
Yillar önce amcam sehit oldugunda, aglamamistim. Ilk tepkim gülümsemekti, cünkü amca diyince aklima gelen güler yüz ve iyi anilardi. Daha sonra cenazede de, icimden gülmek geldi. Hayata gülmek. Henüz 14 yasindaydim ama cenazede insanlari tek tek inceledigimde, kimsenin aci cekmedigini farketmistim. Televizyondan izledigim devlet töreni de, köydeki cenaze de büyük bir tiyatroydu.
Nitekim, onun kaybini ailesi olarak biz yillardir yasarken, elbette o cenazedekiler ve Türkiye’nin dört bir yaninda olaya sahit olanlar artik olaya dair hicbir sey hatirlamiyor, sanki yasanmamis gibi…(ki biz bile günlük telase icinde coktan unutmus, ideallestirdigimiz aniyi yasatirken)
Dolayisiyla Idlib’teki 33 kisinin sehit olmasi haberi de, beni o kadar etkilemedi. Ölen askerle konusma firsati bulsaniz, belki yine olsa yine ölürüm derler. Beni tek düsündüren ve üzen yakinlari oldu. Cünkü yillarca bu aciyla yasayacaklar. Sosyal medyada yazip cizenler, politikacilar, gazeteciler ise bu 33 kisiyi unutup, bir sonraki istatistigi beklemeye devam edecek…

Bugün anlatmak istedigim sey ise farkli. Sehit haberlerinin ertesi günü Berlin’deydim. Her zamanki gibi gelmisken bir müze daha gezeyim derken, DDR Müzesine, yani Alman Demokratik Cumhuriyeti diger adiyla Dogu Almanya Müzesi.
Tam da Türk medyasinin, sehit haberlerini; cok daha fazlasini öldürdük diye bastirmaya calistiklari bir ana denk geldiginden, müze oldugundan cok daha ilginc gözüktü.
Esed’e büyük darbe! 2 bin 100’ün üzerinde askerleri öldürüldü
BASIN
39 gazete, 2 televizyon kanali ve 4 radyo istasyonundan olusan Dogu Alman basininin en cok dikkat ceken tarafi hepsinin ayni seyleri söylemesi.
Dogu Alman basini fazlasiyla sansürlenmis. Her carsamba günü, farkli alanlardaki medya editörleri toplanip, ne yazmalari gerektikleri konusunda direktifler aliyorlarmis. Bir de gazetelerde zorunlu bir bölüm varmis. Ismi ‘Yeni Almanya’. O kadar garip ki, bu isim daha önce Hitler döneminde de kullanilmis. Sadece Almanya’da degil dünyanin farkli yerlerinde, farkli ülkelerde, farkli ideolojilerce de ‘yeni’ kavrami bircok kez tekrar edilmis, ve ediliyor.
‘Yeni Almanya’ kosesi, parti üyeleri icin okunmasi zorunlu alan olarak belirtilmis. Geriye kalan kisimlar ise yine devrimin ne kadar basarili oldugu, ekonominin mükemmeliyeti, milli bilinc, siyasi basarilar vb…
Bunlarin disinda, televizyonlardaki cocuk programlari, tartisma programlari, eglence programlari hepsi propagandanin bir parcasi olarak olusturulmus. (Bkz. Sayin Cumhurbakanim)
Bu propagandanin disina cikmak isteyenler ise, Bati Almanya televizyonlarina ulasmak isteseler de, sinyal büyük ölcüde bloklanmis. Büyük ölcüde diyorum cünkü arada kacirdiklari olmamis degil.

Baris icin güclü ordu, baris icin dayanisma (Bkz: Gün birlik ve beraberlik günü)
Diger bir propoganda yolu da, sinema. Sinemalar devamli kahramanlik ve askerlik temali filmler oynatmis. Filmlerin yetersiz kaldigi noktalarda ise ‘Görgü Tanigi’ adinda kisa film/belgesel önemli bir yer almis. Bu belgeselde de, askerligin ne kadar önemli oldugu, baris icin silahlanmanin, güclü orduya sahip olmanin önemi vurgulanmis. Bu yolla da, insanlarin dayanisma halinde olmasinin gerekliligi ve önemi ortaya cikarilmis.
Askerlik, sadece filmlerle desteklenen degil, maddi olarak da getirisi cok fazla olan bir meslek olarak tesvik edilmis.

Düsman
Tabii ki, bir de disaridan bu güzel sistemi yikmaya calisan düsmanlar var. Bunlarin kim oldugunu herkes biliyor: Intikamci Savas Cigirtkanlari, Bonn’daki Neo-Neonaziler, Bati gücleri ve onlarin ajanlari.
Ortacagdaki seytan gibi, bu düsman her yerde ve zayif kolay etkilenen sosyalistlerin kafasina süphe tohumlari ekiyorlar. Onlarin beyinlerini yikamaya, onlari kiskirtmaya calisiyorlar.
Bu propagandaya inanan Parti üyeleri, Batiyla ilgili yapilan elestirilerin bile arkasinda batili ajanlar oldugunu görmüsler. Bu yüzden de, disariyi bu kadar da kötülemeyelim, her kötülügü halka yansitmak iyi degil, halkta asiri kontrol ve korku duygusu olusturuyor diye; universiteler, okullar, sivil toplum kuruluslari vasitasiyla farkli yöntemler denemisler. Disariyla ilgili konulara direk olarak müdahale ise genelde yapilacak en son sey olarak düsünülmüs.

Auschwitz’den sag olarak kurtulan bir psikatrin kitabinda söyledigi bir söz vardi. Hayatta kalmak icin umit etmelisiniz cünkü sizi esir edip, her bir parcanizi kontrol edebilirler ama duygularinizi ve aklinizi asla diyordu.
Bence Sovyetler, duygu ve düsünceleri de, kontrol altina yeterince almislar. Insanlarin özgürlüklerine el koyup, onlari tekrar kücük serbestliklerle özgürmüs gibi hissettirmeyi kismen basarmislar
Secimler
Secimlerle ilgili mantigi, populer bir okul sakasiyla acikliyorlar. Kantin cocuklara secenek sunuyor ‘ Ye ya da terk et’
Secimlerdeki mantik da ayni. Ya Ulusal Cepheyi sececeksiniz ya da oy kullanmayacaksiniz. Her durumda da, degisen bir sey yok ama oy kullanmamak riskli. Cünkü kimin kullanmadigini ve kimin ‘hayir’ kullandigini görmek oldukca kolay.

Parlamento
Güclü olmanin tek yolu birlik olmak mottosuyla yönetilen bir toplum. Dogal olarak Parlamentonun en büyük özelligi; herhangi bir anlasmazligin, aykiri sesin, tartismanin olmamasi. Sosyalist Birlik Partisinin liderligindeki parlamentonun yapmasi gereken tek sey, söylenenleri, önerilenleri onaylamak.
500 vekilden olusan meclis, yilda 2–3 kez tam katilimla zorla toplaniyormus. Tarihteki tek ‘red’ vakasi da, 9 Mart 1972’deki kürtaj yasasi ile yasanmis. CDU’dan azinlik bir grup, öneriye karsi cikmis.
Hemen heyecanlanmayin, elbette bu da önceden planlanmis ve anlasilarak yapilmis.
Parti Her Zaman Haklidir
Kulaga saka gibi gelse de, gün icinde sürekli partinin hakliligi vurgulanmis. En cok tekrarlanan cümlelerden bir tanesi ‘Parti ve Devlet icin birlik olun’.
Politbüro(Parti politikalarini belirleyen organ) ve Sosyalist Birlik Partisi birbirinin gölgesi gibi hareket etmisler. Sosyalist Birlik Partisi, Dogu Almanya’da günlük yasami her anlamda kontrol etmek ve yönetmekle sorumlu. Dogal olarak bu bölgedeki ve belediyelerdeki etkin güc de bu parti.
Eskiden hükümette görev alan insanlarin bir cogu da, sonrasinda bu partide yöneticilik yapmis ve tüm önemli kararlar da, en kisa yoldan bu sekilde alinmis. (Bkz: Baskanlik Sistemi, Hizli karar mekanizmasi)
Ayni prensip, Ulusal Kücük Girisimlerde de, kendini göstermis. Sirketlere eski devlet görevlileri, vekiller yerlestirilmis ve sirketler onlarin aldigi emirlere göre yönetilmis.
Parti yönetimi ayni zamanda, kendilerinden olmayan bircok kisiyi etkileyecek kararlar almis ve bu kisilere bildirme/danisma geregi bile duymadan uygulamaya koymus. Böylece olasi anlasmazlik durumu ortadan tamamen kalkmis.
Yerli Milli Üretim ve Ürünler
Dogu Almanya, bircok ürünü kendisi üretmis ve dünya kalitesinde ürünler ortaya cikarabilmisler. Bunlarin sadece kücük bir kismi Dogu Alman marketlerinde satilirken, cogu disariya satilmis. Bu sürec icinde, Dogu Almanya, önemli endüstri ülkelerinden birisi olsa da, elektronik cagina ayak uyduramamis ve teknoloji ürünlerine gecisi basaramamis. Bunun en büyük nedenlerinden bir tanesi de, elektronik caginda yerli üretim modelinin yerini daha uluslararasi üretimin almasi ve karsilikli ticaretin önem kazanmasi. Özellikle egitim de, disariya kapali oldugu icin, elektronik cagina uygun altyapi kurulamamis.

DIger önemli ve dikkat ceken nokta ise ürün profili. Iceriye %5 gibi az miktarda ürün verilmesi, talebi nasil karsiliyordu?
Bunun cevabi basit, talep yoktu. Bircok ürün pahaliydi. Insanlar harcamaya tesvik edilmiyordu ve bircok seyi zaten devlet veriyordu.
Yöneticilerin Yasamlari
Toplumu yönetenler daima haklilardi. Hakli olduklari kadar da, zenginlerdi. Örnegin, halkin alabilecegi tek araba Trabant iken, yöneticiler Volvo limuzinlere biniyordu.


Lüks icinde yasayan devletin üst kademeleri icin, her ihtiyaclarini(ve fazlasini) karsilayabilecekleri özel magazalar ve marketler de vardi. Bu marketlerde hem Dogu Alman ürünlerini hem de pahali ithal ürünleri bulabiliyorlardi. Bunlarin arasinda tropikal meyveler, ickiler, kozmetik ürünler, mücevverler ve deri canta, ayakkabi, mont gibi ürünler de yer aliyordu.
Bunlarin disinda da, özel istekler olursa(özellikle elektronik ürünler), Bati Almanya’dan siparis ediliyordu.
Ortalama bir vatandasin, gelir ve giderini kiyaslamak gerekirse;
1949’da ortalama maas 249 Mark, 1970’de 750 Mark ve 1989’da 1300 Mark. Mühendis maasi ise 1988’de 1400 mark iken, renkli televizyon setinin fiyati 4900 mark.

12li yumurta 4.68 Mark
Televizyon 5000-6000 Mark
Trabant marka araba 8000 Mark
Kozmetik ürünler 5-6 Mark
Sac kestirmek 0.95 Mark
Vodka 16 Mark.
Detarjan 7 Mark
Camasir makinasi 3000 Mark
Pirinc 0.80 Mark.
Volvo Lumizin ise 45000 Mark

Temel ihtiyaclar genelde pahali degil. Alinan maaslar ise temel ihtiyaclari karsilamaya ancak yetiyor. Temel ihtiyaclarin disina cikmak oldukca pahali. Özellikle buz dolabi, televizyon gibi lüks tüketim araclari.. Ayrica temel ihtiyaclarda ve normal bir vatandasin ulasabileceklerinde Dogu Almanya ürünleri disinda bir alternatif ve cesitlilik yok.
Saglik
Alma Demokratik Cumhuriyetinde en cok önem verilen konulardan bir tanesi de saglik. Egitim kismini, propogandalaardan bahsederken hizlica gectim ama saglikta oldugu gibi egitimde de, asil amac; saglikli, düzgün birikimli örnek vatandaslar ortaya cikarmak. (Birikim özgürlük getirmeyecek sekilde)
Bu yüzden de spor konusuna önem verilmis ve halk spor yapmaya tesvik edilmis. Parti politikasi(ve zorunluluk); herkes haftada bir kere spor yapmali.
Sosyalist kisiligin en temeli olarak spor görülmüs ve bu konudaki büyük beklentiler sadece uluslararasi sporcular icin degil, her erkek ve kadin vatandas icin gecerliymis. Bu yüzden de, 1980lerde nüfusun %20si Alman Jimnastik ve Spor ligininin üyesiymis. Bu organizasyon, bircok spor kulübü ve bransi icin semsiye organizasyon görevi görürken, bu kulüplere katilmak ise ücretsiz.
Yine baglantili olarak insanlara asagidaki gibi temizligii ve sagligi tesvik edici zorunlu bilgiler getirilmis.

Yani saglikli olmak icin;
Her gün dus alin.
Calisirken dik oturun, kitaplariniza dogru egilmeyin.
Soyunurken, bastan ayaga dogru soyunun.
Günde yaklasik 10 saat uyuyun.
Günde 1–2 saatten fazla televizyon izlemeyin ve yasiniza uygun seyler izlediginizden emin olun.
Kilonuza dikkat edin. Yoksa kalp problemleri, safra kesesi problemi, karaciger problemleri yasayabilirsiniz
Sigara icmek sizi hem sagliksiz hem de fakir yapar
Yukaridakiler disinda, istihbaratin her vatandasi mümkün oldugunca dinlemesi, kontrol altinda tutmasi, hepsiyle ilgili profil olusturmasi gibi uygulamalar var.
1984 romaninin uygulanmis hali gibi bir dönem ama aslinda Nazi Almanya’sinda da cok farkli degil.




Yukaridaki resim müzedeki gösterim olsa da, halen daha bu sekilde yasayan, ayni sekilde düzenine devam eden evler gördüm.
Türkiye’ye gelirsek de, uygulanan yöntemler cok da farkli degil. Zaten bir toplumu kontrol altina almak icin yapilabilecekler kisitli. Bunlar yapilirken, uzun vadede basariya ulasilamayacagi acik da olsa, kisisel cikarlar en azindan biz keyfini süreriz mantigi ile yine defalarca uygulanmis, ise yaramamis metotlari uygulatiyor.
Sonuc olarak baktiginizda, Atatürk’ün Modern Türkiye Cumhuriyeti ve devrimleri 97 senedir yasarken, daha liberal temellerle kurulan Amerika Birlesik Devletleri 230 yildir yasarken; Sovyetler Birligi 69 yil, Dogu Almanya Demokratik Cumhuriyeti ise 40 sene ayakta durabildi.
Atatürk’ün uygulamalarinda da, benzerlikler olmasina ragmen, asil temel halkin egitimi ve özgürlügüydü. Benzerlikler ise yüzeysel benzerlikler.

Yeni Türkiye
Bugünkü iktidarin, ‘Yeni Türkiye’ olarak adlandirdigi uygulamalara bakarsak da, zaten temelden saglam olmadigi acik. Bu kadar süre hüküm sürmelerinin en büyük sebebi ise bence %50–55lik muhalif kesimi etki altina hicbir sekilde alamamis ya da almamis olmalari.
Ornegin, 40 sene de olsam basarili bir örnek olan Dogu Almanya’da; milli bilinc ve dayanisma duygusu fazlasiyla olusmus ve muhalif diye bir kesim yok. Sadece Bati’ya kacanlar var.
Bugün o dönemleri tecrübe etmis insanlarla konustugumda da, fakirdik ama her yerde dayanisma vardi. Herkes birbirini taniyor ve birbirine güveniyordu. Birbirimizden güc aliyorduk diyorlar. Zaten kurallara uydugunuz sürece, yasaminiz gayet rahat. Bircok konuda secim yapmaniz da gerekmiyor.
Yeni Türkiye’de ise söylenen ve zorlanan her seyin alti bos. Diger otoriter rejimler ve ülkelerdeki gibi en cok yapilan vurgular ‘yerli’, ‘milli’, ‘birlik’, ‘beraberlik’, ‘düsmanlar’ ama onlarin aksine hicbirinin altyapisi yok.

‘Yerli’ ve ‘milli’ kismi zaten sacmalik ve olmasi mümkün degil, mantikli da degil. Özellikle üretim konusunda, geri kalmaktan baska hicbir ise yaramaz. Zaten ekonomi, tekonoloji hatta yasamin kendisi tamamen disa bagimli. Bu bagimliligin bir kismi cagin gerekliligi zorunlu bagimlilikken, cogunlugu bizzaz kendileri tarafindan uygulanan kötü(ya da istemli) politikalarin sonucu.
‘Birlik’ ve ‘beraberlik’ konusunun da, alti tamamen bos. Sehti haberleri üzerinden ya da herhangi bir konuda bu kadar tartisma cikmasinin ve hicbir konuda birlesilmemesinin sebebi de bu. Cünkü ‘birlik’ , ‘beraberlik’ icin hicbir altyapi yok. Dogal olarak konu sadece ‘düsmanlar’ ve ‘terör’ argümanlari üzerinden yürüyor. Bu argümanlar da, zaten fazlasiyla politize olmus argümanlar. Türkiye icin ‘birlik olalim’, ‘her sey vatan icin’, ‘gün birlik günüdür’ gibi 100 yillik söylemlere kanmak da, bu sebeble tamamen imkansiz. Insanlar zaten tüm sorunlar icin hakli olarak yönetenleri sucluyor.

Yönetenler ise tüm bunlarin farkinda ve tek dertleri gücü kaybetmemek ve hesap vermek zorunda kalmamak. Bunu basarmak icin de, bir yandan basin sansürü; mümkün olan her yerde, camilerde, okullarda, universitelerde propoganda; yine olabildigince her yerde maksimum baski(hapis, dava, gözalti, sikayet); yerele daha fazla nüfus ve ispiyon agi; yine yerelde polis, bekci, muhtar vasitasiyla daha cok kontrol uyguluyor. Öte yandan da, aynen Dogu Almanya’daki ‘aslinda özgürsünüz’ mesajini vermek icin de; sürpriz kararlara, ufak geri adimlara, bazen gösterilere ve muhaliflikle özdeslesmis elementlere izin veriyor.
Tüm bunlar otoriter bir rejimin, bir diktatörlügün basarisiz kopyasi gibi gözükse de, kismen basarili da sayilabilir. Yapilanlar, gercekten Neo-Osmanli hayalleri mi, bozuk bir demokrasi islerine daha mi cok yariyor, ya da sistemli bir düsmanligin sonucu mu bilemeyiz. Sonuca bakildiginda, günlük yasama etki ettigini ve kismen basarili oldugunu da görüyoruz. (Kismen diyorum cünkü tam tersine uclara kayan, fanatiklesen karsi cephe var)



Örnegin, ‘Silivri soguktur’ sakasi normallesti. Yasanan her olaydan sonra ‘siyaset yapma, bunun siyaseti olmaz’, ‘burasi siyaset yerimi’ söylemleri , ‘Siyaset yapmiyorum ama…’, ‘Chpli degilim ama..’, ‘akpli degilim ama …’ gibi cümleler normallesti.
‘Torpille ise girmek’, ‘birisinin adami olmak’, ‘orada tanidik vardi. ona bir sorayim belki seni sokar’ kavramlari artik garip gelmiyor.

‘Sen yine her yerde bu sekilde söyleme’, ‘bunu her yerde dillendirme’, ‘yine de öyle söyleme’ sözlerini sikca duyar olduk. Normal bir konu bile artik korkuyla gündeme geliyor. Agizdan cikan kelimeler, cümleler, yazilanlar özenle seciliyor.

Sehitlere dönersek ‘teröre lanet olsun’, ‘mehmetcigin yanindayiz’, ‘söz konusu vatansa gerisi teferruattir’, ‘Sehitler ölmez, vatan bölünmez’, ‘akan kan vatan icin’ sözleri ise muhalif ya da yandas herkesin diline pelesenk olmus durumda. Herkes ülke icin dökülen kani kutsuyor, askerligi fazlasiyla yüceltiyor, tüm kayiplara anlam ariyor. Bu kadar bilim, akil, egitim kutsansa her sey cok farkli olabilirdi halbuki.
Kimse insanlar ölsün istemiyor, kimse terör olsun, savas olsun da istemiyor. Fakat bu söylemleri tartismaya acmak sizi aninda ‘terörist’ yapiyor. Hem de konu; terörle degil tamamen siyasetle, dis ve ic politikayla ile ilgili olmasina ragmen.
Propaganda, burada güzel calisiyor. Sehit demek terör demek. Sehit demek önemli bir amac ugruna öldü demek. Aksini söylemek, tartismak ise hainlik. Dogal olarak suclanacak kimse yok. Ortak payda düsmanlar, kursunu atanlar, ‘ülkemizi hedef alanlar’.

Herkes de kabullenmis durumda. Daha da ilginci herkes, ayni baskici, dikte edici bakis acisini sahiplenmis. Elestiri ya da övgü ne olursa olsun; cogunlugun disina cikmak sizi aninda karsi cepheye atiyor.
Uzun lafin kisasi, daha önce basarisiz olmus uygulamalarin, daha da basarisiz kopyasini yasiyoruz ve herkes bundan memnun.

Leave a comment