Kaçış

Hızla ormana girdi. Nefes nefese kalmıştı. Ne kadar uzun süredir kaçıyordu bilmiyordu ama artık saklanabilecekti. Arkasına bakmadan bir süre daha koştu, ta ki güvende olduğunu hissedene kadar.
Durup, etrafına baktığında irkildi. Nerede olduğunu bilmiyordu. Ağaçlar oldukça heybetliydi ve gökyüzünü kapatmıştı. Ne geldiği yön, ne de gidilebilecek herhangi bir yol gözüküyordu. Biraz soluklanıp, sağlıklı düşünmek gerek diye düşündü. Elindeki şişeden, son kalan suyunu içti. O kadar hızlı kaçmıştı ki, çantasını almayı bile unutmuştu. Bilmediği bir ormanın ortasında, sadece üstündekilerle kalmıştı. Zamanında arkadaşlarıyla ‘dünyanın sonu gelse hayatta kalamayız’ diye dalga geçiyorlardı. Dünyanın sonu, sanki kendisi için gelmişti.
Ormana girdiğinde öğleden sonraydı. Yani biraz vakti vardı. ‘Hava kararmadan buradan çıkmalıyım’ diye düşündü. Sonra da ormanda neden karanlıktan korkuyorum ki, asıl tehlike hayvanların uyuduğu saatlerde değil, tersine uyanık olduğu saatlerde diye düşündü. Bu düşünce, o anki durumunu düşününce hiç de rahatlatan bir düşünce değildi. Kesin olan bir şey vardı, o da hareket etmesi gerektiği.
Ama nasıl? Ne gökyüzü doğru dürüst görünüyordu ne de ormanın sınırı. Orman boyuna mı, enine mi, büyük mü yoksa küçük mü hiçbir fikri yoktu. Peki kaçtığı yöne giderse? Neden kaçtığını bile unutmuştu. Hareket edeyim belki hatırlarım diye geçirdi içinden. İç güdüsel olarak ışığın daha yoğun olduğu yöne doğru yöneldi.
İlk girdiği ana göre daha sakindi. Yürüdükçe daha çok ayrıntıya dikkat ediyordu. Çiçeklerin farklı görünüşleri ve kokuları, mantarların orman yüzeyindeki varoluş mücadelesi, işinde gücünde böcekler ve ağaçların farklı dokuları. Cıvıldayan kuşlar ve kendisini irkilten sürüngen sesleri. Herkes işinde gücünde diye düşündü. Kimi ağaçların dalları ulaşılamayacak kadar yüksekte, kimisininki eğilmesine hatta sürünmesine neden olacak kadar alçaktaydı. Bir tanesinin altından sürünürken, kolunda bir ağırlık hissetti. Soğuk zannetti ama değildi. Elini hızlıca çekmeye çalışsa da başaramadı, yılan kolunun üzerinde hareket ediyordu. Bir yandan soğuk terler dökerken, diğer yandan hayatında en çok korktuğu hayvanla yüzleşmek zorunda kalmıştı. Sakin kalmaya çalışıyordu. Tatminsiz bir histi. Sadece yılanın varlığı değil, derisinin üzerindeki sürtünme hissi de bir o kadar rahatsız ediciydi. Yapacağı ilk ani hareketin yılanı kışkırtacağını biliyordu. Zehirli olup, olmadığını bilmediğin, bir yılanla bu şekilde kalmak oldukça güç. Yılan yavaşça kasılarak, ilerliyordu. Sanki sadece hareket etmiyor, zamanı da sürüklüyordu. Kıpırdamadan bekledi. Belki de her şeyin bittiği gün bu olacaktı. Birden gülmeye başladı. Hayatın ironisi işte. Kaçtığı için düştüğü durumda, kaçarsa ısırılacaktı. Neyse ki, yılan yavaşça yoluna devam etti.
Artık sakinliği kalmamıştı. Kalp atışını duyabiliyor, t-shirtünün üzerinden görebiliyordu. Hava da kararmaya başlamıştı. Koşmaya karar verdi. Koştu, koştu, koştu ama sonuç yoktu. Bilinmezliğin ortasında yok olmuştu adeta. Artık yaşadığı hissi tarif edemiyordu. Umutsuzluk mu, sinir mi, çaresizlik mi… Hem gülüyor hem ağlıyordu. Hem duruyor hem koşuyordu ama hiçbir şey değişmiyordu. Bir iki kere de aynı yerlerden geçtiğini fark etti. Ağaçlar üstüne üstüne geliyordu, kalp atışı hızlanmış, nefes alışverişi sıklaşmıştı. Ayakları da iyice ağırlaştı. Sanki hiç ilerlemiyor gibiydi. Gözüne kestireceği, uygun bir ağacın dalında uyumaya karar verdi. Sanki uyanınca her şey geçecekmiş gibi. Ayakları onu hiçbir yere götürmüyordu, belki hayalleri götürebilirdi. Ağacın dibine kadar gitti. Uzaktan göründüğünden daha heybetli bir ağaçtı. Dallar, belli yükseklikten sonra birbirine girmiş, sanki ayrı bir dünya kurmuş gibiydi. Sanki günlerce onun yatmasını beklemişti. Tırmanmaya başladı. Dikkatli şekilde, her hareketini kontrol ederek, kabuğa tutunarak… Kendine en uygun yeri bulmuştu. Sırtını gövdeye rastladı ve etrafa bakındı. Karanlığa alışan gözlerine rağmen, baktığı her yer zifiri karanlıktı. Bir süre gözlerini kapattı ve öylece uzandı. Yavaş yavaş uykuya dalıyordu. Düşme korkusu ile defalarca uyanmasına rağmen, yorgunluk ağır bastı ve gözleri kapandı.
Sonra kendini yine koşarken buldu. Bu sefer zemin yoktu, ağaçlar vardı kökleri yoktu. Havada koşuyor gibiydi. Çalılıkların arasında bir hareketlenme ile irkildi. Baktığı şey ayıydı. Öylece birbirlerine baktılar. Hareketsizdi. Ortamda bir de kuş hatırlıyordu. Ötmeyen sessiz kuşlar. Öylece onu izliyorlardı. Sonra birden ayı koşmaya başladı, o da kaçmaya. Aralarındaki fark hiç açılmıyordu. Uzunca bir süre koştular. Artık ayıyı kaybetmişti. Kaçarken çok sevdiği kolyesini de düşürdüğünü fark etti. Onun için, çok şey anlam ifade eden, geçmişteki en trajik anısını temsil eden, ona ne olduğunu hatırlatan kolyesi kaybolmuştu. Düşündükçe, kalp atışı tekrar hızlandı ve nefesi daralmaya başladı. Rüyası, kafasına aldığı bir darbeyle son buldu. Aniden yerinden sıçramak üzereydi, sanki evinde uyanmış gibi… Öyle olmadı. Sıçraması yüzünden az kalsın, daldan düşüyordu. Ne kadar uyuduğunu bilmiyordu ama ortalık halen zifiri karanlıktı. Değişen bir şey yoktu. Hava çok daha soğuk, orman çok daha sessizdi. Yavaşça ağaçtan inip, tekrar yürümeye karar verdi. Hava aydınlıkken bulamadığı yolu, gece karanlığında yürümekten daha iyi fikri yoktu. Isınması gerekiyordu, ısınmak için de hareket etmesi.
O sırada kolyesinin, olmadığını fark etti. Rüyasında kaybettiği, kolye gerçekten de kaybolmuştu. Göğsüne bir ağırlık çöktü. Bir süre sessizliğe gömüldü, sanki normalde çok konuşuyormuş, ormanın ortasında ağaçlar, çiçekler ve böcekler dışında konuşacak kimse varmış gibi. Geçmişine dair önemli bir parça yok olmuştu. Uzun uzun düşündü ve aramaya koyuldu. Kaç saattir aradığını hatırlamıyordu ama artık hareket edemeyecek durumdaydı. Havanın açmaya başlamasıyla bir umut, güneşin doğduğu, ışığın geldiği yöne doğru yöneldi. Kolyesini aramayı bırakmıştı. Onlarca taşıdığı anıyı bırakmaya ve o anıları kaybettiği orman anısıyla yaşamaya karar verdi.
Zaman geçtikçe açlık ve susuzluk daha çok vurmaya başladı, çaresizlik de. Ölmekten korkmuyordu. Ölüm her zaman için bir seçenek, her an olabilecek bir şeydi onun için. Bir kaçış değil ama bir sorumluluktu, tıpkı hayatta kalmanın, özgür olamamanın sorumluğu gibi. Onu asıl rahatsız eden alamadığı cevaplardı. Belirsizlik ve bilinmez. Neden kaçıyordu, ormana kadar olan hiçbir şeyi neden hatırlamıyordu, ormanın neresindeydi, orman neredeydi, gerçekten bir çıkış var mıydı, varsa neden en ufak bir ipucu bile bulamıyordu. Bu sorular kafasında döndükçe, daha da umutsuzluğa kapılıyor ve paniklemeye başlıyordu.
İyice güçsüzleşmeye de başlamıştı. Son bir umut olarak, ışığı takip etmeyi sürdürdü. Kaplumbağalar, salyangozlar bile ondan daha çok mesafe kat ediyordu artık. Yine de vereceği son bir çabanın, onu ormanın dışına atacağına emindi. Yürümeye devam etti. Hava aydınlanmıştı. Havanın aydınlanmasıyla yepyeni detayların da üstü açılmıştı. Ağaçların yüzü olduğunu fark etti. Kendisini görüyordu ağaçlarda. Sanki hepsinin söyleyecek bir şeyi vardı. Farklı zaman dilimlerinden, farklı yerlerden, farklı anılardan kendisini görüyordu. Kimisi yaşadığı, kimisi ise hiç bilmediği, yaşamadığına emin olduğu anılardı. Tutarlılık yoktu ağaçların arasında. Bazı ağaçlarda, ağaçlar kendisine hayal meyal hatırladığı sözleri söylüyorlardı. Yıllardır içinde olan seslerin yansıması, kulak asmadığı önerilerin yansıması gibi, bazı ağaçlar ise kendisini dışarıdan görmesini sağlıyordu. Rastladığı birkaç ağaç ise, ayna gibi sadece bir yansımaydı.
Yürümeye devam etti. Ara ara ağaçlar normal gözüküyor, sonra birden tekrar anılara dönüşüyordu. Hiçbiri hareket etmiyordu ama yürümesine rağmen yer de değiştirmiyorlardı. Yine de ışığın geldiği yöne doğru yürüdü. Yaprakların bir kısmı dökülüyor, kimisi ise esen rüzgarla parlıyordu. Yürümeye devam etti. Her bir yaprak birer anı, geçmişten tanıdığı yüzler, duyduğu öğütler gibiydi. Doğumundan itibaren duyduğu, gördüğü, öğrendiği, anlattığı, dinlediği her şey o yapraklardaydı sanki. Bunların hepsi hayal diye düşündü. Düşüncelerini odaklayıp, ağaçları normal olarak görmeye başlayınca yürümeye de devam etti. Kafasını toparlayıp, çıkışa gitmek için daha çok çabaladı ama çabaladıkça, daha zor yürüyor, çabaladıkça ormanın içine daha çok gömülüyor gibiydi.
Hava tekrar kararmaya başlamıştı, artık gücü de kalmamıştı. Olduğu yere çöktü. Haykırmaya nefesi de yoktu, kaçacak gücü de. Yere uzandı ve gözlerini bir daha açılmamak üzere kapattı.
Çocuklar top oynamak için alana gelmişti. İçlerinden birisi, kale yapmak için aldığı çubukları dikiyordu. İlk diktiği çubuktan adımlarını saydı ve çubuğu toprağa sapladı ama olmadı. Alttan gelen sert sesi dinledi. Tekrar denedi ama yine aynı ses. Durdu. Eğilip, taş mı var diye toprağı eşelemeye başladı. Bir zincir çıktı. Ucunda bir kolye asılıydı.
Eline aldı ve üzerindeki kiri, baş parmağıyla silmeye çalıştı. Değerli gibi gözüküyordu. Başını kaldırıp etrafa baktı. Oraya bakan kimse olmadığını görünce, kolyeyi cebine koydu. Çubuğu dikip, ‘hazır’ diye bağırdı. Oyununa devam etti.

Comments

Leave a comment