Gurbetçiler

Almanya’ya gelmeden önce Almancıları çok fazla eleştiriyordum. Çoğu eğitimsiz, Türkiye gelince tek işleri maddi durumlarıyla hava atmak, bir kısmı o kadar yıl kalıp dil öğrenememiş, kültürden habersizler, Türkiye’nin geçmişinde kalmışlar vs diye. Burada geçen 10 yılın ardından bu fikirlerim değişti. Biraz hak vermeye başladım ama bu hak verme elbette, ilkel davranışların doğruluğuyla ilgili değil; daha çok arkasındaki motivasyonla ilgili.

En baştan başlarsak, işçi göçü geçici bir göçtü. Ne gelenler ne de onlara bu imkanı veren Almanlar bu insanların kalacağını düşünmüyordu. Kaldılar. Ama tüm bu zaman diliminde, sürekli dönmek üzere hareket ettiler. Sürekli çalışıp para biriktirmekti amaçları. Bu alışkanlık nesilden nesile de aynı şekilde devam etti. Para oldukça önemliydi. Türkiye gittiklerinde ise, ne kadar iyi yaptıklarını düşündüler. Türkiye’de ulaşamayacakları maddi güce ulaştıkça, çevresindeki örnekler böyle olunca yaptıklarının doğru olduğunu kabul ettiler.

Almanya’da Türkiye’deki gibi maddi bir yaklaşım yok. Yani olmayan paramı telefona, giyime, arabaya, eve vereyim mantığında değiller. Elbette, paraya tapan ve bu yüzeysel bakış açısıyla yaşayan sürüyle insan var ama sistem her zaman karşılarında. Ayrıca sosyal devlet olduğu için de, kısa vadeli yatırımların yüklü şekilde geri dönmesi neredeyse imkansız. Dönse bile ciddi bir vergi yüküyle dönüyor. Finans ofisi yakanızı bırakmıyor.

Okumak ile okumamak arasında maddi bir fark yok. Bu genelde sosyal statü farkı, iş güvenliği farkı uzun vadede ortaya çıkan bir fark. Okumadan ticarete atılan, mesleki okulda okuyup hızlıca çalışma hayatına katılan insanlar maddi olarak birçok okumuş insana göre daha avantajlı olabiliyorlar. Dezavantaj ise fiziksel ya da iş güvenliği vs gibi konularda. Dolayısıyla, hemen para kazanayım, onu yaparım bunu yaparım, dönerci açarım, galerici olurum diyen bir kişi okula gitmektense; paraya en hızlı ulaşabileceği yolu seçiyor. Yabancıların büyük bir kısmı böyle.

Okurken birçok zorluk ortaya çıkıyor. Irkçı öğretmenler, yanlış yönlendirenler, eğitimde eşitsizlik, düşük gelir grubunda olduğun için fırsat eşitsizliği, ana dilde eğitim görmediğin için dil dezavantajı, kültürel sorunlar vs. Yani okuduğun zaman sağlıklı bir birey olarak istediğine erişeceğinin garantisi yok. O nedenle bizimkiler Türkiye’de okusaydı, Boğaziçi’ne giderdi diyen çok duyarsınız. Çünkü çektikleri sıkıntıları çekmediklerinde her şeyin kolay ve iyi işlediğini düşünürler.

Dİğer bir eşitsizlik de, sosyal fırsatlar. Türkler genelde bir kısmından habersiz, sistemden habersiz, haberli olsa bile farklı sebeplerden seçilmiyorlar. (sadece Türkler değil, işçi ailelerin çoğu). Geldiğimde şaşırdığım şeylerden birisi, Almanların Türk kültüründen habersiz olmalarıydı mesela. Ünlü Türk oyuncularının, tiyatrocularının, sanatçılarının, politikacılarının sayıca az olması şaşırtmıştı. Bu sadece kültür entegrasyonu ve bizimkilerin direnciyle ilgili değil, aynı zamanda Almanların yaklaşımı ile ilgili. Daha iyi bir örnek verirsek, bir şirketiniz var yönetici arıyorsunuz. Bir aday Türk ortalama bir aday. Diğeri ise Suriye’li. CV’si iyi ama uzun sakallı, görünüşü size fazla uymuyor, dil konusunda tereddütleriniz var. Hangisini seçersiniz? Muhtemelen önyargılarınız ortaya çıkar. Suriye’liyi seçseniz bile içinize sinmez. Aynısını Kürtlere karşı da, fazlasıyla yaptık mesela. Anayasal olarak eşit desek de, pratikte hiçbir zaman eşit olamadılar ama güçlü ve çoğunluk taraf olarak bunu hissetme, görme, tecrübe etme şansımız yok. Ya da benzer şekilde kadınlara karşı da benzer bir durum söz konusu. Almanlar için de farklı değil, yaptıkları belki ırkçılık değil, doğal bir his, belki iyi niyetliler ama ister istemez bu ayrımcalık oluyor. Zaten yüksek mertebelere bakınca bunu daha net görüyorsunuz. Ya da tam tersi, sizi alıyor çünkü adil olduğunu düşünüyor ama sürekli hassasiyetini dile getiriyor. Bu sefer pozitif ayrımcılık yapıyor. Siz de dışlandığınızı, sizi aynı görmediğini anlıyorsunuz. Bu son zamanlar da biraz değişse de, halen devam eden bir durum ve yıllarca süregelen bir durum.

Bu tip bir dışlanmaya karşı ise, insanlar kendi insanına sarılıyor, onlarla vakit geçiriyor ve kendini daha çok dışlıyor. Diğerlerine de dışarıdan bakıyor, önyargılarını besliyor. Negatif geri bildirim sonsuz bir döngüye giriyor. Müslümanız diye böyle davranıyorlar, şu yüzden böyle davranıyorlar gibi bir sürü şey duyarsınız. Habuki dışarı o kadar kapalılar ki, gerçeğin böyle olmadığını artık görme ihtimalleri yok. O yüzden Türkiye’de oy kullanma saçmalığını yaptıklarında, şaşırıyoruz nasıl böyle olabilir. Oh oranın ekmeğini ye, bizim hayatımızı mahvet diye. Onlar böyle görmüyor olayı. Bir de tabii maddi taraf var. Türkiye’de daha çok para kazanabildikleri için, Türkiye’yi iyiye gidiyor zannediyorlar. (İstatistik olarak, Gelişmişlik endeksinde iyiye gidiyor aslında ama sadece Türkiye mi? Daha ileri gidebilir miydi? Bunları düşünen yok)

Kendi içlerine kapandıkça, tabii ki dil öğrenmek de güçleşiyor. Minimum düzeyde öğreniliyor. Sadece Türk çevreyle çalışan birinin, Almanca öğrenmesi gerekmediği gibi, öğrenme ve günlük olarak kullanma şansı da az.

Parayla hava atmalarının sebebi de, burada bunu yapamamaları. Aslında işin özünde ezilmişlik var. Burada en zor işlere koşup, geceli gündüzlü çalışıp, insan yerine konulmadıklarında; bunu kazandıkları parayla telafi ediyorlar. En pis işleri yapıp, sonunda gerçekten hakkettikleri parayı aldıklarında, bunu gösterme gereği duyuyorlar çünkü başka gösterebilecekleri bir şey yok. Alman bunu ilkellik olarka görüyor. Dolayısıyla buna özenme, imrenme ihtimali olan yer Türkiye’de soluğu alıyorlar. Hem paralarıyla statü sahibi gibi davranıp, her şeyi yapabileceklerini düşünüyorlar; hem de Almanya’da şöyle böyle diye ahkam kesiyorlar. Almanya’da kendilerine zorla öğretilen, sistem için yapmak zorunda oldukları şeyleri; doğrusu budur, orada şu iyi bu iyi diye anlatırken, bir yandan da siz bu kadar çalışıyorsunuz ama bizim gibi mal varlığınız yok kafasıyla gösteriye dönüştüyorlar. Almanya’da ulaşamayacakları mevkideki insanlara, Türkiye’de sadece paraları oldukları için ulaşabildiklerinde, bir anda kendilerini aşırı önemli hissetmeleri ve üstün görmeleri bu ilkel bakış açısına göre çok da garip değil. Görgüsüzlük mü? Evet.

Kaba kuvvet de bununla ilgili. Tipik bir Almancı erkek profili, spor salonundan çıkmış, iri, mekanın sahibi gibi davranan, kendini alfa zanneden siyah saçlı yanlar makinayla alınmış bodigard vari bir tip. Hem bu imaj hem de kuvvet gösterisinin ardında da aslında bu ezikliği örtme çabası var. Şunu da bolca duyarsınız, Alman erkeği çok yumuşak, kırılgan(kibar hali bu şekilde yazabildim) ama Türk erkeği öyle mi ıvır zıvır. Çünkü gösterebilecekleri tek şey bu ilkel, dürtüler.

Sıkça rastlanan bir olay da, Almancıların ya da Avrupalı gurbetçilerin Türkiye’de kuralları yok sayması, medeniyetten uzak hareketleri. Bence bunun ardında çok ilkel bir dürtü yatıyor. Çocukken olduğu gibi, bir şey söylenince tersini yapmak. Yani kurala karşı kuralsızlık. Evet, bulundukları ülkede yere çöp atmaz, tükürmez, trafikte magandalık yapmaz, çöpünü ayırır yani bilimum kurala uyar. Türkiye’ye adım atar atmaz canavara dönüşür. Türkiye’de bunu yapma sebebi, yapabiliyor olması. Bulunduğu ülkede kurallar serttir, sürekli yakasındadır. Posta kutusu açmaya korkuyorum bazen yine ne cezası geldi, yine neden para isteyecekler diye. Sokakta polis görünce geriliyorum, yine çevirecekler mi ne istiyorlar diye. Sanki devlet hep tependeymiş gibi bir his oluyor ve bazen bunaltıyor gerçekten. Bu insanlar için de aynı. Özellikle biraz düzene uymakta, entegre olmakta zorlanan, eğitim düzeyi olarak düşük kimselerse; onların hissettiği baskıyı anlayabiliyorum. Türkiye’de çok önemsenmeyen şeyler Avrupa’da büyük bir meseleye dönüşebiliyor. Türkiye gelince, tam olarak da bu sebepten, içlerindeki baskıyı dışarı vuruyorlar. Gerçek bir canavara dönüşüyorlar. Çünkü ne hesap soran var, ne de peşlerine düşen. Düşülse bile herhangi bir yaptırımı yok. Bu özgürlüğü kullanmaya çalışmaları da, temel insan dürtüsü. Bir de sahiplenme olayı var tabii. Benim ülkem istediğimi yaparım. Aslında davranışları, Türkiye’dekilere değil, bulundukları ülkeye bir tepki. Aynı zamanda yine kendilerini gösterme çabası. Düşündüğünüz gibi değiliz, çok çalışıyor hakkediyoruz, Almancı diyip küçümsüyorsunuz ama paramız var, gücümüz var, herkes bize imreniyor diye de düşünüyorlar.

Burada Almancı orada yabancı kısmına da son olarak değinmek istiyorum. Yine çoğunluk olduğumuz için bazı şeyleri tam olarak hissedemiyoruz bence. Sürekli 2.sınıf vatandaş olarak görülmek, o şekilde yaşamak, kısmen dışlanmak, kısmen kendi kendine farkında olmadan izole olmak kolay bir psikoloji değil. Türkiye’ye gidince kendi vatanım, benim topraklarım diye düşünen insanlar; orada da dışlanınca ya da oraya ait olmadıkları hissettirilince ister istemez bu hissi başka davranışlarla bastırma eğilimi gösteriyorlar.

Almancı diye genellemek de, doğru değil. Almancı olarak genellediğimizde, gayet eğitimli, düzgün, medeni insanları da içine alıp genel bir tanım çıkarıyoruz. Onları da dışlıyoruz ve aidiyet kargaşasının içine itiyoruz. Ne kadar açık görüşlü olursa olsun, o kişiyle Almancılar şöyle ya da böyle diye konuştuğunuzda, bunu kişisel algılaması, kendini dışlanmış hissetmesi hatta ırkçılık gibi algılaması, bu konuda fazlasıyla hassas olması da normal. Tıpkı bazı Almanların, iyi Türk kötü Türk, iyi yabancı kötü yabancı gibi ayrım yapması gibi. Oldukça yanlış bir yaklaşım. Yaşanılan yer, kimlikler, köken, yaşanmışlıklar ayrımcılık materyali olmamalı.

Son yıllarda bir yandan değişiyor bir yandan da, bambaşka nesil benzer reflekslere doğru yol oluyor. Değişen kısmı şu, daha iyi eğitim alıyor insanlar, daha çok eğitimli insan göç ediyor; biraz da sosyal politikalardaki değişikliklerle toplumda daha çok yer edeniyor yabancı kökenliler. Dolayısıyla aynı refleksleri göstermiyorlar. Öte yandan eğitimli göç dediğimiz kalifiye göç bazen şaşırtıyor ve eğitimsiz göç olarak gördüğümüz kesimden hiç de farklı davranmıyorlar.

Özellikle benim beyaz yakalı olarak bir grup var. İlber Ortaylı’nın kasabalı dediği grup. Orta ve düşük gelir grubundan gelen ailelerin; okuduktan sonra şirketlerde, üniversitelerde iyi mevkilere gelen çocukları. Bulundukları mevkilere, kazandıkları paraya, sahip oldukları mal varlığına, ünvanlara aşırı değer veren; oldukça sıradan ama populer olduğu için herkesin yaptığı şeyleri yapmaktan geri kalmayan, ilgi meraklısı, turistik yerlerde iki fotoğraf çekilip oradaki yaşam tarzları hakkında bilgi sahibi olmayan, gittiği her yeri Türkiye ile kıyaslayan, batı hayranı, doğuyu ise ‘ay orası kirli, şurası güvensiz, burası çok güzel değil’ diye kötüleyen kesim. Bunlar avrupaya, çok iyi hayat standardı, para, araba, ev, yeme içme hayaliyle gelip; sosyal devletin ne olduğunu anladıklarında canları sıkılan ama çok iyi yaşıyorum ben yaa diye sosyal medyada sürekli bir şeyler paylaşma ihtiyacı duyan tipler. Evet, bunlar da her ne kadar okumuş olsalar da, sıkça Türkiye tatili yapmayı, Türkiye övmeyi ama konuştuğu herkese ‘ay şekerim biz Avrupa’da şunu şöyle yapıyoruz’ demeyi seviyorlar. Kazandıkları 3–5 euro ile ne güzel tatil yaptım. Türkiye gibisi yok derken, bir yandan da, kendilerinin reklamını yapmayı, bulundukları ülkede yapamadıkları şovu Türkiye’de yapıyorlar. Sinir bozucu mu? Evet. Yine de neden öyle davrandıklarını anlayınca, çok da anormal değil.

Umarım bir gün insanlar biraz daha kültüre adapte olmanın, kültürün parçası olmanın, farklı kültürlerin olumlu yanlarında buluşmanın güzelliğini anlar ve benimser. Aynı şekilde çoğunluklar azınlıkları daha iyi anlar ve ortak değerleri daha çok benimserler. Böylece hem birbirimizi dışlamayı sonlandırır hem de daha çok dünyanın bir parçası oluruz.

,

Comments

Leave a comment