Uzun zaman olmuştu. Çok uzunca bir zaman. Yine çocukluğumun geçtiği o topraklara geri gelmiştim. Şöyle bir havasını soluyunca, aklımdan binlerce düşünce su gibi akıp geçti. Aldığım her nefesle hava içime dolarken, sanki tüm o anıları da beraberinde taşıyordu. Ciğerlerimden, bedenime nüfus eden oksijen usülce tüm fotoğrafları beynime iletiyor, beynim ise film gibi oynatıyordu.
Kalp atışlarım da hızlanmıştı. Yıllardır duymadığım ufak bir heyecan, sani yepyeni şeyler keşfedecekmişim, ya da tam tersine eskileri aynı heyecanla yaşayacakmışım gibi hissettirdi. Çocukça bir beklenti…
O beklentiyle, bulduğum ilk taksiye atladım ve çocukluğumun geçtiği eve doğru yola koyuldum ama yavaş yavaş heyacanın yerini farklı bir duygu aldı. Belki korku, belki de hüzün. Sebebi taksi miydi bilmiyorum. Yaşadığım yerde, elektrikli otonom taksilere alışmıştım. Taksici muhabbeti yerine, ara ara bilgi veren mekanik ses günlük hayatımın bir parçasıydı ama bu sefer garipsedim. Sanki aradan geçen yıllara rağmen, doğduğum, büyüdüğüm yer aynı kalacaktı?
Kendi kendime güldüm. Yıllardır küçümsediğim, hor gördüğüm gurbetçiler gibi düşünmem tam bir saçmalıktı.
Düşüncelerden kendimi arındırıp, yolu seyretmeye devam ettim ama her şey farklı geliyordu. Büyüdüğüm şehrin yerini bambaşka bir yer almıştı. Hiçbir otantik havası kalmamış, her yer gibi olmuştu. Aynı markalar, aynı kafeler, aynı restoranlar. Her şey, her yerde bulunabilen, herkesin aşina olduğu o isimlerle doluydu. Binalar ise, yine her yerin bir kopyasıydı, sanki aynı mimar dünyanın her yerinde aynı tasarımı yapmış gibi. Geçtiğimiz her bir sokak, içimdeki heyecanı da korkuya ve hayal kırıklığına çeviriyordu. Büyüdüğüm sokağı da, aynı şekilde görmek istemiyordum.
Aradan biraz zaman geçince sokağa girdik, burası aynıydı. Aynı kaldırım taşları, aynı evler… İçim biraz rahatlamıştı. Eve girdiğimde ise, rahatlığın yerini huzur almıştı. Çocukluğumdan kalma mobilyalar, duvar boyası olduğu gibi duruyordu. Her şey yerli yerindeydi. Anneme, yenileme konusunda karşı çıkarak ne kadar da iyi etmişim diye düşündüm. Çocukken evde oynadığımız oyunlar, yaptığımız yaramazlıklar, küskünlükler, sevinçler, üzüntüler her şey yerli yerinde duruyordu. Fiziksel hafıza ilginç bir şeydi. Kokuyu bile hatırlıyordum. Dokunduğum duvar, kapı kolları, kitap rafları sanki hepsi bana, benim hikayemi anlatıyordu.
Eser miktarda huzurdan sonra, dışarı çıkacak cesareti tekrar bulmuştum. Bu sefer daha az beklentiyle, kendimi sokaklara attım. Attığım her adımda, düşük beklentime rağmen içim daha çok burkuluyordu. Çocukken bindiğim salıncak, tırmandığım meyve ağaçları, bisiklet sürdüğüm yollar, saklanbaç oynadığım orman… Hepsi yok olmuştuö tıpkı birçok insan gibi. İlk randevumu götürdüğüm manzara tamamen değişmiş, ne ilkler ne de özeller kalmıştı. Sadece mahalle değil, şehir tamamen farklı bir yere dönmüştü.
Dolaşmaya devam ettim acaba eskiye dair bir şey bulur muyum diye. Bulamadım. Şehir merkezinin eskiyle alakası kalmadığı gibi, bulunduğu coğrafyayla da ilgisi kalmamıştı. Dünyanın herhangi bir yerinde, herhangi bir şehir olabilirdi. ‘Bu modernlik değil, geleceğe ve geçmişe hakaret’ diye düşündüm. Yok olan sadece şehir değil kültürdü. Anlatılmayan tarih, onlarca anı, insanların geçmişi. Her şey yok olmuştu.
Eskiyi aramaya devam ettim ama artık yorulmaya da başlamıştım. Elbette, şehrime ait bir kafe bulamadım. İçinde dünyanın alakasız köşelerinden, birbiri ile alakasız fotoğraflar ve parçalar barındıran bir yere girdim. Mekan gerçekten çirkin miydi hatırlamıyorum? Belki de, hayal kırıklığımın yarattığı ön yargıydı oraya olan öfkem ama yolum bir daha düşerse, bu öfkeyi, hayal kırıklığını ve tüm kötü duyguları hatırlayacağıma eminim.
Kendimi oradan dışarıya atınca, son bir umut olarak ara sokaklara girdim. Sonuç yine aynıydı. Yürüdüm ve yürüdüm. Parlak camların, ışıklı tabelaların, müşteri karşılayan robotların arasında soluk bir dükkan dikkatimi çekti. Yaklaşınca, ‘tabii ya’ dedim kendi kendime. Eskici. Başka ne olabilirdi ki?
Eskiden meşhur olan, vintage ikinci elcilerle beraber, ara ara populerleşen mekanlardan birisiydi eskici. İnsanoğlunun, geçmişe özleminin simgesi.
İçeri adım attığımda, eskiden hiç sevmediğim, müşteri girince kapının dokunmasıyla ses çıkaran aksesuarın sesini duydum. Bu sefer o kadar itici gelmemişti. Belki de, sonunda geçmişe dair bir şeylerin içime dolması beni mutlu etmişti.
Eskici, ismi gibi eskilerle doluydu. Tuşlu cep telefonları, çevirmeli telefon, dedeminkine benzer cep saati, çekiçler, tornavidalar, mobilyalar, eski müzik çalarlar, atari, dantel örtüler, kot montlar, eski giysiler, kasetler, dvdler, tahta oyuncaklar, akıllı saatler, robot protezler, ilk dronelar… İçerde her şey vardı. Asırlık bir arşiv gibiydi. Bir anda zamanda yolculuk yapıyor gibi hissettim. Çocukluğuma ait birçok şey oradaydı. Aynı şekilde annemin ve babamın çocukluğuna, gençliğime, onların gençliğine dair her şey.
Her şeyi didik didik ederek, elimle dokunarak ve inceleyerek gezdiğim için zaman su gibi akıp geçiyordu. Eskicinin dışarıdan küçük gözüken yerinde bir de ikinci bölüm vardı. Oraya geçene kadar, 2 saat harcamıştım.
Eskicinin ikinci odası, diğerine göre çok daha farklıydı. 4 Duvar da, eski ve kocaman vitrinle kaplanmıştı. Her vitrinin yüzlerce, belki de binlerce bölmesi ve rafı vardı. Her bölmede belli yüzler görülüyordu. Biraz daha yaklaşınca, o yüzlerin etrafında bir şeyler yazdığını görmüştüm ama okunmuyordu. Biraz daha yaklaştım ama okumak mümkün değildi. Biraz daha yaklaşmak için elimi vitrine değdirdiğimde ise, resim hologram gibi öne çıktı, resim büyüdü. Fotoğrafın etrafında isim, soyisim yazıyordu. Üzerine tekrar dokunduğumda, odada kocaman bir ekran belirdi. Ekranda kişinin geçmişinden, yaşadığı enlerden, soy ağacına, eğitimine, çalışma hayatına her türlü bilgi mevcuttu. Bir de kemiklerinin nerede saklandığı. Yıllar önce, nüfus yüzünden mezarlık alanları yetersiz kalınca; farklı konseptler ortaya çıkmıştı. Yakma işlemi populeritesini çevre sorunları yüzünden yitirmiş, yerine alternatif gömme yöntemleri gelmişti. İnsan bedenini kapsül olarak gömmek, ağacı beslemek için kullanmak gibi. Bu şekilde, bir çok hatıra ormanı oluşturuldu aslında. Aynı ağacı besleyen bir grup beden ve o ağaçla can bulan hayat. Bu fikri ilk duyduğumda garipsemiştim ama görüp şahit oldukça; soluk taşlara bakmaktansa, doğanın canlı bir parçasıyla bütünleşme fikri oldukça hoşuma gitmişti.
Yanlış hatırlamıyorsam, Afrikalı bir tarihçi, bazı geleneklerde ve tarihte olduğu gibi; insan kemiklerini tekrar kullanma fikrini ortaya atmıştı. Bu fikir zaman içinde benimsendi; tarihteki gibi aksesuar, kupa, müzik aleti ve silah için kullanımının yanında, dekorasyon için de kullanılmaya başlandı. O günden beridir, bazı önemli insanların kemikleri de, sergileri, ölmeden önce kaldıkları evin dekorlarlarını süslemeye başlamıştı. Takipleri de yapılıyordu. Fakat bu eskicideki isimlerim hiçbiri bilinen yüzler değildi, o yüzden de bir hayli şaşırdım.
Yavaş yavaş diğer isimlere baktım tanıdığım hiç kimse var mı diye. Gözüme çarpan birisi çıkmadı. Zaten kim olabilirdi ki? Bu şehre en son ne zaman geldiğimi bile hatırlamıyorum. Eskiciden dışarı çıktığımda, çoktan akşam olmuş, hava kararmış ve şehir canlılığını yitirmişti. Eve doğru, yürümeye devam ederken, çirkinlikleri saklayan gecenin tadını çıkarmaya çalışsam da, aklımı eskiciden alamıyordum. O yüzler zihnimden geçip duruyordu. Kimdi bu insanlar?
Ertesi gün, tekrar eskiciye gitmeye karar verdim. Şehrim, bıraktığımdan çok farklı olduğu için şehre olan ilgimi tamamen kaybetmiştim. Eskicide, vakit geçirme fikri o yüzden daha güzel geldi. Eskici, yine önceki gün gibi sakindi. Sakin derken, benden başka kimse yoktu. Böylece birçok ismi ve bilgiyi tarama imkanı buldum. Baktığım kimliklerin çoğu sıradan insanlardı. Bu durum da, merakımı daha da artırıyordu. Birkaçının kemiklerinin bulunduğu yeri not alıp ziyaret etmeye karar verdim.
İlk gittiğim yer, 20 katlı bir binanın ara katıydı. Apartmana girdiğimde, neyle karşılaşacağımı bilmediğim için, daireye ulaştığımda zile basıp, basmama konusunda tereddüt etsem de, sonunda bastım ve bekledim. Kapıyı genç bir erkek açtı. Durumu anlattığımda, gayet normal karşılayıp beni içeriye buyur etti. Yüzümdeki şaşkınlığı gizleyememiş olmalıyım ki, gülerek ‘ilk seferde herkes aynı tepkiyi veriyor’ dedi. Neyin ilk seferi, neden buradayım, ne yapmalıyım gibi birçok soru kafamda dönüp durmaya başladı. O ise sakin tavrını koruyarak, içecek ikram edip, odasına gitti. Salonda yalnız kaldığımda, artık ne beklemeliyim, artık ne olacak soruları etkisini yitirmişti. Tepkisiz bir şekilde, içeceğimi yudumladım. Genç, elinde küçük bir sandıkla geri geldi ve karşıma oturdu. Sandığı yavaşça açtı ve transparan iki bant çıkardı. Birisini kendisine, diğerini de bana taktı. ‘Önce görmek lazım dedi’. Balkon duvarında asılı, kemikleri göstererek ‘bu o’ dedi.
Kemiklere her ne kadar alışık olsam da, kimliğini bilmek, o kişiyle zaman geçiren biriyle tanışmak beni oldukça rahatsız etti diyebilirim. Kemiklerle, duvara çerçeve yapmıştı, kafatası ise kamera gibi köşede duruyordu. Kısaca bir bakıştan sonra tekrar içeriye girdik. ‘Hazır mısın?’ dedi. Daha cevabı düşünürken, kutunun içindeki düğmeye bastı ve kendimi bambaşka bir yerde buldum. Şehrin eski halindeydik. Tam da bıraktığım gibiydi her şey ama farklıydı. Nasıl diye düşünürken, genç yanıma yaklaştı ve ‘biz sadece izleyiciyiz’ dedi. Cevap veremedim. Hareketsizce olduğum yerde, ne olduğunu anlamaya çalışıyordum ama bir yandan da hareket ediyorduk. Sanki kendi bilincimmiş gibi. O kişinin hayatını yaşıyorduk hızlıca. Gördüğüm yerler, duyduğum sesler tanıdık olsa da, kendi anılarımı çağıramıyordum. Bir anda ‘o’ olmuştuk. Aradan ne kadar zaman geçti bilmiyorum ama ‘o’na dair her şeyi hissedip, yaşadım. Çocukluğunda yaşadığı sorunlar, sonrasında yaşadıkları, sevinçleri, üzüntüleri, yaşlılığı ve ölümünü sanki kendimmiş gibi yaşadım. Devamında ise, gencin salonunda buldum kendimi. Karşımda oturmuş, gülüyordu. 3 dakika dedi. Hepsi toplam üç dakika sürdü.
Bir dahaki adres, bir okuldu. Öğretmenleriyle duvarlarını süslemişlerdi. Yine aynı şekilde, onun hayatına tanıklık ettim. Bir sonraki adres, sanatçıydı, diğeri ise evsiz…
En son kendimi, şehrin dışında bir yerde buldum. Yüzlerce hatta binlerce insanın kemiğiyle dekore edilmişti. İçerisi de aynıydı. Her taraf kemik. Kimisi boyanmış, kimisi orjinal haliyle duruyordu. Kimisi masa olmus, kimisi duvar kaplaması. Bilgi panosunda ‘Şehir Müzesi’ yazıyordu ve altında şu not vardı: ‘Önemsiz hayatların önemli hatıraları’.
Kemiklere dokununca, tıpkı eskicideki gibi hikayeler çıkıyor, tıpkı diğer ziyaret ettiğim yerlerdeki gibi, onların hayatını onlar gibi yaşıyordum. Mekanlarla, eşyalarla, kişilerle ve duygularla harmanlanmış bir hafıza tüneli.
Kimi hafızalarda kendimi de gördüm. Kendi küçüklüğümü. O zaman elbette sokaktan geçen rastgele birinin hayatıma nasıl etki edeceğini, o kişinin neler yaşadığını ve yaşayacağını bilemezdim. Öylece geçip giden insanların yaptığı ufak bir hareketin, başka birinin hayatını inanılmaz derece de etkileyebileceğini bilmem imkansızdı. Hayatımızdaki, figuranlar aslında ana karakterin var olmasındaki en büyük nedenlerden birisi. Biz ise sadece ana karakterlere odaklanıyoruz.
Kitaplarda dinlediğimiz hikayelerin, kafamızda izlediğimiz belgesellerin, filmlerin, meta evrende deneyimlediğimiz tecrübelerin arka planında neler yaşandığını bilmemiz mümkün değildi. Kaybedilen, kazanılan savaşlar, yaşanan ekonomik sorunlar, öldürülen insanları sadece bilgi ve istatistik olarak görüyoruz. İsmi geçmeyen kahramanlar ise bu müzede. Önemsiz görünen, önemli hayatlar. Ufacık bir kazanın, basit bir olayın etkilediği hayatlar; olayın kendisinden çok daha önemli aslında. Bunu hep kaçırdım, kaçırmaya devam ettim bugüne kadar. Şimdi ise sadece dekor gibi gözüken, şehir istatistiklerinde öldü diye geçen kemiklerin etrafında doku gibi hayat bulan hikayelerin arasında bu çarpıcı gerçeklikle yüzleşiyorum.
Önemsiz hayatların, önemli hatıraları… Kesinlikle daha iyi ifade edilemezdi.
Geldiğim yere geri döndüğümde farkettiğim bir kaç şey oldu. Birincisi, hikayelerden o kadar etkilenmişim ki, ilk defa gördüğüm teknoloji üzerinde düşünmemişim bile. İkincisi ise, bu teknolojinin, şehir müzesine dönüştürülme fikri, şehirle işi olmuş herkesin hafızasını sergileme fikri olağanüstüydü. Bunun üzerine de, düşünmedim. Üçüncüsü ise, yaşarkenki hafızanın yok olması. Geçmişime dair her şeyin yok olan eşyalar ve mekanlara birlikte erişilemez olması rahatsız ediciydi. Eşya ile insanın arasındaki bu kadar bağ olması bir hayli ilginç. Bu belki de, asırlar önce kendi yaptığı eşyalara tapan insanları da açıklıyordu. Belki onlar da bu bağı hissediyorlardı ama anlamlandıramıyorlardı.
Daha da rahatsız edici olan, bu hafızanın ölümden sonra yaşayacak olması. Şu an hatırlayamadığım anıların, başkaları tarafından izlenecek, hatırlanacak ve bilinecek olması hayli rahatsız edici. Diğer yandan da, eşya ile yok olan hafızanın; eşyalaşan bedenimizle hayatta kalması güzel bir şey.
Bu düşüncelerin arasında, yaşamak üzerine düşünmeye devam ettim. Yaşam nedir? Nereden geldik? Nereye gidiyoruz? Var olmak nedir? Hafızanın yok olması ölüm gibi bir şeyken, bilinç olmadan hafızanın varlığı yaşamak sayılır mı?
Sadece başkalarının izleyeceği bir geçmişe takılı kalarak vakit kaybetmek mi, yoksa daha çok yaşamak ve hayatı güzel anılarla doldurmak mı?
Sonunda galiba mantıklısı, önemsiz hayatlarımızı renklendirmek ve etki alanının genişliğinin farkına varmak. Gerisi ise sadece, varsa, izleyiciyi ilgilendiriyor.

Leave a comment