Şu Kibirli Türkler

Bu aralar 1. ve 2.Dünya Savaşı ile ilgili filmlere sardım. Aralarında, mükemmel savaş karşıtı filmler var. Savaşın neden kötü olduğunu, hayata nasıl yansıdığını, bireysel olarak anlamını inanılmaz güzel anlatıyorlar. Benzer kitaplar da var. Mesela Louis Bartas’ın Polio isimli kitabı. Benzer şekilde filmi de olan, Erich Maria Remarque kitabı Batı Cephesinde Yeni Bir şey yok.

Bence Orwell’in Katalunya’ya selamlar kitabı da, savaş karşıtı sayılabilir her ne kadar savaşın absürdlüğünün yanında, gerekliliğinden de bahsetse de. Yine benzer olarak önerebileceğim Generation Kill dizisi var mesela. Eskiyi değil ama Körfez Savaşını anlatıyor. Hollywood’un kahramanlık hikayelerinin aksine askerlerin psikolojisi işin odağında.

Yazının konusuna girmeden önce bir de, önermek istediğim Youtube’daki ‘The Great War’ kanalı var. 5 sezonluk bir video serisi çekmişler. 1.Dünya savaşını hafta hafta anlatıyorlar. Savaşın, bizim etrafımızda dönemediğini anlamak ve kıtadaki diğer olayların nasıl birbirini tetiklediğini algılamak için eşsis bir kaynak.

https://www.youtube.com/@TheGreatWar


Tüm bunları izlerken, okurken ve dinlerken aklıma bir şey takıldı. Savaşı biz nasıl anlatıyoruz? Bu soru şuradan aklıma geldi. Bir gün Türk arkadaşlarla ve Alman kız arkadaşımla birlikte yemek yerken, oradan buradan konuşuyorduk. Konu tarihten açıldı. Nasıl anlatılıyor, dönüm noktaları neler vs. Tüm bunların içinde, Türkiye ile ilgili pek de bir şey yoktu. Arkadaş, kız arkadaşıma şu soruyu yöneltti. ‘Birinci Dünya Savaşı’ndan ne haber?’.

Soruyu sormakta haklıydı çünkü yıllarca Almanlar kaybetti, biz de yenik sayıldık diye öğrendik. Peki gerçek böyle miydi? Biz kazanıyor muyduk?

Bunun üzerine uzun uzun düşündüm. Birinci Dünya Savaşı filmleri izlerken, bizdeki filmlere biraz göz atmak istedim ama açıkçası hiçbir şey bulmadım. Tarihimizin en önemli dönüm noktalarından bir tanesi bu savaş ve devamındaki kurtuluş mücadelesi. Fakat bu kadar önemli bir konuyla ilgili bir tane bile düzgün filmimiz yok. Olan filmlerin hepsi, tarih anlatımımız gibi. Kahramanlıklar, dünyaya meydan okumalar, mucizeler. Durum böyle olunca savaş karşıtı film beklentim zaten yok oldu.

Örneğin, savaşın halka yansıması bizim için, cephe gerisinde kadınların erzak hazırlaması, gerektiğinde eline silah almaları… Yitirilen canları kutsaya kutsaya sadece istatistiğe çevirdik. Halbuki, insanları babalarını kaybetti. Ailelerini kaybetti. Savaş sonrası hayatları, psikolojileri, cumhuriyetin ilk yıllarındaki yaşam da buna göre şekillendi. Kimisi geride aç kaldı, kimisi soğuktan öldü, kimisi hayatı boyunca düzgün bir yaşam süremedi. Kimisi sakat kaldı, kimisi unutuldu, kimisi kayboldu yıllarca döner diye beklendi. Kimisi savaştan kaçtı, kimisi kaçıp kendi hanedanlığını kurmuşçasına zenginleşti. Osmanlı tebaasında yaşayan herkes bundan etkilendi.

En önemlisi ise bu savaş Osmanlı’dan kalan en büyük travma mirası oldu. Belki halen daha bunun etkilerini yaşıyoruz ama belli ki bu konuyla ilgili konuşmayı, yüzleşmeyi sevmiyoruz.

Bizim tarih öğretimimiz ve tarih muhabbetlerimiz ile Almanlar arasındaki en büyü fark bence olaya yaklaşım. Biz hep başkalarından bahsediyoruz. O geldi şu oldu, bu geldi bu oldu. Onlar yüzünden, şunlar yüzünden. Mesela azınlıklar diyoruz, zararlı cemiyetler diyoruz, tarikatlar diyoruz fakat bunların arka planını, psikolojik, sosyolojik gelişimini, sebepleri ve sonuçları konuşmuyoruz. Almanlar ise, Hitler’in gelişini anlatırken, demokrasinin nasıl işlemediğini, önceki sistemin ne kadar kötüye kullanıldığını ve Hitler veya benzeri mentalitedeki rejimlerin önünün nasıl açıldığını anlatıyor. Bugünkü demokrasilerini, kurallarını ve hükümet yapılarını anlatırken de, o dönemin ve devamındaki soğuk savaş dönemi Almanya’sının psikolojini anlatıyorlar. Kitapları, filmleri, öğretimleri, televizyon tartışmaları bu şekilde.

Bizim anlatımımızın sonucunu bugün daha iyi görüyoruz. Atatürk’e yaşıyormuşçasına saldıranlar, taparcasına sahiplenenleri görüyoruz. Dünyayı yorumlarken, hep dış güçler konu oluyor. Sanki biz her şeyin iyisini yapıyormuşuz gibi. Terör diyince akan sular duruyor. Geçmişten bahsederken, Osmanlı’nın yaptığı hataları anlatmıyoruz. Osmanlı’nın bir aile olduğunu da kabul etmiyoruz. Tarihimiz Göktürkler, Hunlar, Selçuklular ve Osmanlı olarak anlatılıyor. Tüm bu coğrafyadaki diğer güç odakları yokmuş gibi davranılıyor. Matbaanın geç gelmesi diye geçiştirdiğimiz olayın büyük bir yönetim zaafiyeti olduğunun farkında bile değil çoğu. İpek ve Baharat yolu anlatırken, coğrafi keşiflerin günlük yaşamı nasıl etkilediğinden bahsetmiyoruz. Kısacası, oldukça yüzeysel anlatılan tarihi de kendimizi merkeze koyarak anlatıyoruz. Doğal olarak da, hiçbir olayı doğru yorumlayamıyoruz. Bugün aynısını Suriye ile ilgili yaşıyoruz mesela. Suriye’de olanlar bizim için sadece sınır güvenliği ve İsrail ile ilgili. Biraz da, müslüman örgütlerle. Bir adım ileri giderek anlatan, ABD’den ve Rusya’da bahsediyor. Peki neden bu kadar kolay? 21.Yüzyılda nasıl birisi gidip şehri alıyor, nası yerleşiyor, nasıl yürütüyor, oradaki insanlar ne yapıyor, göçen neden göçüyor, göçmeyen neden kalıyor, nasıl yaşıyor, bu arada neler yaşanıyor. Tüm bu örgütler ne istiyor, nasıl düşünüyor, hiçbir fikrimiz yok. Şu destekliyor, onlar da hareket ediyor demek daha kolay çünkü.


Tüm bunları anlatma sebebim biraz Türk kimliğinin nasıl şişirildiğinin ve nasıl bir şeye dönüştüğünün alt yapısını hazırlamaktı. Farklı açılardan tonlarca örnek verilebilir. Mesela ailenin verdiği eğitim, erkek çocuklarının cesaretlendirilmesi, yakışıklılık ve güç ve vurgusu. Kız çocuklarının güzellik vurgusu.

Benzer şekilde okuldaki eğitim. Öğretmen otoritesi, öğretilen otoriteye saygı, her hafta okunan marş, vatanseverlik vurgusu, kritik düşüncenin törpülenmesi. İçinde olunan yarış. Bu yarış içinde, bilgi ezberleyenin değer görmesi. Politikanın şekillenmesi. Demokrasiyi yanlış algılamamız, çocukluktan itibaren yanlış anlatılması. Atatürk devrimlerinin, mutlak doğru gibi lanse edilmesi ve tartışmaya kapalı olması. Empati geliştirilmemesi. Bilgiyi ego materyaline çeviren entelektüeller, entelektüellere karşı parasıyla adam olduğunu sanan sonrada görmeler. Kısacası örnek çok.

Benim için bir Türk( Türkiye’den gelen herhangi bir kişi)’ün en karakteristik davranışı KİBİR. Şu ana kadar tanıştığım onlarca millettin içinden henüz uzaktan görerek bile ayırt edebileceğim davranış bu. Benzeri biraz Ruslarda da var ama Türkler bu konuda başı çekiyor. İşin komiği, ülke içinde ‘cahil özgüveni’ diye aşağıladığımız davranışın aynısını, ülke dışına çıkınca eğitimli, bilgili, entelektüel diyebileceğimiz kişiler de sergiliyor.

Türk denilince aklıma gelen profil şu. Her şeyi bildiğini zanneden. Haksız olsa bile haklıymış gibi davranan, yanlışını kabul etmeyen, sıkışınca başkalarını suçlayan bir profil. Öğrendiği şeyi mutla bilgi olarak kabul eden, empatiden yoksun, diğer görüşleri dinler gibi yapıp, içten içe kendi haklılığını ispatlamaya çalışan bir profil.

Bu profil, kendini dünyanın merkezinde görüyor. Kendini diğerlerinden üstün görüyor. Mesela onun için Arap zaten cahil, İranlı kapalı görüşlü, Alman bir şeyden anlamaz, Avrupalı genel olarak sadece sömürdüğü için gelişmiş, Asyalı sönük, Afrikalının zaten şansı yok.

Biraz eğitimli, modern ve cumhuriyetçiyse; iş daha da ilginçleşiyor. Tüm bunların yanına garip bir cahil filtresi ekleniyor. Kendi dışında herkes cahil. Araplardan zaten adam olmaz. Batıdaki her şey çok güzel.

Bu hiç şaşmadı. Doz olarak değişse de, hep aynı. Almanya’da işçi neslin devamına baktığımda gördüğüm şey aidiyatsızlık ve kendini ‘asimilasyona’ karşı koruma isteği. Bu nedenle çoğunluk, Türkiye’de bile olmayan bir bağnazlıa ve muhafazkarlığa sahip. Ya da arada kamışlığın sonucu olan, farklı bir kimliğe. Yeni gelen göç ise tersine ya sürekli eleştiriyor. Genel olarak gelişmiş ülkelerin birçok şeyini beğenmiyor, Türkiye’deki modern zannettiği tamamen tüketim odaklı ve oldukça ana akım olan hayat tarzını korumaya çalışıyor. Ya da tersine gelişmiş ülkelerde gördüğü her şeyden övgüyle bahsediyor. Yapıan binaları gezip, müzeleri görüp gelişmişlik bu diyor. Sosyal devletin vergisini eleştirip, faydalarını öve öve bitiremiyor. Bana sorarsanız bu büyük bir eğitim sorunu.

Bunun sonucu olarak yine, bizi Arap gibi görüyorlar şikayetinde bulunan çok kişi gördüm. İtalyan, İspanyol zannedilen ise övgüyle anlatıyor. Bu basit gibi görünse de, aldığımız eğitimin bir sonucu. Biri niye kötü biri neden iyi büyük merak konusu. Biraz modern olduğunu düşünen birisi, kendini anında soyutlamak istiyor ama gerçek ise ne davranış olarak, ne de görünüş olarak ortadoğunun geri kalanından farklı olmadığımız.

Bu soyutlama şunu da, getiriyor. Türkiye, Ortadoğunun en modern ve ileri görüşlü ülkesi. Aynı zaman da, laik. Benim şahit olduğum ise, böyle olmadığı. Mesela müslüman olmayan nüfusa ilgili farkındalık (eğitimli kesimler için), Suriye’de, Irak’ta, Mısır’da, Malezya’da, Endonezya’da çok daha fazla.

Bu insanları iş hayatında görünce de farkı yok. Yaptıklarını, en önemli işmiş gibi anlatmayı seviyorlar. Sadece kendileri biliyor, sadece kendileri en iyisini yapıyor ve diper herkes yanlış. Bulundukları ülkenin kültürü, bakış açısı, düşünce tarzını bilmeden, öğrenmeye bile çalışmadan yaşanılan olaylar hakkında yorum yapmaktan da geri kalmıyorlar. Sonra da, olan olayları kendilerine yoruyorlar. Türkiye, anlatmaya doyamıyorlar. Bunun en basit örneği, uluslararası politik toplantılar. Kimsenin umrunda olmayan konular, Türk medyasında gözler bizim üzerimizdeydi diye anlatıldığı için, yurt dışındakiler de, Türkiye vurgusu yapmaktan çekinmiyor. Tabii ki, insanlar ne alaka diye düşünüyor ki, ne alaka …

Türkleri diğerlerinden ayıran diğer bir özellikte bence cahillik ama daha kibar ifadeyle yüzeysellik. Gerçi yüzeysellik diyince bizimle yarışan birkaç ülke aklıma geldi bile.

Elbette çok farklı insanlara rastladım. İlham aldıklarım da oldu. Fakat Türkler diye anlatırken, yaptığım genelleme de, şahit olduğum genel karakterle ilgili. Bu yazıyı okuyan insanların da, bir çoğu muhtemelen ne demek istediğimi anlayacaktır ve kısmen bizlerin de, benzer karakter gösterdiğini.

Yüzeysellik dediğim aslında ilk olarak dış görünüşe verilen önem ve bu konudaki ölçütün tüketim kültürünün sunduğu ölçütle aynı olması. Saçlar düzgün olacak, giyim modaya uyacak, parfüm önemli, makyaj şart, spor denilince kesinlikle spor salonu ve ağırlı antremanları. Daha sonra da, algı ve anlatımdaki yüzeysellik. Tıpkı yukarıdaki tarih anlatımında olduğu gibi, Türkler herhangi bir derin muhabbete dahil olduklarında sadece bilgilerini gösterme peşinde oluyorlar. Birçok şey biliyorlar ama bilgi empatiden ve uyarlamadan uzak. Bu böyledir şeklinde. Bu sosyal bir konu olsa da böyle, teknik bir konu olsa da, politik bir konu olsa da. Çünkü tüm eğitim hayatımız, ezberlemek, ezberlediğini belli problemler üzerinde uygulayarak geçti.

Buna basit bir örnek kitap okuma konusu mesela. Kitap okuyorum diyen insanlara bir bakın. Ya sadece roman okuyorlar, ya sadece tek tip kitap okuyorlar, ya da sadece ‘fact book’ dediğimiz kitapları okuyorlar. Çok okuyorlar ama çok yönlü düşünebilecekleri hiçbir şey olmuyor. Roman olmazsa, empati olmaz. Bunu pozitif bilimler okuyanlarda çok görüyorum. Sadece roman olursa da, gerçekçilik olmaz. Bunu da diğerlerinde.

Yüzeysellik dediğim diğer bir konu da, sağda solda Türkçe konuşanlar duyduğumda, Türk arkadaşlarla buluştuğumda maruz kaldığım içerik. Genelde para, mal-mülk, politika, dedikodu ve şikayet odaklı. Mesela politika çok daha derin konuşulabilir. Eğer psikolojik ve sosyal açıdan ele alınırsa ama bizimkilerin konuyu ele alış tarzı, o oldu ve o yüzden bu olacak şeklinde. Diğer konular ise zaten şuraya gittim, şunu aldım, nasıl iyi mi, ucuza aldım, indirim vardı gibi. Şikayet kısmı, genelde kıyaslamaya dayalı. Dedikodu ise zaten olmazsa olmaz. Muhabbetin içinde olmayan üçüncü şahıs üzerine. İyi ya da kötü ama her türlü kimseyi ilgilendirmeyen ve üçüncü şahıs üzerine konular.

Bazen Türk arkadaşlarla konuşurken, para konuşulmayacak, üçüncü şahıslar konu olmayacak diye bir kural koysak, konuşacak hiçbir şey kalmayacak gibi hissediyorum.

Yüzeysellik ile ilgili diğer bir konu da, yaptığımız eylemlerin ne anlama geldiğini düşünmememiz. Yani farkındalığımızın düşük olması. Bu aslında, günümüz için dünya genelinde bir sorun. İnsanlar farkındalık yerine, kendilerini meşgul tutmayı ve oyalamayı seviyorlar. Ancak Türklerde sık gördüğüm, zaman içinde kendimde de saptatığım ve yıllardır değiştirmeye çalıştığım bir şey bu.

Bunun en basit örnekleri, mülteci ile Suriyelinin aynı şeymiş gibi kullanılması. Muhafazakar, fanatik İsrail hükümetinin, Yahudiler diye anlatılması, futbol maçında yapılan bozkurt işaretinin ‘ne var ki bunda, milleyetçi bir hareket’ diye savunulması, okula gönderilen çocuğa yeni ayakkabını giy diye telkinde bulunulması, ne güzel okullarda kıyafet artık serbest denilmesi, kebapçıların övülmesi, her yere arabayla gidilmesi, ortamdaki diğer insanların yaşadıklarını bilmeden olmadık hikayeler anlatmak, ‘olsun bir kere gittim’ diye gidilen yerin göze sokulması ve o yerin tartışmalı olması, vs vs.

Son özellik de, Celal Şengör’ün de belirttiği ahlak kısmı. Ne yazık ki, bu da gözüme çarpan bir özellikti. Türklerin için ahlak son derece esnek ve değişen bir kavram. Genelde, bir şekilde kendi lehine yontulan bir şey ahlak. Bu herkes için benzer gibi gelebilir ancak söylemek istediğim şey, bizim insanımızın kişisel değerlerden yoksun olması. Bireysel değer yargıları yok, toplumsal kabuller ve mücadeleler üzerine kurulu bir ahlak sistemi var. Dedikodu kültürünün de, parçası olan ‘ben’ değil, ‘onlar’ üzerine kurulu bir ahlak.


Türk diyince aklıma gelen bu. Bence sebebi aldığımız ideolojikler eğitimler, 700 yıllık imparatorluk, bir türlü yerleşik hayata geçememe, batının gelişimini sömürgeciliğe indirgeme, kültürel farkındalığın düşüklüğü, okuma alışkanlığının olmaması. Açıkcası Türkiye’ye her gittiğimde de, düşündüğüm şey bu oluyor. 10 yıl önce ayrılığımda bu fikirlerle ayrılmıştım ve geçen 10 yılda da, daha derinleştiğini ve cahil, bencil ve dünyadan habersiz bir topluma evrildiğimizi düşünüyorum. Bundan 20 sene önce, 30 sene önce her şey çok güzel değildi, ideolojik eğitim yine vardı, tonlarca başka sorun vardı ama en azından gazete bültenlerine, çekilen filmlere, yazılan kitaplara baktığımda en azından biraz olsun eleştirel düşünce olduğunu görüyorum. Bugün ise, o düşünceden eser yok. Biz ve diğerleri var.

,

Comments

Leave a comment