1.Gün
Medellin’e indiğimizde taksi fiyatları biraz şaşırtmıştı fakat bu şaşkınlığımız, şehir merkezine doğru giderken geçti. Hem mesafe Bogota’da olduğuna göre çok daha uzundu hem de paralı yoldan geçiliyordu.
Bogota’ya göre yol da oldukça güzeldi. Kıvrımlı yollarla, koca bir dağı aşarken, Medellin kendini yavaş yavaş gösteriyordu. Arka planda çalan salsa müzik manzaraya eşlik ederken, bizim de neşemiz artıyor, Kolombiya’yı çok daha fazla hissediyorduk.






Şehre gelir gelmez yaptığımız ilk iş ücretsiz yürüyüş turuna katılmak oldu. Rehberimiz Hernan, oldukça profesyonel ve dolu bir rehberdi. New York’ta yazılımcı olarak çalışırken, turist rehberi olmaya karar vermiş ve ülkesine dönmüş. Amacı ülkesini insanlara en iyi şekilde tanıtarak, ön yargıları kırmak. Hernan’ın diğer bir özelliği de, isimleri aklında tutmasıydı. Farklı ülkelerden oluşan gruba isimleri bir kere sormasına rağmen, herkese ismiyle hitap etti. Oldukça etkileyici bir özellik. Öyle ki,m 2 gün sonra sokakta rastlaştığımızda, yine isimlerimizle bize seslenmişti.
Tur boyunca, şehrin ana meydanlarını ve önemli noktalarını gezerken, rehber de şehrin ve ülkenin tarihini, siyasi arka planını, şehrin şiddetle geçen geçmiş yıllarını nasıl geride bırakarak bir değişim geçirdiğini, umudun bundaki etkisini anlattı. Umut ve dönüşüm bu şehir ve ülke için en önemli iki kelime. Ben dinlerken, bazı şeyleri Türkiye’ye çok benzettim. Ne yazık ki, biz henüz o neşeli döneme geçemedik gibi hissediyorum. Yaşayacaklarımızı yaşadıktan sonra, ulaşacağımız nokta gibi. Dİğer yandan da, birçok konuda Türkiye’nin 10- 20 yıl gerisinden gelen bir ülke. Öyle ki, Türkiye’de tanışan İsviçreli ve Alman bir çiftle konuştuğumuzda, onlara hikayelerin Türkiye’ye çok benzediğini söylediğimde çok şaşırmışlardı. Kafalarındaki Türkiye çok daha farklı, çok daha pozitifti.
Turda dikkat çekilen birkaç şey daha vardı. Birincisi, yerel halkın yabancılara olan merakı. Her zaman arkadan turistlere yaklaşan, dakikalarca tek tek herkese bakan, noluyor diye dinleyen birisi oluyordu. Bir de fotoğraf çekinmek isteyen birileri. Bunların dışında, tabii ki kalabalık gruplara sızıp, yankesicilik yapmak isteyen insanlar da. Rrehber bu konuda bizi uyarmıştı. Bogota’ya göre Medellin daha kaotik ve kalabalık gözüküyordu. Bu kadar kalabalığın içinde de elbetet güvenlik konusu önemliydi. Rehberimiz bunu bize yerel halkın deyimi ‘no dar papaya’ ile anlattı. Yani papaya verme. Açık verme, kendini hedefe koyma anlamında. Zaten yerel halka da bakınca, insanlar çantalarını önlerinde taşıyor, telefonlarını pantolonlarının önüne sıkıştırıyor ya da sütyenlerinde saklıyorlardı, ellerinde telefon ve cüzdanla gezmiyorlardı. Hernan da, temel önlemleri anlattıktan sonra, gittiğimiz bölgeye göre papaya seviyesi söylüyordu. Papaya seviyesi yükseldikçe, dikkatimizi de artırıyorduk. Ona göre bu can ve mal güvenliği meselesinden çok kültürel farklılıktı. Bence de öyle.

Medellin’e gelince diğer bir konu da elbette Escobar. Tur boyunca, ‘siz kim olduğunu biliyorsunuz’ diye bahsedildi ve ismi anılmadı. Tabu bir konu olduğu söylendi ve yerel halkın bu konunun gündeme gelmesini istemediğini anlattı. Kokain ve Escobar tabu kelimelerdi. Halkın unutmak istediği geçmişin bir parçası. Bunu aslında büyük ölçüde başarmış olsalar da, Narcos dizisinin populeritesi yüzünden biraz pop figürüne dönmüş konu. Turizm olarak düşününce, işlerine gelse de; yabancıların gelip kanlı geçmişi düşünmeden saçma sapan pozlar vermeleri, turistik ürünleri almaları da rahatsız ediyormuş.
2.Gün
Komuna 13 turuna katıldık ikinci gün. Aslında buranın oldukça turistikleştiğini ve gidilebilecek daha iyi yerler olduğunu okumuştu ama hem kısıtlı süre, hem de halen daha var olan Kolombiya önyargılarımız yüzünden bu tura katılmaya, kendi başımıza dolaşma işini turdan sonra yapmaya karar verdik.








Komuna 13 bölgesine giderken yavaş yavaş insan profili de değişiyordu. Fakir bir bölgeye gittiğimizi hissediyorduk. Bölge geçmişte sol örgütlerin ve gerillanın kontrol altına aldığı bir gecekondu mahellesi. Sağ hükümet gelince, paramiltarı da kullanarak büyük bir trajedi yaşatmış Daha sonra bölgeye her sene sayısı artan birçok yardım kuruluşu(NGO) destek olmuş ve burası da değişim ve umuttan nasibini almış. Turistik bir bölgeye dönüşmüş. Aynı zamanda eğitim desteklenmiş, okullar açılmış, dil kursları, dans kursları, yazılım kursları gibi birçok kültürel, sosyal ve eğitimsel kurum da açılarak bölge bambaşka bir geleceğe hazırlanmış. Bu bölgede büyüyen 25 yaşındaki rehberimiz tüm bunları gururla anlatıyordu. Orada yaşanyanların da doğrudan katkıları ve katılımlıyla başardığı dönüşüme hayran kaldım.
Rehber anlatırken zaman zaman duygulanıyordu. Her köşede anlattığı ölüm hikayeleri, ateş arasında kalan çocuk için yapılan anıt park, infaz için kullanılan basketbol sahası, askerle birlikte ev basan ya da keyfine binaları tarayan paramilitarın hikayeleri… Tamamen acı dolu bir geçmiş. Bizi de garip duygulara itti. Zaten bir önceki gece Türkiye’deki Maraş depreminin haberini de almıştık. Keyif ile hüzün ve üzüntü arasında, tıpkı gerilla ve paramilitar arasındaki uçurum gibi, iki zıt kutup arasında gidip geliyorduk.



Tüm bu tezatlıkların içinde kanlı geçmişine rağmen hızlıca ‘dönüşebilen’ insanlar bir yandan umut olurken, öte yandan coğrafyanın kader olduğu gerçeğini yüzümüze vuruyordu.
Turu bitirdikten sonra teleferikle Arvi parkına doğru yola çıktık. Teleferik, Medellin için normal bir ulaşım aracıydı ve metro sistemine entegreydi. Gecekonduların üzerinde yükselirken bile teleferikle katedilen mesafeler etkilerken; Arvi parkına giderken hem manzara, hem de teleferiğin sınırlarını nasıl zorladıklarını görmek oldukça büyüleyiciydi.
Arvi Park’ı da kısaca anlatıp, yazıyı bitiriyorum. Bu park, ulusal park. Biraz tesisleşse de, büyük ölçü de doğal. Bölgenin doğasını anlamak için olduk.a güzel bir yer. Orman içindeki yürüyüş yolları ücretli olsa da, ücretsiz bölgede de gidilecek yerler ve çevre köyler var. Biz de, bu yollarda biraz tur atıp, günün yorgunluğu yol kenarında küçük bir bahçede attık ve günü böylece bitirdik.
daha fazla resim: IG: @bahadrhancicek






Leave a comment