bir ilginç şey de yolsuzluğa tepkisizlik. Yolsuzluk en çok, özgür düşünen insanları etkiliyor. Bir de genel mutluluğu. Muhtemelen, yolsuzluk arttıkça insanların kendilerine güveni de azalıyor. Adalete olan güvenle, mutluluğun ve buna bağlı olarak cömertliğin değişimini de görmek isterdim.
Cömertliğe bir parantez daha açmak istiyorum. Bir yandan hem dini hem de geleneksel olarak paylaşmanın önemi dünyanın her yerinde vurgulanırken, sosyal yardım mutluluk üzerine bu kadar etkiliyken, cömertliğin yani paylaşımın, dayanışmanın bu kadar önemsiz olması gerçekten şaşırtıcı.
Bu tip verileri görünce, hem yalnız hissediyorum hem de umutsuzlaşıyorum. Çünkü bence insanlar özgür oldukça, daha mutlu olabilirler. Mutlu oldukça ve özgür oldukça, daha anlayışlı ve yaratıcı da olabilirler. Aslında veri bunu tersini söylemiyor. Ancak veri şunu söylüyor. mutluluk daha çok ekonomik. Sistem tam bunun üzerine kurulu. Mutluluğu parayla ölçüyoruz. Ancak çalışmadan gelen herhangi bir destek de, fazlasıyla kabul görüyor. Bunun için de özgür olmaya gerek yok. Herkes halinden memnun. Sistemin işleyişi, bireylerin özgürlüğünden çok daha önemli. Doğ-Büyü-Oku-Çalış- Aile kur-Öl döngüsü kimseyi rahatsız etmiyor.
Doğal olarak politik seçimlerimiz ve demokrasi de bunun üzerine kurulu. Havadan yardım geliyorsa, nereden, nasıl geldiği önemsiz. Kesinlikle seçilme şansını artırıyor. Cebe para girdiği sürece, gerisini düşünmeye gerek yok. Yolsuzluk ise cebe giren para kesilirse problem.
Böyle bir sistemde, her sabah alarmla vücudun dengesini bozarak kalkmak, stres ve paniğe rağmen aynı şeyi devam ettirmek ve buna şükretmek fazlasıyla normal gözüküyor. Daha da normal olan şey özgürlüğün, istenilen bir şey olmaması. Çünkü özgürlük demek, sorgulamak demek. Sorgulamak ise bireysel bazda, somut bir çıktıya erişene kadar mutluluk getirmiyor. Toplumsal olarak da, düzenin bozulmaması, iyileştirilmeye çalışılmasından daha iyi.

Özetle, farklı düşünmek, farklı olmaya çalışmak huzursuzluktan başka bir şey getirmiyor. Anlam arayışı ile artan farkındalık, günlük sorgulamalar yerine; beynin kaynaklarını kullanmadan yaşamak, bedeni auto-pilot moduna almak çok daha kolay ve mutluluk verici gözüküyor çünkü bizlerden beklenen tüm bu tiyatrodaki oynamamız gereken rol de bu. Üzücü ama gerçek.

Leave a comment