Neden sürekli meşgulüm, neden sürekli orta seviyeli stresim var, stres benim için ne anlam ifade ediyor diye düşünüyordum, kendimi burada yazarken buldum. Kendi kendime düşünmekten daha iyi sanırım.
Alışık olduğum bir stres seviyesi var. Bunun üstüne çıkınca; işi gücü bırakıp, kafe açacağım ve daha stresli bir esnaf hayatı yaşayacağım diyorum. Daha az olursa da, dünyayı kurtarmam lazım bu rahatlık da neyin nesi diye kendime iş üretiyorum.
Stresin kaynağı ne diye düşündüğümde, büyük bir kısmı işle ilgili. Bir kısmı hayatta kalma, birazı bugün makarna yerine ne yesem gibi günlük dertler, birazı varoluşsal sorunlar, küçük bir kısmı da ‘zaman geçiyor, yaşlanıyoruz, hepimiz öleceğiz’.
İş ile ilgili stres genelde, yine kendi kendime yarattığım stres. İlk nedeni istediğim işi yapmamam. Kendimi hep, bilge bir adam olarak hayal etmiştim ama derdini materyallere anlatan bilge. Elektronik tasarım yapacağım, sorun olursa çözeceğim, kimse işime karışmayacak, insanla işim olmayacak, bu işi çözse çözse bu çözer dedikleri adam. İşini yapıp, cool bir hareketle sigarasını yakarak ofisten çıkan adam. Ya da susturucuyla işini görüp, mendiliyle silip, karanlıkta kaybolan adam.
Öyle olmadı. Sırf insanla uğraşmayayım diye Elektronik Mühendisliği okudum. Yetmedi, derdimi de kimse anlamasın diye nanoelektronik üzerine yüksek lisans yaptım. Sonunda kendimi modem gibi iletişim modulleri üreten bir firmada, proje yöneticisi olarak buldum. Hayat, şakadan ibaret. Şimdi sadece insanlarla uğraşıyorum hem de telekomunikasyon alanında. Hem insanlar, hem cihazlar düzgün iletişim kursun diye uğraşıyorum.
İş hayatı, tiyatro gibi geliyor bana. Evde, kimse işte olduğu gibi olmuyor diye düşünüyorum. Ben neysem o olmaya çalışıyorum. O olunca da, sürekli bir çatışma. Artısı da var aslında. İnsanlar daha çok güveniyor, kendilerini daha çok anlatıyor, bu da iş yönetimi anlamında işimi kolaylaştırıyor. Kim neyi seviyor, neyi sevmiyor biliyorum. Ama her gün konuşmak, konuşmak zorunda olmak, koca koca adamların işini takip etmek, onların önceliklerini belirlemek, asıl hedeften kopmamaları için çabalamak, tüm bunları yaparken raporlamak, hesap vermek, sorun çözmek aaaaaaaaaa… delirmemek elde değil.
Eskiden, ne kadar zor olabilir herkes işini biliyor, yapması gerekeni biliyor diyordum ama öyle değilmiş. 5 yıllık proje yönetimi tecrübesi hayata bakışımı değiştirdi. Artık koca koca adamların, koca koca olmadıklarını ve ne kadar saçmalayabileceklerini öğrendim. Bizi yönetenlerin de, hiçbir şeyi düşünmediğine, en basit şeyleri bile görmezden geldiklerine, anlamadıklarına emin oldum. Özelikle mühendisler, en basit iletişim yeteneklerinden uzak, empatiden uzak ve daha da ironiği rasyonellikten uzak insanlar.
Yani stresimin sebebi, iletişim. En çok kaçtığım konu geldi ve beni buldu.
Ne yiyeceğim kısmını, varoluşsal sorunları ve zamanı geçersek, stresimin kaynağı günlük hayatta da iletişim.
Gün içinde sürekli toplantı yapınca, sosyal enerji falan kalmıyor. İş tiyatrosunda, izleyiciyi aşağılamamak için içime attığım şeyler bir anda sebepsiz patlayabiliyor. Ya da tam tersine ‘anlatsam da, anlamayacak kimse’ moduna sokuyor.
Hiç aramıyorsun diyorlar
Arayasım yok. Buna vakit ayırmak istemiyorum. Konuşsak ne olacak diyesim geliyor. Zaten konuştuklarımızın %90’ı boş, öylesine. Kimseye bir katkısı yok ama duygusal yükümlülük.
Gel ya, hep evdesin, açılırsın diyorlar
Ne zaman evdeyim? İki dakika yalnız kalamayacak mıyım demek istiyorum. Ben dertlerimi, sevincimi, üzüntümü paylaşarak unutmaya çalışan bir insanım değilin, anlayın işte. Bugünlük sosyal kotamı doldurdum. Yalnız başıma oturup, keyif çatacağım. Biraz kitap okur kendi kendime konuşurum, biraz yazar diyologmuş gibi paylaşırım, biraz müzik, biraz sanat. Dışarıda vakit geçirince, zaten az olan boş vakit, iyice çöp oluyor demek istiyorum ama diyemiyorum. Bu sefer de, bu ne kibir diyorlar. Halbuki sorun iletişim ve sosyallik algısındaki fark. 3 saat etkimiz olmayan bir şey ya da cevap hakkı olmayan 3.şahıs üzerine konuşmak yerine, yapıcı şeyler konuşsak ya da yapsak; sosyal enerjim de azalmayacak. Mesela deprem neden, nasıl oluyor, bulutlar nasıl oluşuyor, hortum nasıl olur, güneş cilde neden zararlı, başımız neden ağrır, hangi besin nasıl etkiliyor, neden bende göbek var, bunun bana faydası ne, göbeksizlik nasıl bir his, katilin motivasyonu ne falan tartışsak hoş olmaz mı?
Sen de, hep meşgulsün, boş vaktinde napıyorsun?
Meşgulüm çünkü boş vaktim yok. Vaktin büyük kısmı iş, bir kısmı uyku, birazı yemek, birazı diğer zaruriyetler, birazı da öğrenmeyle yani kendimi zihinsel ve duygusal olarak beslemekle geçiyor. Oturup saatlerce dedikodu yapacak vakti nasıl buluyorsunuz, ya da beni seviyorsan neden aramıyorsun diyecek kadar nasıl boş olabiliyorsunuz demek istiyorum ama olmuyor.
Diyemeyince de, sinir stres, garip davranışlara dönüşüyor. Şu ana kadar az kişi gördüm bunu anlayan, benzer olan ve buna saygı gösteren. Onlar da, en yakın arkadaşlarım oldular. Tiyatronun da, son bulduğu nokta onlarla etkileşim oluyor çünkü ‘diyemedim’ diye bir şey hayatımda olmuyor.
Atladığım stres faktörlerine dönersek.
Ne yiyeceğim? Bunun çözümü plan yapıp, bu işi otomatiğe bağlamak. En azından alışveriş listesini sabitlemek, bu soruyu da çözüyor hem de gerekli esnekliği de sağlıyor. İçinden ne gelirse, elinin altında oluyor.
Varoluşsal sorunların çözümü, kesinlikle absürtlük. Mesela evde bardak kırılınca, bizim evde kargaşa çıkardı. Birisi temizlik için acele ederken, diğeri izleyici olarak ‘dikkat et, elini keseceksin’ yorumları yapar, bir kişi de ortam güvenliğini sağlamaya çalışırdı. Ortam güvenliğini sağlayanı FBI ajanı olarak düşünüp, yorum yapanı spor yorumcusu olarak hayal edip, temizleyeni de süper güçleri olan kahraman olarak düşününce stres falan kalmıyor. Ya da mesela bardağa odaklanınca da, stres gidiyor. Sen o kadar sağlam kal, beceriksiz bir insan yüzünden bir anda işevsiz kal. Olacak iş değil.
Zaman geçiyor, yaşlanıyoruz, hepimiz öleceğiz stresinin çözümü ne bilmiyorum. Sadece şunu farkettim. Daha çok öğrenip, daha çok odaklanıp, zamanımı öğrenmeyle daha çok harcayınca bu stres ortadan kalkıyor. Tabii bunun sistemli olması lazım. Otistik kaygılarla yaklaşıp, işi dikkat eksikliği/hiperaktivite bozukluğuna çevirince, tam tersine stres artıyor. Onu da yapmam lazım, bunu da yapmam lazım derken zaman akıp geçiyor. Süreç hiçbir şekilde tatmin etmiyor. Ya da şu saatte şu yapılacak diye yaklaşınca da olmuyor. Bu sefer, sosyal hayat yokmuş gibi davranıyorum. O saatte, o işi yapamayınca, vaktimi çalan herkesi imha edeseim geliyor. Çözümüm kısa süreli akıcı hedefler koymak, yapabildiğimi yapmam, yapamadığımı bir sonraki sefere aktarmak.
Maddi stres bambaşka bir olay elbette ama değiştiremediğimiz şeyler üzerindeki stres tamamen kendi kendimize yarattığımız gereksiz bir şey. Değiştirebileceklerimiz için ise, stres faktörlerini belirlemek ve üzerinde düşünmek gerekli.
Hayatı kabul etmek oldukça zor, özellikle herhangi bir anlam bulamıyorsanız. İnanç gibi, net hedefler, saçma sapan tutkular gibi tutunduğunuz bir şey yoksa, stresi kabullenebilmek önemli.
Her yazımda olduğu gibi tekrar okuyup, gözden geçirmiyorum. Hatalarıyla, kusurlarıyla bırakıyorum. Konu bütünlüğüm yine yok. Buraya kadar okuduysanız, tebrikler.

Leave a comment